***
Virüs, toplumda var olan fakat göremediğimiz bazı şeylerin görünür olmasını da sağlamıyor mu? Yaşlılara yönelik tavırlara baksanıza. 65 yaşını geçkinlere getirilen sokağa çıkma yasağından sonra onlara yönelen öfkeyi anlamlandıramıyorum. Ahmaklıkla açıklanacak bir şey değil bu. Bir tür birikmişlik, bir tür şişkinlik bana sorarsanız. Yeni de değil besbelli. Artık kendini tutamayan, bir an önce dışarı salınmak isteyen balonun içindeki hava gibi, toplumun içinde de demek ki bir birikinti var, gelgelelim nedir, anlayamıyorum ben?
28 Mart 2020
Evdeyiz
Korona virüsünün hepimizi eve kapattığı şu günlerde havanın da kapalı, kasvetli olması esasen iyi. Kışın bittiği şu vakitte havanın günlük güneşlik olduğunu düşünsene, kendini dışarı atmak istiyorsun fakat sokağa çıkmaman telkin ediliyor durmadan. Hayatta hep var olmuştur bu düzen, iyilikte kötülük, kötülükte iyilik vardır, görmek için yakınca bakmak gerekir.
18 Mart 2020
Al şu koronayı koronacıya götür
İnsan davranışlarının nedenlerini oldum olası merak etmekle birlikte, son yıllarda özel ilgi alanlarımdan biri olup çıktı bu konu. Filanca davranışların sergilenmesinin esas nedeni nedir? Konu değişmediği halde insanlar filanca yerde neden böyle davranırken falanca yerde şöyle davranır? Somut bir örnekle sorayım sorumu. Türkiye'deki ilk korona virüsü vakasının duyurulduğu gün akşam erken bir vakitte eve dönerken her zaman uğradığım fırına uğrayıp bir ekmek istedim. Hiç ekmeğimiz kalmadı, demez mi adam. Oysaki geç saatlere kadar bile ekmek olurdu bu fırında. Biraz ötedeki fırına gittim, orada da durum aynı. Bu arada yol boyu ellerinde dolu dolu poşetlerle kıtlığa hazırlanırcasına alışveriş yapan insanlar vardı. Eve makarna, pirinç doldurmanın altındaki güdüyü herkes gibi anlarım da ertesi gün bayatlayacak olan ekmeği eve stoklamaya insanları iten temel saik nedir, işte hakikaten bunu anlamak istiyorum.
(Laf açılmışken söyleyeyim, kolonya fiyatları son günlerde artmış olabilir, işte sosyal medyada beş liralık kolonyanın elli lira filan olduğu yazılıp çiziliyor ama öyle değil, kolonya fiyatları da son iki yıldaki enflasyondan ötürü zaten artmıştı, tıpkı diş macunu ve diğer pek çok şeyin fiyatı gibi. Konumuza dönelim.)
On-on beş yıldır söylediğim bir şey var, günümüz dünyası bilim sayesinde pek çok konuda ilerlemiş durumda ama bazı konularda da büyük gerileyiş söz konusu. Fabrikalarda üretimi artık robotlar yapıyor ama sağduyumuzu kaybediyoruz büyük bir hızla. Dünyanın bazı yerlerinde neredeyse ortadan kalkmak üzere bu meziyet. İnsanlar artık akıllarını kullanamıyorlar. Mesela "söz" çok çok büyük bir gerileyişte, günümüzün en olağanüstü şiiri bir Fuzuli'nin, bir Shakespeare'in orta halli bir şiirinin yanında vasat kalıyor.
Konuyu gündeme, korona virüsüne getirmeye çalışıyorum. Evet, insanlar artık akıllarını kullanamıyorlar. Böyle olunca da önemli bir konu ortaya çıktı mı ne yapacağını bilmeden oradan oraya kaotik bir halde uçuşan camdaki sineklere benziyorlar. Dikkat ettiniz mi, herkes konuşuyor. Peki konuşma bir sonuç veriyor mu, sözgelimi, virüse aşı buluyor mu? Elbette hayır. Önceki gün haberlerde Almanya'daki bir laboratuarda virüse aşı geliştirmeye çalışan bilimadamlarını gösterdiler, "konuşmuyorlardı".
Biz insanlar tarih boyunca dünyaya müdahale ede geldik, dünya da zaman zaman bize müdahale etti, ediyor. Ancak bu karşılıklı müdahale edişte öyle bir dengesizlik var ki, bilhassa günümüzde biz doğaya yüz müdahalede bulunuyorsak doğa bize ancak bir müdahaleyle karşılık veriyor. Korona virüsüne de bu gözle bakmak lazım. Geçen yıl araştırmacılar Kuzey Kutbu'nda havadan karla birlikte plastik partikülleri yağdığını keşfettiler. Doğrudan insan faaliyetinin yok denecek kadar az olduğu bir coğrafyadaki kar tanelerinin içinde plastik varsa, dünyanın orta kuşağında yüz milyonlarca insanla bir arada yaşayanlar olarak kendi vücudunuzun içini varın bir düşünün. Bir de şunu düşünün, kanserden ne kadar insan ölüyor? Sigaradan ne kadar insan ölüyor? Hatta mevsimlik gripten ne kadar insan ölüyor? Diğer pek çok hastalıktan ne kadar insan ölüyor? Peki, toplumlar niçin tüm bu ölümleri olağan karşılarlar da aniden ortaya çıkan mesela korona virüsü kaynaklı ölümleri böylesine önemsemiş görünürler? Şöyle bir örnek: Yıllar önce köy dolmuşunda şoförle sohbet ederek şehre gidiyorduk. Karşımıza bir koyun sürüsü çıktı, şoför yolu boşaltmaları için korna çaldı ama koyunlar oralı bile olmadılar. Bunun üzerine şoför bir anısından söz etti. Arabasıyla bir gün uzak bir dağ köyüne gitmiş, karşısına bir koyun sürüsü çıkmış, o da şimdi yaptığı gibi korna çalmış. "Çalmamla koyunlar ürküp çil yavrusu gibi dağıldılar, görmeliydin," demişti. Nedeni belliydi. İhtimal, hiç korna sesi duymamış koyunlar doğal olarak ürkmüşlerdi, şimdi gördüğümüz koyunlarsa tıpkı o dağ köyündeki soydaşları gibi ilk duyduklarında muhtemelen ürktüler, fakat sonradan alıştılar ve zamanla hiç tepki vermez oldular. İnsanlar da böyledir. Bugün vebadan korkan var mı mesela? Alışırlar, korona 2019'a da alışırlar. Şunu da hatırlamakta fayda var, hayat elbette güzel ve yaşamaya değer ama günün birinde hepimiz ölmüş olacağız.
Siz gelin beni dinleyin, korona virüsünü düşüneceğinize şunları düşünün: Bu kadar poşet, bu kadar ambalaj, bu kadar pet şişe, bu kadar tuvalet kâğıdı, bu kadar plastik kasa, bu kadar yumurta kartonu, bu kadar zibilyon şey bizi nereye vardıracak?
(Laf açılmışken söyleyeyim, kolonya fiyatları son günlerde artmış olabilir, işte sosyal medyada beş liralık kolonyanın elli lira filan olduğu yazılıp çiziliyor ama öyle değil, kolonya fiyatları da son iki yıldaki enflasyondan ötürü zaten artmıştı, tıpkı diş macunu ve diğer pek çok şeyin fiyatı gibi. Konumuza dönelim.)
On-on beş yıldır söylediğim bir şey var, günümüz dünyası bilim sayesinde pek çok konuda ilerlemiş durumda ama bazı konularda da büyük gerileyiş söz konusu. Fabrikalarda üretimi artık robotlar yapıyor ama sağduyumuzu kaybediyoruz büyük bir hızla. Dünyanın bazı yerlerinde neredeyse ortadan kalkmak üzere bu meziyet. İnsanlar artık akıllarını kullanamıyorlar. Mesela "söz" çok çok büyük bir gerileyişte, günümüzün en olağanüstü şiiri bir Fuzuli'nin, bir Shakespeare'in orta halli bir şiirinin yanında vasat kalıyor.
Konuyu gündeme, korona virüsüne getirmeye çalışıyorum. Evet, insanlar artık akıllarını kullanamıyorlar. Böyle olunca da önemli bir konu ortaya çıktı mı ne yapacağını bilmeden oradan oraya kaotik bir halde uçuşan camdaki sineklere benziyorlar. Dikkat ettiniz mi, herkes konuşuyor. Peki konuşma bir sonuç veriyor mu, sözgelimi, virüse aşı buluyor mu? Elbette hayır. Önceki gün haberlerde Almanya'daki bir laboratuarda virüse aşı geliştirmeye çalışan bilimadamlarını gösterdiler, "konuşmuyorlardı".
Biz insanlar tarih boyunca dünyaya müdahale ede geldik, dünya da zaman zaman bize müdahale etti, ediyor. Ancak bu karşılıklı müdahale edişte öyle bir dengesizlik var ki, bilhassa günümüzde biz doğaya yüz müdahalede bulunuyorsak doğa bize ancak bir müdahaleyle karşılık veriyor. Korona virüsüne de bu gözle bakmak lazım. Geçen yıl araştırmacılar Kuzey Kutbu'nda havadan karla birlikte plastik partikülleri yağdığını keşfettiler. Doğrudan insan faaliyetinin yok denecek kadar az olduğu bir coğrafyadaki kar tanelerinin içinde plastik varsa, dünyanın orta kuşağında yüz milyonlarca insanla bir arada yaşayanlar olarak kendi vücudunuzun içini varın bir düşünün. Bir de şunu düşünün, kanserden ne kadar insan ölüyor? Sigaradan ne kadar insan ölüyor? Hatta mevsimlik gripten ne kadar insan ölüyor? Diğer pek çok hastalıktan ne kadar insan ölüyor? Peki, toplumlar niçin tüm bu ölümleri olağan karşılarlar da aniden ortaya çıkan mesela korona virüsü kaynaklı ölümleri böylesine önemsemiş görünürler? Şöyle bir örnek: Yıllar önce köy dolmuşunda şoförle sohbet ederek şehre gidiyorduk. Karşımıza bir koyun sürüsü çıktı, şoför yolu boşaltmaları için korna çaldı ama koyunlar oralı bile olmadılar. Bunun üzerine şoför bir anısından söz etti. Arabasıyla bir gün uzak bir dağ köyüne gitmiş, karşısına bir koyun sürüsü çıkmış, o da şimdi yaptığı gibi korna çalmış. "Çalmamla koyunlar ürküp çil yavrusu gibi dağıldılar, görmeliydin," demişti. Nedeni belliydi. İhtimal, hiç korna sesi duymamış koyunlar doğal olarak ürkmüşlerdi, şimdi gördüğümüz koyunlarsa tıpkı o dağ köyündeki soydaşları gibi ilk duyduklarında muhtemelen ürktüler, fakat sonradan alıştılar ve zamanla hiç tepki vermez oldular. İnsanlar da böyledir. Bugün vebadan korkan var mı mesela? Alışırlar, korona 2019'a da alışırlar. Şunu da hatırlamakta fayda var, hayat elbette güzel ve yaşamaya değer ama günün birinde hepimiz ölmüş olacağız.
Siz gelin beni dinleyin, korona virüsünü düşüneceğinize şunları düşünün: Bu kadar poşet, bu kadar ambalaj, bu kadar pet şişe, bu kadar tuvalet kâğıdı, bu kadar plastik kasa, bu kadar yumurta kartonu, bu kadar zibilyon şey bizi nereye vardıracak?
5 Ağustos 2015
Bataklıkta debelenirken
Yeryüzünde Orta Doğu kadar enteresan bir coğrafya olmasa gerek. Düşünüyorum da, bu coğrafyayı betimlemek için kullanılan onca söz arasında benim en çok benimsediklerim cehennem ve bataklık. Burayı betimlemek için akla gelen olumlu bir kelimenin ne yazık ki olmayışı işin acı tarafı. İnsanların olumsuz kelimeleri kullanmakta haksız olmayışıysa işin daha da acı tarafı.
Bana necilik kokan haksız bir tavır bu, farkındayım. Üzülüyorum da açıkçası; bu coğrafyanın insanına üzülüyorum. Fakat öte yandan da kendimi o bilindik paradoksun içinde buluyorum, bir yeri cehenneme de, bataklığa da çeviren insanlar değil mi? Böyle olunca da, hemen herkes gibi, iyi insan – kötü insan ayrımı yaparak kendimi rahatlatmaya çalışıyorum. O zaman da kötü insanları bir yana bırakıp iyi insanlar için üzülmeye devam ediyorum. Ne var ki elimden hiçbir şey gelmiyor.
Bana sorarsanız, Orta Doğu'nun en büyük hastalığı herkesin her konuda haklı olmasıdır. Böyle bir şey elbette ne teorik ne de pratik olarak mümkün, fakat dedim ya, hastalık, insanlar kendilerini öyle biliyorlar. Herkes her konuda kendini haklı biliyor. O kadar ki, konunun ne olduğu bile önemli değildir, ne olursa olsun, herkes kendini haklı biliyor. Gelecekte yaşanacaklar konusunda bile herkes bugünden kendince haklıdır. Bu durum taş gibi bir şey olmuş Orta Doğu'da, öyle kolay kolay bükülmez, kıvrılmaz, değişmez.
Orta Doğu'da akıl para etmiyor. Çokluk insanlar akıllarını evde bırakma taraftarı. Başkasının aklıyla yaşamak kolay mı geliyor nedir? Bir çoban çıkmaya görsün, derhal ardından gitmeye meyilli sürüler var. Çobanın kim olduğu da önemsiz, ister dini bir çoban olsun, ister siyasi bir çoban.
Orta Doğu'da bugün yaşanan hiçbir sorun bugün doğan sorun değildir. Aransa kökleri binlerce yıl öncesinde bile bulunabilir. Ancak Orta Doğuluların azımsanmayacak bir kısmına sorarsanız suçlu hazırdır, yaşanan tüm bu sorunların kaynağı Batı dünyasıdır. Nedeniyse Orta Doğu'nun petrolü, suyu falandır. Hepsi hikâye. Norveç'in de petrolü var, bu sorunlar orada niye yok mesela? Rusya'nın da gazı petrolü var? Büyük su kaynakları Avrupa'da, Asya'da, Güney Amerika'da da var? Batı dünyası elbette sütten çıkmış ak kaşık değil ama Orta Doğu dünyası tatsız tuzsuz, üstüne üstlük küflenmiş bir lapaya bandırılıp çıkarılmış bir kaşığa benziyor.
*
Arkadaşlarımla son zamanlarda ara ara konuştuğumuz bir mesele var: Ne suçumuz vardı da biz bu bataklıkta doğduk? Geçen gün bir sohbet sırasında arkadaşın biri, "Allahım, beni niye İsviçre'de dünyaya göndermedin," deyiverdi. Haksız değildi bana kalırsa, zira ben de aynı sözü gerek sesli olarak muhataplarıma, gerekse sessiz olarak kendime defalarca söylemişimdir. Bana necilik kokan haksız bir tavır bu, farkındayım. Üzülüyorum da açıkçası; bu coğrafyanın insanına üzülüyorum. Fakat öte yandan da kendimi o bilindik paradoksun içinde buluyorum, bir yeri cehenneme de, bataklığa da çeviren insanlar değil mi? Böyle olunca da, hemen herkes gibi, iyi insan – kötü insan ayrımı yaparak kendimi rahatlatmaya çalışıyorum. O zaman da kötü insanları bir yana bırakıp iyi insanlar için üzülmeye devam ediyorum. Ne var ki elimden hiçbir şey gelmiyor.
Bana sorarsanız, Orta Doğu'nun en büyük hastalığı herkesin her konuda haklı olmasıdır. Böyle bir şey elbette ne teorik ne de pratik olarak mümkün, fakat dedim ya, hastalık, insanlar kendilerini öyle biliyorlar. Herkes her konuda kendini haklı biliyor. O kadar ki, konunun ne olduğu bile önemli değildir, ne olursa olsun, herkes kendini haklı biliyor. Gelecekte yaşanacaklar konusunda bile herkes bugünden kendince haklıdır. Bu durum taş gibi bir şey olmuş Orta Doğu'da, öyle kolay kolay bükülmez, kıvrılmaz, değişmez.
*
Farklı tanımlamaları, çizilen farklı sınırları olsa da bugün genel kabul gören görüşe göre Türkiye de Orta Doğu'nun bir ülkesi. Doğrusu, bunu bilmek için araştırmaya, kitap filan karıştırmaya gerek de yok, sokağa çıkmak yeterli. Haksızlık, adaletsizlik, hırsızlık, yalancılık, dolancılık, düzenbazlık, namussuzluk, şerefsizlik, saygısızlık, sevgisizlik, cahillik... ne yazık ki bugün Orta Doğu'nun dört bir yanında, ama az ama çok, mevcut. Türkiye de bundan âzâde değil elbette. Bunları söylemek, hatta bazılarınca kabullenmek biraz zor gelir ama hep de güllük gülistanlık şeyler söylenmez ki, bunların da söylenmesi gerekiyor. Gerçeklerden kaçılmaz. Burası kutsal kitapların ballandırarak, sütlendirerek anlattığı cennet değil, dünya. Burada herkesin her istediği olmuyor. Buranın ne ırmaklarından bal, ne de çeşmelerinden yıl boyu süt akıyor. Burası dünya. Her köşesinde güzelliğe de çirkinliğe de, iyiliğe de kötülüğe de, hakikate de zırvaya da rastlayabilirsiniz. Gelgelelim, bazı yerler tarih boyunca çirkinliği azaltıp güzelliği çoğaltmış, kötülüğü eksiltip iyiliği artırmış, zırvayı giderip hakikati yerleştirmişken, bazı yerler de ya hiç dokunmadan bırakmış ya da bunun tam tersini yapmış. İşte Orta Doğu cehennemi de bunlardan biri. İsviçre'de de elbette pislik var, fakat Orta Doğu'nunki maalesef iliklerine işlemiş.Orta Doğu'da akıl para etmiyor. Çokluk insanlar akıllarını evde bırakma taraftarı. Başkasının aklıyla yaşamak kolay mı geliyor nedir? Bir çoban çıkmaya görsün, derhal ardından gitmeye meyilli sürüler var. Çobanın kim olduğu da önemsiz, ister dini bir çoban olsun, ister siyasi bir çoban.
Orta Doğu'da bugün yaşanan hiçbir sorun bugün doğan sorun değildir. Aransa kökleri binlerce yıl öncesinde bile bulunabilir. Ancak Orta Doğuluların azımsanmayacak bir kısmına sorarsanız suçlu hazırdır, yaşanan tüm bu sorunların kaynağı Batı dünyasıdır. Nedeniyse Orta Doğu'nun petrolü, suyu falandır. Hepsi hikâye. Norveç'in de petrolü var, bu sorunlar orada niye yok mesela? Rusya'nın da gazı petrolü var? Büyük su kaynakları Avrupa'da, Asya'da, Güney Amerika'da da var? Batı dünyası elbette sütten çıkmış ak kaşık değil ama Orta Doğu dünyası tatsız tuzsuz, üstüne üstlük küflenmiş bir lapaya bandırılıp çıkarılmış bir kaşığa benziyor.
*
Burayı izleyenler gündemdeki meselelerden konuşmayı pek sevmediğimi bilirler. Nesini konuşacaksın, daha lafın ağzındayken gündem değişiyor. Bu yazıyı niye yazdım peki? Tam da bugünkü gündem üzerine düşünürken biraz da bu gösterdiğim pencereden bakın istiyorum. Orta Doğu'nun toplumsal, siyasal, dini, kültürel yapısını da göz önünde bulundurun istiyorum. Dünyanın pek çok coğrafyası olumlu yönde bunca değişmişken, sorunlarına çözüm bulma yolunda harıl harıl çalışırken Orta Doğu neden değişime bunca dirençli, onu düşünün istiyorum. Düşünün mesela, Orta Doğu ülkelerini bugün yönetenlerin, toplumlarında sözü geçenlerin yerine bugün başkaları olsaydı acaba çok mu farklı olacaktı durum?
*
Tüm olup bitenlere rağmen gene de enseyi karartmamak gerekiyor. Umutlu olmak gerekiyor. Bataklıkta debelenirken bile başımızı kaldırıp yukarıdaki gökyüzüne bakma şansımız var.
14 Şubat 2015
Çukur
Gün geçmiyor ki bir tecavüz, cinayet, kadın ölümü haberi gelmesin.
İnsan insanlığından utanıyor. Daha da ne söylenebilir bilmiyorum.
İnsan insanlığından utanıyor. Daha da ne söylenebilir bilmiyorum.
10 Aralık 2014
Osmanlıcayı kim öğretecek?
Bir-iki akademisyen dışında doğru dürüst Osmanlıca bilen kimse yok bu ülkede. Kıyısından köşesinden bilenler de alfabeydi, şuydu buydu onu biliyorlar sadece. Ki, onların da büyük bir bölümü Gülen cemaatinden gözlemlediğim kadarıyla. İktidarla cemaatin durumu malum.
Osmanlıca okullarda zorunlu ders olsun mu olmasın mı, gördüğünüz gibi birkaç gündür gündemimiz bu. Her şey bir yana, kim öğretecek Osmanlıcayı?
Bir eğitim sistemi anca bu kadar pejmürde olur.
Osmanlıca okullarda zorunlu ders olsun mu olmasın mı, gördüğünüz gibi birkaç gündür gündemimiz bu. Her şey bir yana, kim öğretecek Osmanlıcayı?
Bir eğitim sistemi anca bu kadar pejmürde olur.
15 Aralık 2012
Kıyamet
Bu topraklarda, insanların %99'unun Müslüman olduğu, bazı kesimlerce her zaman gurur dolu bir ses tonuyla dile getirildi. Toplumun ne kadarının ahmak olduğu ise ne yazık ki adam akıllı araştırılmadığı için hep muamma olarak kaldı.
Kendi dininin kitabında kıyamet üzerine ne yazıldığını bilmeyen bir toplum, oturmuş Mayaların dinine inanıyor ciddi ciddi. Önceleri, bu kıyamet söylentilerinin ciddiye alınmadığını, herkesin benim gibi gülüp geçtiğini sanıyordum, ama görüyorum ki toplumla aramda ciddi sayılabilecek bir uçurum var. Birkaç gün sonra kıyamet kopacağına, kopmasa bile bir şeyler olacağına basbayağı inanan insanlar var. Demek ki, %99'un Müslümanlığı falan aslında hikâye. Kişi, nüfus kâğıdında İslam yazılmayla Müslüman oluyorsa ömründe başı üç kere secde gören herkes cennetlik demektir.
Keşke toplumun %99'u Müslüman olacağına, sadece %10'u hakiki Müslüman olsaydı.
Kendi dininin kitabında kıyamet üzerine ne yazıldığını bilmeyen bir toplum, oturmuş Mayaların dinine inanıyor ciddi ciddi. Önceleri, bu kıyamet söylentilerinin ciddiye alınmadığını, herkesin benim gibi gülüp geçtiğini sanıyordum, ama görüyorum ki toplumla aramda ciddi sayılabilecek bir uçurum var. Birkaç gün sonra kıyamet kopacağına, kopmasa bile bir şeyler olacağına basbayağı inanan insanlar var. Demek ki, %99'un Müslümanlığı falan aslında hikâye. Kişi, nüfus kâğıdında İslam yazılmayla Müslüman oluyorsa ömründe başı üç kere secde gören herkes cennetlik demektir.
Keşke toplumun %99'u Müslüman olacağına, sadece %10'u hakiki Müslüman olsaydı.
13 Aralık 2012
Suriye'de Demokrasi Var
![]() |
| © Jerome Sessini |
Üniversitedeyken, bir gün ev arkadaşımın sınıfından bir kız ve onun arkadaşı başka bir kız bizim eve çaya gelmişlerdi. Kızların ikisi de Hataylı Arap'tı. Öyle, oradan buradan konuşuyorduk. Söz döndü dolaştı kimliklere mimliklere geldi. Oradan demokrasiye, rejimlere, dünyanın gidişatına, cartına curtuna atlanıldı. Memleketin ortalama üniversite öğrencisini ve ruh halini bilirsiniz, dünyanın bütün sorunlarının çözümü kendisindedir.
İşte biz de, o akşam oturmuş, bir yandan çayımızı yudumlayıp bir yandan çerezimizi yerken, dünyanın bin bir türlü sorununu çözmekle meşguldük. Bir ara Suriye'den açıldı söz. Kızlardan biri, etnik kimliğinin de verdiği bir refleksle, Suriye aslında Türkiye'den göründüğü gibi değil, demokrat bir ülke, deyince, diğeri arkadaşına destek vererek onun söylediklerini daha da ileriye götürdü. Suriye'nin olabildiğince demokrat, medeni ve açık bir toplum olduğunu söyledi. Ben itiraz edecek oldum haliyle, yok canım o kadar uzun boylu da değil, türünden bir şeyler söyledim. Kız beni ikna etmek için sesinin tonunu bir perde yükselterek devam etti söylediklerine. Ben, dedi, Suriye'ye bilmem ne zaman gittiydim. Kadınlar çok rahat, istedikleri kıyafetleri giyebiliyorlar. Toplum çok ilerlemiş, Türkiye'den daha fazla demokrasi var. Sen bakma, bu televizyonların, medyanın uydurmalarına, falan filan.
O böyle ateşli ateşli anlatınca, ben içimden, bununla zinhar baş edilmez, diyordum. Cevap olarak kendisine, tamam, dedim, Türkiye'de de eli ayağı düzgün bir demokrasi yok, ama Arap ülkelerinin durumu da ortada. Yok, ne dersem para etmedi. Kız illa ki Suriye'de demokrasi, Suriye'de çağdaşlık dedi durdu. Hani, utanmasa Suriye demokrasisini Britanya demokrasisinin yanına koyacaktı, o derece.
O böyle ateşli ateşli anlatınca, ben içimden, bununla zinhar baş edilmez, diyordum. Cevap olarak kendisine, tamam, dedim, Türkiye'de de eli ayağı düzgün bir demokrasi yok, ama Arap ülkelerinin durumu da ortada. Yok, ne dersem para etmedi. Kız illa ki Suriye'de demokrasi, Suriye'de çağdaşlık dedi durdu. Hani, utanmasa Suriye demokrasisini Britanya demokrasisinin yanına koyacaktı, o derece.
Adını da unuttum, keşke, diyorum, burada olsaydı da, o günkü sohbetimize kaldığımız yerden devam etseydik. Hazır, Suriye'de de son bir yıldır demokrasi bunca ilerlemişken, ne güzel olurdu, değil mi?
11 Eylül 2011
Neredesin Pakize?
Haberturk'te Pakize Suda mikrofonunu almış, Aydın caddelerinde millete "Gazze nerede?" diye soruyor. Ekranın altında da güya sorunun doğru cevabı olarak "Gazze İsrail ile Filistin arasındadır" yazıyor. Halkımızın coğrafya bilgisi malum. "Gazze İstanbul'dadır" diyen bile var.
Hadi halkı hoş görelim, sonuçta onlar sorunun muhatabı. Peki ya, soruyu sorana ne demeli? Madem cevabı kendin de bilmiyorsun, ne demelere sokaklara çıkıp her gördüğüne soruyorsun?
Hadi halkı hoş görelim, sonuçta onlar sorunun muhatabı. Peki ya, soruyu sorana ne demeli? Madem cevabı kendin de bilmiyorsun, ne demelere sokaklara çıkıp her gördüğüne soruyorsun?
29 Ağustos 2011
2 Ağustos 2011
14 Temmuz 2011
Joga Bonito'dan Joga Feio'ya Futbol
89-90 yıllarında futbol izlemeye başladım. O zamanlar Digiturk migiturk yoktu tabii. TRT'den bedava izleniyordu maçlar. Zaten TRT'den başka kanal da yoktu. Bir de radyo vardı tabii. Bakkal Cemşit Amca koyu Beşiktaşlıydı. Beşiktaş maçları oynanınca penceresini açar, radyoyu pencereye koyar ve sesini sonuna kadar açardı. Böylece kendisiyle beraber bütün bir mahalle dinlerdi maçı.
O zamanlar, futbol da çoğu şey gibi bozulmamıştı henüz. Futbolcular sakallı makallıydı. Galatasaraylı Uğur örneğin. Bir de Rıdvan. İşleri güçleri futbol oynamaktı. Başka işe burunlarını sokmazlardı.
Faul kuralı, günümüzle karşılaştırıldıkta çok farklı bir şeydi sanki. O zamanlar faul diye geçen hareketlere bugün düdük bile çalınmıyor. Biri düştü mü öteki hemen elinden tutup kaldırırdı. Bugün öyle mi? Biri birine yanlışlıkla bir çelme takmaya görsün sokak köpekleri gibi yirmi ikisi birden toplanıyorlar olay yerinde.
Sonra işler değişti. Zaman doksanlı yıllardan iki binlere doğru akarken futbol değişti de değişti. Daha bir Avrupai olmaya çalıştı. Örneğin her golden sonra elinde mikrofonuyla önde muhabir peşinde kameraman, gol atan futbolcunun yanına koşulup 'duyguları' sorulurdu. Bunun gibi amatörce adetler kalktı. Gelgeleim futbolu çağdaşlaştıracağız derken çuvalladık galiba. Hani, bize Batının ahlakı, kültürü değil bilimi, teknolojisi lazım diye hep söylenegelir ya. Ne var ki, bilimin teknolojinin dönüp yüzüne bakmaya tenezzül etmezken, "efendim bu yozlaşmış Batı kültürü bizi esir aldı" diye de hayıflanırız. Futbolda da Avrupa'yı örnek alalım derken asıl almamız gerekenleri bir kenara ittik. Sonra da kendi kafamıza göre bir sistem oturttuk. Profesyonellik diye diye çok farklı konularda 'profesyonelleştik'.
4 ya da 5 yaşlarındaydım. Yaz gelmişti. Babam bana tişört niyetine bir Fenerbahçe forması almıştı. Şimdikiler gibi öyle ahım şahım lisanslı ürünler nerdee. Atlet kumaşından yapılma, sırtında sadece numara yazan, klasik çizgili bir formaydı. Sokakta beni her gören Fenerbahçeli, Fenerbahçeli deyince hep merak ederdim ne demek bu Fenerbahçe diye. İşte öyle Fenerbahçeli oldum. O gün bugündür de başka takım tutmadım.
İşte formaların atlet kumaşından üretildiği o zamanlarda futbol gerçek anlamda joga bonitoydu. Futbol sadece futboldu yani. Kaldı ki ben bundan sadece 20-22 yıl öncesinden bahsediyorum. Siz varın bir de 40-50 yıl öncesini düşünün.
Fakat doksanlı yılların ortalarından itibaren bir şeyler hızla değişmeye başladı. Futbol asla sadece futbol değildir efsanesi Avrupa'da ne zaman doğdu bilmiyorum ama, Türkiye'ye gelişi bu tarihlerdedir. Ondan sonra da hiçbir şey eskisi gibi olmadı artık. İşin içinde büyük paralar da girince zaten, futbol, futbol olmaktan iyice çıktı.
İşte birkaç gündür gündemin birinci maddesi Futbolda Şike.
Bazı meseleler vardır ki herkes var olduğunu bilir ama hiç kimse nerede ve nasıl olduğunu bilmez. Bu da onlardan biri. Türkiye'de yediden yetmişe hepimiz futbolun kirli olduğunu bilmiyor muyduk? Bakalım bu şike operasyonuyla ne kadar kirli çamaşır ortaya dökülecek. Ne kadarı temizlenecek.
Bir Fenerbahçeli olarak, şayet Fenerbahçe'nin bir suçu, günahı, pisliği varsa derhal 1. Lige, hatta gerekiyorsa 2., 3. Lige düşürülmesine gönülden destek veriyorum. Temiz futbola en çok taraftarların ve izleyicilerin ihtiyacı var, değil mi?
Joga Bonito: Güzel Oyun
Joga Feio: Çirkin Oyun
O zamanlar, futbol da çoğu şey gibi bozulmamıştı henüz. Futbolcular sakallı makallıydı. Galatasaraylı Uğur örneğin. Bir de Rıdvan. İşleri güçleri futbol oynamaktı. Başka işe burunlarını sokmazlardı.
Faul kuralı, günümüzle karşılaştırıldıkta çok farklı bir şeydi sanki. O zamanlar faul diye geçen hareketlere bugün düdük bile çalınmıyor. Biri düştü mü öteki hemen elinden tutup kaldırırdı. Bugün öyle mi? Biri birine yanlışlıkla bir çelme takmaya görsün sokak köpekleri gibi yirmi ikisi birden toplanıyorlar olay yerinde.
Sonra işler değişti. Zaman doksanlı yıllardan iki binlere doğru akarken futbol değişti de değişti. Daha bir Avrupai olmaya çalıştı. Örneğin her golden sonra elinde mikrofonuyla önde muhabir peşinde kameraman, gol atan futbolcunun yanına koşulup 'duyguları' sorulurdu. Bunun gibi amatörce adetler kalktı. Gelgeleim futbolu çağdaşlaştıracağız derken çuvalladık galiba. Hani, bize Batının ahlakı, kültürü değil bilimi, teknolojisi lazım diye hep söylenegelir ya. Ne var ki, bilimin teknolojinin dönüp yüzüne bakmaya tenezzül etmezken, "efendim bu yozlaşmış Batı kültürü bizi esir aldı" diye de hayıflanırız. Futbolda da Avrupa'yı örnek alalım derken asıl almamız gerekenleri bir kenara ittik. Sonra da kendi kafamıza göre bir sistem oturttuk. Profesyonellik diye diye çok farklı konularda 'profesyonelleştik'.
4 ya da 5 yaşlarındaydım. Yaz gelmişti. Babam bana tişört niyetine bir Fenerbahçe forması almıştı. Şimdikiler gibi öyle ahım şahım lisanslı ürünler nerdee. Atlet kumaşından yapılma, sırtında sadece numara yazan, klasik çizgili bir formaydı. Sokakta beni her gören Fenerbahçeli, Fenerbahçeli deyince hep merak ederdim ne demek bu Fenerbahçe diye. İşte öyle Fenerbahçeli oldum. O gün bugündür de başka takım tutmadım.
İşte formaların atlet kumaşından üretildiği o zamanlarda futbol gerçek anlamda joga bonitoydu. Futbol sadece futboldu yani. Kaldı ki ben bundan sadece 20-22 yıl öncesinden bahsediyorum. Siz varın bir de 40-50 yıl öncesini düşünün.
Fakat doksanlı yılların ortalarından itibaren bir şeyler hızla değişmeye başladı. Futbol asla sadece futbol değildir efsanesi Avrupa'da ne zaman doğdu bilmiyorum ama, Türkiye'ye gelişi bu tarihlerdedir. Ondan sonra da hiçbir şey eskisi gibi olmadı artık. İşin içinde büyük paralar da girince zaten, futbol, futbol olmaktan iyice çıktı.
İşte birkaç gündür gündemin birinci maddesi Futbolda Şike.
Bazı meseleler vardır ki herkes var olduğunu bilir ama hiç kimse nerede ve nasıl olduğunu bilmez. Bu da onlardan biri. Türkiye'de yediden yetmişe hepimiz futbolun kirli olduğunu bilmiyor muyduk? Bakalım bu şike operasyonuyla ne kadar kirli çamaşır ortaya dökülecek. Ne kadarı temizlenecek.
Bir Fenerbahçeli olarak, şayet Fenerbahçe'nin bir suçu, günahı, pisliği varsa derhal 1. Lige, hatta gerekiyorsa 2., 3. Lige düşürülmesine gönülden destek veriyorum. Temiz futbola en çok taraftarların ve izleyicilerin ihtiyacı var, değil mi?
Joga Bonito: Güzel Oyun
Joga Feio: Çirkin Oyun
11 Haziran 2010
Un, dos, tres...

Geldi çattı dünya kupası...
Futbol var. Heyecan var. Renk var. Coşku var. Hareket var. Eğlence var. Hayat var...
Futbol benim için ne ifade ediyor? Bu soruya verebileceğim birden fazla cevap olduğunu sanmıyorum. Hasan Cemal'in "İyi ki futbol var" sözü benim de futbola dair düşüncelerimi olduğu gibi yansıtıyor.
İyi ki futbol var.
Bir önceki Dünya Kupası Almanya 2006'yı nedense hiç izleyemedim. Final maçını izleyip izlemediğime bile emin değilim. O aralar şike skandallarıyla tersyüz olan İtalya'nın şampiyonluğu dışında aklımda kalan neredeyse hiçbir şey yok.Fakat 2002 neydi öyle! Japonya & G. Kore. Muhteşem ne kelime! Fransa-Senegal açılış maçı zaten kupanın muhteşem geçeceğini daha başından haber vermişti. Brezilya'yla oynadığımız ilk maç... Hele bir Danimarka-Fransa maçı vardı... Hakem neredeyse hiç düdük çalmamıştı; bir o kaleye, bir diğerine...
Bizim Gençlik Marşı da uyarlanmıştı hani Kupanın havasına: Ne Kosta Rikaaa ne deee Çin/ Ne de şampiyon Brezilya... diye devam ediyordu. Coşturuyordu.
Japon ve G. Kore teknolojisinin harika birer ürünü olan o statları da atlamamak lazım tabii... Atlamamak lazım, birçok şeyi, ama hangi birini dökeceksin ki buraya şimdi...
Fransa 98'i de hatırlıyorum elbet, ama 2002 kadar değil. Brezilyalı Romario vardı. Zidane vardı. Ricky Martin'in La Copa de la Vida'sı vardı. Yeni bir Dünya Şampiyonu vardı...
Dağınık bir yazı oldu, farkındayım. Ama Kupa havasına da böylesi gider, sizce?
FIFA Başkanı, 2010 Dünya Kupasının Kara Kıtada organize edileceğini çok önceleri söz vermişti. Futbola bu kadar emeği geçen, Avrupa futbolunun lokomotifi durumundaki Afrika'da, aslında çok daha önceleri düzenlenmeliydi Dünya Kupası. Politik meseleler falan var işin içinde, hiç karıştırmaya gelmez şimdi.
Afrika'nın futbol ruhuna yakışır bir kupa olmasını diliyorum.
31 Ekim 2009
Dikkat edin, "Dağoz Gribi" olabilirsiniz!
Domuz Gribi gündemin ilk sıralarında seyrediyor. Bende en ufak tedirginlik ve panik, her zamanki gibi olmamakla birlikte, geçen gün boğazımın dolmaya başlamasıyla acaba bende mi domuz gribi oldum dedim.
Gittim hastaneye... Tatil gününe denk geldiğinden sadece acil servis çalışıyor. Sıramı alıp beklemeye başladım. Kalabalık da. Böyle ortamlarda hep yaptığım gibi etrafı, olup biteni izlemeye başladım. Sıra bekleyen adamlardan birinin yanındakine aynen şöyle dediğini duydum:
"Îjar jî daxoz qirîbî anîn kirne nav me. Goştê daxoz dixwin îja dibên daxoz qirîbî hat." (Bu kez de dağoz gıribi getirip musallat ettiler başımıza. Yiyorlar dağoz etini sonra da dağoz gribi çıktı diyorlar.)
Ardından bir-iki şey daha söylendi ama kalabalıktan duyamadım.
Son günlerde bu konuda öyle çok şey duyuyorum ki, yenilir yutulur gibi değil. Yok uçaktan virüs atıyorlarmış da, yok Amerika bizi bitirmek için yapıyormuş da... Daha neler neler...
Çok iyi bildiğim bir gerçeği bir kez daha hatırladım ki...
Bilginin, bilimin, bilgeliğin bir sınırı var. Ama cehaletin yok. Hakikaten yok.
Gittim hastaneye... Tatil gününe denk geldiğinden sadece acil servis çalışıyor. Sıramı alıp beklemeye başladım. Kalabalık da. Böyle ortamlarda hep yaptığım gibi etrafı, olup biteni izlemeye başladım. Sıra bekleyen adamlardan birinin yanındakine aynen şöyle dediğini duydum:
"Îjar jî daxoz qirîbî anîn kirne nav me. Goştê daxoz dixwin îja dibên daxoz qirîbî hat." (Bu kez de dağoz gıribi getirip musallat ettiler başımıza. Yiyorlar dağoz etini sonra da dağoz gribi çıktı diyorlar.)
Ardından bir-iki şey daha söylendi ama kalabalıktan duyamadım.
Son günlerde bu konuda öyle çok şey duyuyorum ki, yenilir yutulur gibi değil. Yok uçaktan virüs atıyorlarmış da, yok Amerika bizi bitirmek için yapıyormuş da... Daha neler neler...
Çok iyi bildiğim bir gerçeği bir kez daha hatırladım ki...
Bilginin, bilimin, bilgeliğin bir sınırı var. Ama cehaletin yok. Hakikaten yok.
10 Mayıs 2009
20 Şubat 2009
Kayıp Kıta Atlantis Nihayet Bulundu
Yalan söylüyorsam ne olayım. Kayıp Kıta Atlantis bulundu. Bizim evde. Babam buldu dün akşam, ama gözü gibi sakınıyor. Kimseye dokundurtmuyor. Bana bile göstermiyordu az kalsın. E, ne de olsa kaç bin yıldır kayıp, olacak o kadar. Ne var ki ben meraklı çocuğum, görmezsem uyuyamazdım. Allem ettim kallem ettim nihayet sonunda ben de görebildim. Neye benziyor diye soracak olursanız... İyisi mi hiç sormayın, lakin nasıl tarif edebilirim ki... Esrarengiz birşey. Benzetebileceğim birşey olsa hani, nah işte falanca şey gibi... diyeceğim de, yok, benzediği birşey de yok valla.
Efendim, yediden yetmişe, duymayan kalmadı herhalde Kayıp Kıta Atlantis'i. Ne menem birşeydir bu böyle? Ha bire Kayıp Kıtanın bulunduğuna dair rivayetler dolaşıyor ortalıkta. Yılda en az birkaç defa haber sitelerinde, gazetelerin arka sayfalarında çıkıyor. Kitapçı tezgahlarında da boyuna rastlıyoruz bu esrarengiz kıtayla ilgili kitaplara. Buluna buluna bir türlü bulunmadı gitti yani. Demin haberleri okurken, bir gazetenin web sitesinde tekrar rastladım: Kayıp Kıta Atlantis Bulundu mu? Neymiş, İngiliz The Sun gazetesi, Google Earth programı sayesinde Atlas okyanusunda tespit edilen 'gizemli' şekillerin kayıp kıta Atlantis'e ait harabeler olabileceğini bildirmişmiş...
Yahu, ben bizim bu memleketi anlamadım gitti. Bu kadar meraklı başka bir ülkenin olabileceğine hiç akıl erdiremiyorum. Ama asıl bir türlü akıl erdiremediğim mesele bu değil. Toplumun meraklılık seviyesinin bu kadar yüksek olduğu bir ülkede nasıl oluyor da bilimsel gelişmenin seviyesi yerlerde sürünüyor?
Kayıp Kıta Atlantis var ya da yok, ne yapacaksınız yani, onu biri çıkıp anlatsın da ben de rahatlayayım. Gidip orda mı yaşayacaksınız? Bu kıta Amerika gibi yeşil kartla yılda 50.000 kişiyi vatandaşlığa mı alacak? Oranın yaşam standartları mı çok yüksek? Eğitiminizi orda mı sürdüreceksiniz? Ne olacak anlamıyorum ki... Başka merak edecek birşey mi kalmadı yoksa yurdumda... Sen aklımızı koru Yarabbi!
Kıta mı lazım bu insanlara. Alın size Afrika. Tepe tepe kullanın. Yanına da Antarktika'yı eşantiyon olarak veriyorum. Sizin olsun, hepsi sizin olsun. Güle güle kullanın!
Efendim, yediden yetmişe, duymayan kalmadı herhalde Kayıp Kıta Atlantis'i. Ne menem birşeydir bu böyle? Ha bire Kayıp Kıtanın bulunduğuna dair rivayetler dolaşıyor ortalıkta. Yılda en az birkaç defa haber sitelerinde, gazetelerin arka sayfalarında çıkıyor. Kitapçı tezgahlarında da boyuna rastlıyoruz bu esrarengiz kıtayla ilgili kitaplara. Buluna buluna bir türlü bulunmadı gitti yani. Demin haberleri okurken, bir gazetenin web sitesinde tekrar rastladım: Kayıp Kıta Atlantis Bulundu mu? Neymiş, İngiliz The Sun gazetesi, Google Earth programı sayesinde Atlas okyanusunda tespit edilen 'gizemli' şekillerin kayıp kıta Atlantis'e ait harabeler olabileceğini bildirmişmiş...
Yahu, ben bizim bu memleketi anlamadım gitti. Bu kadar meraklı başka bir ülkenin olabileceğine hiç akıl erdiremiyorum. Ama asıl bir türlü akıl erdiremediğim mesele bu değil. Toplumun meraklılık seviyesinin bu kadar yüksek olduğu bir ülkede nasıl oluyor da bilimsel gelişmenin seviyesi yerlerde sürünüyor?
Kayıp Kıta Atlantis var ya da yok, ne yapacaksınız yani, onu biri çıkıp anlatsın da ben de rahatlayayım. Gidip orda mı yaşayacaksınız? Bu kıta Amerika gibi yeşil kartla yılda 50.000 kişiyi vatandaşlığa mı alacak? Oranın yaşam standartları mı çok yüksek? Eğitiminizi orda mı sürdüreceksiniz? Ne olacak anlamıyorum ki... Başka merak edecek birşey mi kalmadı yoksa yurdumda... Sen aklımızı koru Yarabbi!
Kıta mı lazım bu insanlara. Alın size Afrika. Tepe tepe kullanın. Yanına da Antarktika'yı eşantiyon olarak veriyorum. Sizin olsun, hepsi sizin olsun. Güle güle kullanın!
Güle Güle...
Şu televizyonsuz hayatımda düzenli olarak izlediğim tek program Avrupa Yakası'nın sevgili babası Tahsin Amca, rahat uyu...
25 Ocak 2009
Çılgın Yağmurlar Zamanı
Muğla'da yaklaşık bir buçuk ay önce başlayan yağmur mevsimi sürmekte. Şu sıralar da yılın en şiddetli yağmurları yağmakta. Rüzgar ve gök gürültüsü de işin tuzu-biberi olmakta.
Nasıl anlatsam ki size Muğla'nın yağmurunu sevgili dostlar. Hani derler ya anlatamam görmen lazım, tam olarak öyle birşey. Eğer bol yağmur alan bir yörede en az bir yıl yaşamadıysanız, misal Doğu Karadeniz'de, tam anlamıyla kavrayabileceğinizi düşünmüyorum. Ki zaten burası da (Menteşe Yöresi) Türkiye'nin en fazla yağış alan yörelerinden biri. Yaklaşık bir haftadır kısa aralıklarla yağıyor. Bu kadar suyun nereden geldiğini bazen ciddi ciddi düşünüyorum. Elimde bir adet Sosyal Bilgiler Öğretmenliği diploması olmasına rağmen. Geçen hafta aralıksız on saat yağmur yağdı. Hem de bardaktan boşanırcasına. Hayır, işin coğrafya ile ilgili kısmından geçtim, bir fizikçi bulsam çekinmeden soracağım, mümkün mü böyle bir doğa olayı diye.Mümkün işte ne yaparsın. Oluyorsa mümkündür bir şekilde.
Şu anda bilgisayarın başında bu yazıyı yazarken, şiddetli yağmurlardan dolayı internet bağlantısı ha bire gidip geliyor. Zaten interneti iki altta oturan çocuklardan alıyoruz, gök gürültüsü, yağmur derken iyiden iyiye kopuyor. Bu arada gök saatlerden beridir öyle bir gürlüyor ki.. Akşam akşam, hazır yalnızken de biraz Vivaldi'yle kafamı dinleyeyim dedim ama ne mümkün. Kapılar, pencereler kapalı olmasına rağmen müzik sesini bastırıyor gök gürültüsü, o derece. Bir an kendimden kuşkulandım, acaba bana mı sinirlendi de sabahtan beri gürleyip duruyor üstümde...
Bir hafta önce balkona astığım çamaşırlar da yağmur yiye yiye acınacak bir hale geldiler. Sonunda mecbur kaldım hepsini toplayıp içeri getirdim. Kanepe ve sandalyelerin üstü çamaşır dolu.
Bu arada geçen gün Devlet Hastanesinin çatısı uçmuş, birkaç kişi yaralanmış. Bodrum'da da lodos fena esiyormuş. Esmekle kalmıyor vurup kırıp döküyormuş. Yapsın bakalım. Yarın Bodrum'a geçiyorum. Eğer devam ederse ordan canlı canlı haberleri bildiririm artık.
Aramızda kalsın Bodrum'un kışı da bir başka güzel. Hele lodoslu oldu mu... Off! Değmeyin gitsin...
Nasıl anlatsam ki size Muğla'nın yağmurunu sevgili dostlar. Hani derler ya anlatamam görmen lazım, tam olarak öyle birşey. Eğer bol yağmur alan bir yörede en az bir yıl yaşamadıysanız, misal Doğu Karadeniz'de, tam anlamıyla kavrayabileceğinizi düşünmüyorum. Ki zaten burası da (Menteşe Yöresi) Türkiye'nin en fazla yağış alan yörelerinden biri. Yaklaşık bir haftadır kısa aralıklarla yağıyor. Bu kadar suyun nereden geldiğini bazen ciddi ciddi düşünüyorum. Elimde bir adet Sosyal Bilgiler Öğretmenliği diploması olmasına rağmen. Geçen hafta aralıksız on saat yağmur yağdı. Hem de bardaktan boşanırcasına. Hayır, işin coğrafya ile ilgili kısmından geçtim, bir fizikçi bulsam çekinmeden soracağım, mümkün mü böyle bir doğa olayı diye.Mümkün işte ne yaparsın. Oluyorsa mümkündür bir şekilde.
Şu anda bilgisayarın başında bu yazıyı yazarken, şiddetli yağmurlardan dolayı internet bağlantısı ha bire gidip geliyor. Zaten interneti iki altta oturan çocuklardan alıyoruz, gök gürültüsü, yağmur derken iyiden iyiye kopuyor. Bu arada gök saatlerden beridir öyle bir gürlüyor ki.. Akşam akşam, hazır yalnızken de biraz Vivaldi'yle kafamı dinleyeyim dedim ama ne mümkün. Kapılar, pencereler kapalı olmasına rağmen müzik sesini bastırıyor gök gürültüsü, o derece. Bir an kendimden kuşkulandım, acaba bana mı sinirlendi de sabahtan beri gürleyip duruyor üstümde...
Bir hafta önce balkona astığım çamaşırlar da yağmur yiye yiye acınacak bir hale geldiler. Sonunda mecbur kaldım hepsini toplayıp içeri getirdim. Kanepe ve sandalyelerin üstü çamaşır dolu.
Bu arada geçen gün Devlet Hastanesinin çatısı uçmuş, birkaç kişi yaralanmış. Bodrum'da da lodos fena esiyormuş. Esmekle kalmıyor vurup kırıp döküyormuş. Yapsın bakalım. Yarın Bodrum'a geçiyorum. Eğer devam ederse ordan canlı canlı haberleri bildiririm artık.
Aramızda kalsın Bodrum'un kışı da bir başka güzel. Hele lodoslu oldu mu... Off! Değmeyin gitsin...
22 Ocak 2009
Güler misin ağlar mısın?
Bilindiği gibi geçtiğimiz günlerde E-Devlet projesi hayata geçti. Artık birçok işimizi bürokrasiye takılmadan, devlet dairelerine gitmeden halledebilecekmişiz. İyi dedik...
Gittik bugün PTT şubesine E-Devlet şifresi almaya. 1 lira karşılığı şifre veriliyor. Böyle olunca makbuz verilmesi de zorunlu. İki makbuz çıktı, biri onlarda kaldı, birini bana verdiler. Geçtim şifreyi veren masaya. Buradaki hanım önce kimliğimi alıp iki nüsha fotokopisini çektirdi sonra da taahhütname getirdi. 3 sayfa, ikisi onlara, biri bana. İmzaladım taahhütnameyi. Sonra bana içinde şifrem olan bir zarf verdiler.
2 nüsha makbuz,
2 nüsha kimlik fotokopisi,
3 nüsha taahhütname,
1 adet şifre zarfı.
Ne etti? 8 sayfa kağıt. Bu projenin bir amacı da güya masrafları azaltmak. Öyle ya, herkes işini bilgisayarının başında hallederse o kadar masraf kısılmış olacak. Devletin bir yılda sadece kağıda harcadığı para ne kadar merak ediyorum doğrusu. Kim bilir kaç milyon dolar? Bir de şunu merak ediyorum, E-Devlet şifresi için bile bu kadar kağıt harcanıyorsa, Allah bilir daha neler neler "harcanıyordur". Cevabını bildiğim için merak etmediğim birşey de var. Çarçur edilen bu paraların bizim cebimizden çıktığı.
Gittik bugün PTT şubesine E-Devlet şifresi almaya. 1 lira karşılığı şifre veriliyor. Böyle olunca makbuz verilmesi de zorunlu. İki makbuz çıktı, biri onlarda kaldı, birini bana verdiler. Geçtim şifreyi veren masaya. Buradaki hanım önce kimliğimi alıp iki nüsha fotokopisini çektirdi sonra da taahhütname getirdi. 3 sayfa, ikisi onlara, biri bana. İmzaladım taahhütnameyi. Sonra bana içinde şifrem olan bir zarf verdiler.
2 nüsha makbuz,
2 nüsha kimlik fotokopisi,
3 nüsha taahhütname,
1 adet şifre zarfı.
Ne etti? 8 sayfa kağıt. Bu projenin bir amacı da güya masrafları azaltmak. Öyle ya, herkes işini bilgisayarının başında hallederse o kadar masraf kısılmış olacak. Devletin bir yılda sadece kağıda harcadığı para ne kadar merak ediyorum doğrusu. Kim bilir kaç milyon dolar? Bir de şunu merak ediyorum, E-Devlet şifresi için bile bu kadar kağıt harcanıyorsa, Allah bilir daha neler neler "harcanıyordur". Cevabını bildiğim için merak etmediğim birşey de var. Çarçur edilen bu paraların bizim cebimizden çıktığı.
1 Ocak 2009
Yeni bir yıl
2008 de diğerleri gibi bir hışımla geldi geçti. Tabii, kimilerine göre çok ağır da geçmiş olabilir. Artık hangi hızla geçtiyse geçti.
Yeni yılla ilgili kişisel fikrimi sorarsanız, pek de bir şey ifade etmiyor derim. Sadece 2009 için de geçerli değil bu. Herhangi bir yeni yıl için genel anlamdaki fikrim bu. O kadar önemli bir nedeni de yok. Bunun benim için bir ifadesinin olmadığını fark ettiğim zaman kendime nedenini sordum, cevabı bulmam zor olmadı. Değişen ne? Hiçbir şey. Aslında hiçbir şey değil, tek bir şey. Evet, yeni yılla beraber tek bir şey değişiyor. O da takvim. Siz de isterseniz sorun kendinize, şayet yeni yılla beraber hayatınızda masanızdaki takvimden başka bir şey değişiyorsa lütfen benimle de paylaşın.
Bir arkadaşımla bunu konuşurken, "İyi ama her yeni yıl biraz daha yaşlandığımızı fark ediyoruz. Eğer dediğin gibi hiç bir şey değişmiyorsa, o zaman yaşlılık niye? Bazı şeyler neden eskiyor?" yollu sorular sordu. Dikkat çekmek istediğim bir şey var. Zaman kavramı elbette ki mutlak bir kavram. Çoğu filozof bunu tartıştı da zaten. Ben burada zamanı değil, yeni yılı tartışıyorum.
İnsan elbette yaşlanıyor. Ama insan her geçen an zaten yaşlanmıyor mu? Misal, 18 Haziranda 17 Hazirana göre yaşlanmış olmuyor muyuz? Kısacası, iddiamı yenileyerek söyleyecek olursam, yeni bir yılın gelmesiyle değişen tek şey takvimler. Hem zaten bütün insanlık aynı takvimi kullanmıyor da. Dolayısıyla dün bir bakıma bütün dünya yeni yıla girmedi.
Bu konuda hep verdiğim bir Mario örneği var. Yeri gelmişken burada da vereyim. Kiminiz belki çokça oynamışsınızdır, Mario diye bir bilgisayar oyunu var. Başlıca üç aşamadan oluşur. Mario'yu, önünüze çıkan tüm engelleri atlatmayı başararak belli bir süre yürüttükten sonra o aşamanın sonuna gelmiş olursunuz. Ondan sonra başka bir mekâna geçersiniz ve her şey yeniden başlar. İşte insanlar yeni yıla da bu gözle bakıyorlar. Sanki her şey bir anda değişiverecekmiş de yepyeni bir zamanda, yepyeni bir mekânda hayata devam edeceklermiş gibi bir ruh haline bürünüyorlar. Bense bunun böyle olmadığını savunuyorum. Yeni yıl, normal seyrinde devam eden yaşamın, üzerinde yer aldığı düzleme çizilen bir bölümleme çizgisi olabilir ancak. Ve bu çizgi de ancak görsel bir öğe görevi görür. Yani hayatın akışını değiştirmez veya engellemez.
Şöyle bir soru da doğuyor ister istemez. Milyonlarca, hatta milyarlarca insan neden bu kadar coşkulu bir biçimde kutluyor yeni yılın gelişini. Bu bile bir değişimin göstergesi değil midir? Bana göre bunun da bir tek nedeni var. İnsanlar bunu bilinçaltlarını bir biçimde boşaltmak amaçlı bir bahane olarak değerlendiriyorlar. Freud'un da zamanında isabet ettiği gibi, insan bilinçaltında o kadar çok şey taşıyor ki, onu zaman zaman boşaltmak kaçınılmaz bir ihtiyaç haline geliyor. Bilgisayara format atmak gibi bir şey bu. İnsanın kendine de format atması gerekiyor. Hiç olmazsa yılda iki kez. Ben bu ihtiyacımı karşılamak için yeni yılın gelişini değil, Fenerbahçe-Galatasaray maçlarını kullanıyorum. Hele Fenerbahçe iyi oynuyor ve kazanıyorsa inanılmaz derecede deşarj oluyorum. Şükür ki geride bıraktığımız ilkyarıda da Fener yendi. İkincisine Allah kerim...
Benim için bir anlamı olmasa da hepinizin yeni yılını en içten (klasik) duygularımla kutlarım.
Yeni yılla ilgili kişisel fikrimi sorarsanız, pek de bir şey ifade etmiyor derim. Sadece 2009 için de geçerli değil bu. Herhangi bir yeni yıl için genel anlamdaki fikrim bu. O kadar önemli bir nedeni de yok. Bunun benim için bir ifadesinin olmadığını fark ettiğim zaman kendime nedenini sordum, cevabı bulmam zor olmadı. Değişen ne? Hiçbir şey. Aslında hiçbir şey değil, tek bir şey. Evet, yeni yılla beraber tek bir şey değişiyor. O da takvim. Siz de isterseniz sorun kendinize, şayet yeni yılla beraber hayatınızda masanızdaki takvimden başka bir şey değişiyorsa lütfen benimle de paylaşın.
Bir arkadaşımla bunu konuşurken, "İyi ama her yeni yıl biraz daha yaşlandığımızı fark ediyoruz. Eğer dediğin gibi hiç bir şey değişmiyorsa, o zaman yaşlılık niye? Bazı şeyler neden eskiyor?" yollu sorular sordu. Dikkat çekmek istediğim bir şey var. Zaman kavramı elbette ki mutlak bir kavram. Çoğu filozof bunu tartıştı da zaten. Ben burada zamanı değil, yeni yılı tartışıyorum.
İnsan elbette yaşlanıyor. Ama insan her geçen an zaten yaşlanmıyor mu? Misal, 18 Haziranda 17 Hazirana göre yaşlanmış olmuyor muyuz? Kısacası, iddiamı yenileyerek söyleyecek olursam, yeni bir yılın gelmesiyle değişen tek şey takvimler. Hem zaten bütün insanlık aynı takvimi kullanmıyor da. Dolayısıyla dün bir bakıma bütün dünya yeni yıla girmedi.
Bu konuda hep verdiğim bir Mario örneği var. Yeri gelmişken burada da vereyim. Kiminiz belki çokça oynamışsınızdır, Mario diye bir bilgisayar oyunu var. Başlıca üç aşamadan oluşur. Mario'yu, önünüze çıkan tüm engelleri atlatmayı başararak belli bir süre yürüttükten sonra o aşamanın sonuna gelmiş olursunuz. Ondan sonra başka bir mekâna geçersiniz ve her şey yeniden başlar. İşte insanlar yeni yıla da bu gözle bakıyorlar. Sanki her şey bir anda değişiverecekmiş de yepyeni bir zamanda, yepyeni bir mekânda hayata devam edeceklermiş gibi bir ruh haline bürünüyorlar. Bense bunun böyle olmadığını savunuyorum. Yeni yıl, normal seyrinde devam eden yaşamın, üzerinde yer aldığı düzleme çizilen bir bölümleme çizgisi olabilir ancak. Ve bu çizgi de ancak görsel bir öğe görevi görür. Yani hayatın akışını değiştirmez veya engellemez.
Şöyle bir soru da doğuyor ister istemez. Milyonlarca, hatta milyarlarca insan neden bu kadar coşkulu bir biçimde kutluyor yeni yılın gelişini. Bu bile bir değişimin göstergesi değil midir? Bana göre bunun da bir tek nedeni var. İnsanlar bunu bilinçaltlarını bir biçimde boşaltmak amaçlı bir bahane olarak değerlendiriyorlar. Freud'un da zamanında isabet ettiği gibi, insan bilinçaltında o kadar çok şey taşıyor ki, onu zaman zaman boşaltmak kaçınılmaz bir ihtiyaç haline geliyor. Bilgisayara format atmak gibi bir şey bu. İnsanın kendine de format atması gerekiyor. Hiç olmazsa yılda iki kez. Ben bu ihtiyacımı karşılamak için yeni yılın gelişini değil, Fenerbahçe-Galatasaray maçlarını kullanıyorum. Hele Fenerbahçe iyi oynuyor ve kazanıyorsa inanılmaz derecede deşarj oluyorum. Şükür ki geride bıraktığımız ilkyarıda da Fener yendi. İkincisine Allah kerim...
Benim için bir anlamı olmasa da hepinizin yeni yılını en içten (klasik) duygularımla kutlarım.
31 Aralık 2008
Gazze Dramı...
Gündüz vakti felsefe dersi işleniyor sınıfta. Konu Yeni-Aristotelesçi Özcülük Kuramı. İnsanın öz'ünün bir olduğu, İnsanların insan olmak bakımından farklılık taşımadıkları; Cinsiyet, etnisite, yaş, din, dil... gibi şeylerin ilineksel olduğu, önemli olanın insan olmak olduğu tartışılıyor.
Akşam eve geliyorum. Televizyonlarda Gazze'deki insanlık trajedisi. Bombardıman. Kaç yüz ölü. Çocuklar. Analar.
İnsan bir defa insanlıktan sapmayagörsün.

Akşam eve geliyorum. Televizyonlarda Gazze'deki insanlık trajedisi. Bombardıman. Kaç yüz ölü. Çocuklar. Analar.
İnsan bir defa insanlıktan sapmayagörsün.

Kaydol:
Kayıtlar (Atom)










.bmp)

