15 Ağustos 2015

Çayının demini tutturamamış bir toplum

— Bir çay alabilir miyim?
— Demli mi olsun?
— Fark etmez. 
Benle Kantinci Kız Arasında Geçen Konuşma'dan.

Bugüne kadar hiç aklıma gelmemişti bu. Gelmek için bugünü bekliyormuş demek. Çayının demini tutturamamış bir toplumdan söz ediyorum. Anlıyor musunuz? Pek çok şeyi gibi milli içeceği üzerinde de henüz mutabakata varamamış bir toplum. Milli içeceği olarak kiminin rakıda, kiminin ayranda, ve hatta kiminin gazozda (bkz. Nuri Alço hayranları) karar kıldığı bir toplum. Boğazından her şeyden, sudan bile çok, çayın geçtiği bir toplum. Rakı, ayran (ve elbette gazoz) meselesinde neden kimse elinde bir bardak çayla iki laf etmemiş bugüne kadar? Etmiş de biz mi duymamışız yoksa?

Zırvalamaya mahal yok. Demek istediğim şey başka. Yedi gün yirmi dört saat çay içen bir toplum nasıl olur da bugüne değin çayının demini tutturamaz? Yani niye mesela kimi demli kimi demsiz, kimi koyu kimi açık içer örneğin böyle? Örnek olarak yani mesela milli içkisinin bira olduğu söylenen Alman toplumu için de böyle midir bu? Orada da, "Biranız şöyle mi olsun böyle mi?" diye soruluyor mudur mesela?

Çayının demini tutturamamış bir toplumda yaşamak, demsiz bir çay içmekten pek de farklı değil sanki yani.

8 Mayıs 2014

Çay

Dün akşamı arkadaşımda geçirdim. Soyadı Çay. Çayların evinde bol bol çay içtim, hiç yoksa yedi bardak vardı. Çay da çok güzeldi doğrusu, gel de içme! 
*** 
Geçen gün bir kafede oturup bir çay istedim. Biraz sonra garson elinde bir fincanla geldi. Çayın fincanda gelişine kızdım içimden, azıcık sinirlendim hatta. Bir şey demedim elbette, bir fincan çayın muhasebesini yapacak değildim. 
.
© Joana Petrova
Her ne kadar içindeki çay aynı çay olsa da fincandaki çayla cam bardaktaki çay asla aynı çay değildir. Yahu, toprağın kokusu siner çaya, bunu da mı bilmiyor insanlar? Hangi memlekette içiliyorsa çay, o memleketin kokusuna, dokusuna bulanmıştır, her şeyden önce bunun bilincinde olunmalı. Kültür denen bir şey var. Bir Japon, çayı kâsede içer örneğin, ona fincanda çay sunduğun zaman küfretmiş olursun bir bakıma. Keza, bir İngiliz de fincanda içer çayı, ona bizim cam bardakta verirseniz dudak büker. Şu halde bizimkilere ne oluyor, var mı anlayanınız?
*** 
Sürekli gittiğimiz bir kafe var. Şehirdeki en iyi çayı sanırım onlar yapıyor. Çok lezzetli. Ne var ki aynı şeyi diğer mekânlar için söyleyemeyeceğim. Özellikle de kahvehaneler için. Yeni mi böyle oldu, yoksa son zamanlarda özellikle dikkat ettiğim için mi farkına şimdi vardım, bilmiyorum, buradaki kahvehanelerin hangisine gittiysem çayını beğenmedim son bir yıl içinde. Bazılarının çayı kelimenin tam anlamıyla berbat. Nedenini anlamak da zor değil, bir kere ucuz, kalitesiz çay kullanıyorlar. Sonra, çaydanlıkların, kazanların temizliğine gerekli özeni göstermiyorlar. Bazı yerlerde de biten çayı yenilemeleri gerekirken üstüne yeni çay koyup öyle demliyorlar, ve hatta bazıları demlenmiş çayın üstüne su ekliyor. Hal böyle olunca da ortaya kötü çay çıkıyor doğal olarak.

Burada fiyattan da söz etmek gerekiyor tabii. Sözünü ettiğim kafede çayın fiyatı bir lira. Kahvelerdeyse elli kuruş, kırk kuruş, hatta bazılarında otuz kuruş. Çayı bu fiyata satan bir kahvecinin de kaliteden ödün vereceğini zaten hepimiz biliriz. Hele bir de dükkân kendisinin değil de kiracıysa... Zaten günümüzde bir şey ucuzsa yüzde doksan dokuz kalitesizdir. "Ucuz ama kaliteli" sözüne hiçbir zaman güvenmemeliyiz. Bir şeyin gerçekten ucuz olduğunu düşünüyorsanız, orada iki değişkenli bir durum vardır, ya kalitesizdir, ya da aslında ucuz mucuz değil, olması gereken fiyattadır.
***
Yedi yaşıma kadar kahvaltı dışında bir bardak bile çay içtiğimi hatırlamıyorum. Sadece ben de değil, ablalarım da hiç çay içmezdi. Öğlen, ikindi, akşam, ne zaman evde çay içilse babam içmeyeceğimizi bile bile bizi çaya çağırırdı. Tüm dünya çay içiyorken çocuklarının çaya olan antipatisinin nedenini merak ediyordu galiba. Oyla annem içiyorlardı yalnızca. Bilhassa babam severdi çayı. Bense tadı hiç güzel olmayan bu içeceği babamın niçin sevdiğini merak ederdim. Gel zaman git zaman, alıştım tabii. Ne çok ne az, her insan gibi içerim ben de. Bazen okulda boğazı rahatlatması için biraz fazla içtiğim oluyor gerçi. Bazen de Çayların evinde tabii. 

Birkaç yıl önce bir ara çayı bırakmıştım. Öyle sigarayı bırakma gibi bir bırakış değildi. Kahveye o kadar sarmıştım ki, bir gün uzun zamandır çay içmediğimi fark etmiştim. Bazen en olmadık şeylerden bile bıkabiliyor insan, doğaldır.

21 Mayıs 2013

Çay-Şeker

via
Hem çay hem de şeker, dünyanın bütün dillerine bir kökten dağılmış; çay Çinceden, şeker Sanskritçeden. İkisini de on yıl kadar önce fark etmiştim. Yalnız, şeker'in Arapçadan geldiğini sanıyordum, –evet, Avrupa dillerine Arapçadan geçmiş, doğru ama– ona da Farsçadan, Farsçaya da Sanskritçeden geçmiş. İngilizce etimoloji sözlüğü öyle söylüyor. Mesela, İngilizcedeki sugar, önceleri sugre olarak Eski Fransızcadaki sucre'den, o da Ortaçağ Latincesindeki succarum'dan, o da Arapçadaki sukkar'dan, o da Farsçadaki şakar'dan, o da Sanskritçedeki şarkara'dan geliyormuş. Bu kelime, Sanskritçede "kumtaşı, çakıl" anlamına gelen bir kökten geliyormuş. Küp şekerin şekline bakınca, şekerle çakıl arasında kurulan bağıntıyı tahmin etmek zor değil. Hem, zaten bugün de şekerin küp halini alması için taş kullanılmıyor mu? Çocukluğumda bizim Erciş Şeker Fabrikası'nın önüne kamyonlarca beyaz taş dökülmesinin nedenini merak etmişliğim çoktur. 



Pek çok Avrupa dili de kelimeyi Arapçadan almış; İtalyanlar zucchero, İspanyollar azúcar, Almanlar zucker, Hollandalılar suiker, Ruslar kalın h ile sakhar, İsveçliler socker... diyor. Yukarıda, dünyanın bütün dillerine tek kökten dağılmış, dedim ama, elbette şeker için farklı köklerden gelmiş kelimeler kullanan pek çok dil de var. Bunu da söylemiş olayım.

Dikkatimi çeken bir şey de oldu, Arapçada /ş/ sesi olmasına rağmen, kelime Farsçadan Arapçaya geçerken /ş/ sesi /s/ olmuş. Bugün de Araplar /s/ ile söylüyorlar bunu (سكر). Halbuki, çoğu zaman tersi bir durum söz konusudur, Arapçadaki /ş/ sesi Avrupa dillerine /s/ olarak geçer. Örneğin, İngilizcedeki syrup, Arapçadaki /şrb/ kökünden gelir, şarap, şurup, meşrubat kelimelerinden tanıdıktır. 


Çay'ın kökeni de Çincenin Amoy lehçesiymiş. Bugün İngilizcedeki tea, Almancadaki tee, Fransızcadaki thé, İtalyancadaki , İspanyolcadaki hep Hollandaca üzerinden gelmiş, Hollandacada da thee diyorlar. Bir zamanlar Hollandalıların Doğu Hindistan'da bir şirketleri varmış, o yolla gelmiş bu kelime. Çincenin söz konusu lehçesindeki t'e'den almışlar. Mandarin Çincesinde ise ch'a deniyormuş çaya. Bu ikinci form da Portekizce üzerinden dağılmış. Chá deniyor Portekizcede. Onlar da bir zamanlar sömürgecilik yapıyordu ya oralarda, hatta 1999'a kadar Makao, Portekiz'in kolonisiydi. Bugün Türkçede çay diyoruz, Kürtçede de bazı yörelerde çay bazılarındaysa çayê diyoruz. Ruslar (чай) ve İranlılar (چای) da bizim gibi çay diyor. Araplar şay (شاي), Yunanlılar da s'ye yakın bir ç sesiyle tsai diyor. Aslına bakarsanız hepsi de aynı kelimeyi söylüyor. 


Kelimenin neden bazı dillerde /t/ ile, bazılarında /ç/ ile başladığı da merak edilebilir. Ç'nin t'ye dönüşümü çok kolaydır. Üst üste ç ve t seslerini çıkarırken dilinizin ağzınızdaki konumuna dikkat edin, görürsünüz. 


Nereden nereye! Dil kültürü nasıl da taşıyor. Bak da şaşırma. Bugün Türkiye'de çaysız, şekersiz bir ev düşünebiliyor musunuz?   



Bizim yaylalardan birinde çekmiştim bunu.
Çoban çocuk, 2800 rakımlı dağlarda çay keyfi yapacak.
     

Sayfa başına git