Aynı kutudan çıkmış, aynı makineye ait, birbirinin neredeyse tıpatıp benzeri iki lens kapağı. O kadar ki, birbirlerine kapanıp kilitlenebiliyorlar. Biri Made in Taiwan, öbürü Made in Japan.
Olur ki birileri size küreselleşmenin ne olduğunu sorar, bu örneği gönül rahatlığıyla verebilirsiniz.
18 Ağustos 2014
24 Mayıs 2012
Pamuk: Bir Küreselleşme Deneyimi
Bu hikâye çok eski çağlarda başlar.
Yoldan geçen biri, dallarının ucunda beyaz yumaklar olan bir ağaççık fark eder. Elini uzattığını tahmin edebiliriz. İnsan türü pamuğun yumuşaklığıyla tanışır böylece.
Metis Yayınları'nı çok severim. Her isteyenin at koşturduğu ülkemizin yayıncılık meydanında adı sanı belli olan, ne yapıp ettiğini bildiğim birkaç yayınevinden biri. Çeviri bir kitaba elimi attığım zaman, acaba kim çevirmiş, adam gibi çevirmiş mi, hırsızlık yapmış mı, dahası, çevirmen bir insan mı (öyle ya, daha önceki bir çeviriyi alıp bir iki değişiklik yaparak üzerine hayali bir isim yazıp piyasaya sürenler de var), işinin ehli mi?... gibi sorularla hiç zihnimi meşgul etmeme gerek bırakmayan, güvenli kalelerim dediğim yayınevlerinden biri.
Şu içinde yaşadığımız zamanı ve düzeni anlatan kitaplar ilgimi çeker. Küreselleşme Üstüne Küçük Elkitabı alt başlıklı Pamuk Ülkelerine Yolculuk, başka bir yayınevinden çıkmış olsaydı muhtemelen yine ilgimi çekecekti, en azından arka kapağını okuyacaktım, ama ne yalan söyleleyim, Metis'ten çıkmış olmasa herhalde arka kapaktan öteye gitmeyecektim.
Erik Orsenna bir Fransız. Çok lezzetli bir anlatışı var. Birkaç ülkeye yaptığı yolculukları anlatıyor hepi topu, ama bunlar baştan aşağıya bilgilendirici anlatılar. Pamuktan yola çıkıyor. Pamuk yetiştiren ülkeleri tanıtıyor. Küreselleşmenin olmazsa olmaz sistemi olan birileri üretir, başka birileri tüketir'in işleyişini hatırlatıyor bize.
Mali, ABD, Brezilya, Mısır, Özbekistan, Çin ve Fransa. Gezginimizin uğrak noktaları. Mali bir Afrika ülkesi. Pamuk yetiştirdiklerine dair hiçbir bilgim yoktu. Zavallı Afrika! Zenci kaderinden başka ona dair ne biliyoruz ki? Dünya pamuk üretiminde önde gelen ülkelerden biriymiş Mali. Zaten yazar rastgele seçmemiş gittiği yerleri. Dünya pamuğuna üretici veya pazarlayıcı olarak yön veren ülkeler adı geçenler. Fakat kendisi söylüyor olmasına rağmen üretimde söz sahibi olan diğer üç ülke, Hindistan, Pakistan ve Türkiye'ye neden uğramamış ki?
Mali diyorduk, çokça pamuk üretiyormuş. Üstelik nasıl zor şartlarda. Neredeyse tamamı bir zamanlar Avrupa'nın sömürgesi olmuş, şimdi de farklı kılıklarda ABD ve Çin'in oyun alanı olan Afrika ülkelerine serbest piyasa neden uğramamış acaba? Mali'de pamuğu halk üretiyor haliyle, ama ürettiren devlet. Fiyatlar mı? Onlar taa Amerika'da bir odada belirleniyor. Sen sadece üretebilirsin, elbette satabilirsin de, fakat hangi fiyata? İşte küreselleşme bu. Ne olduğunu daha iyi gösterebilecek bir örnek var mı? Afrikalıların, binlerce yılda atalarının tenini kapkara yapmış olan kızgın güneşin altında topladığı pamuğun fiyatı, binlerce km. ötede, okyanusun diğer tarafında birkaç adam tarafından belirleniyor: Küresel dünya, küresel layf.
Özellikle Özbekistan'dan da bahsetmek istiyorum. Bir ülke bu kadar mı sefalet içinde olabilir? Türkiye'ye şükrediyor insan vallaha. Bütün ülke, yaşlısı, genci, çocuğu; kadını, erkeğiyle pamuk toplama mevsiminde işini gücünü bırakıp tarlalara koşuyormuş. Memurlar işi, öğrenciler okulu, kadınlar evi bırakıp da gidiyormuş. Zorunluymuş anlayacağınız. Zira pamuk orada da devletin. Sovyetler tarihe karıştı ama Sovyet sistemi hâlâ devam ediyor. Gerçi başka şansları da pek yok sanki, yeni bir sistem kurmak kolay mı? Hele hele, bütünüyle sosyalist bir ekonomiden "serbest" bir ekonomiye geçince. Sudan çıkmış balığa döner insan. Fakat yine de düşünmeden edemiyorsunuz, hepi topu 27 milyon insanı doyurmak o kadar da zor olmasa gerek. Ama işte, Orta Asya'nın da Arap ülkelerinden pek geri kalır tarafı yok. Baştakiler hortum hortum götürüyor, olan zavallı halka oluyor. Son on yılda Orta Asya'da meydana gelen rengârenk devrimlerde de gördük ki halk baştakilerden hiç mi hiç memnun değil.
Gelelim Çin'e. Siz hâlâ Çin'in geleceğin süper gücü olacağı aldatmacasında olanlardan mısınız? O gelecek çoktan geldi beyler. Çin çoktan koltuğu Amerika'dan devralmış bulunuyor. İnsanlarının yaşam koşulları berbat elbette. Sefalet ne Özbekistan'dakiyle ne de Afrika'dakiyle boy ölçüşebilir. O denli büyük. Gelgelelim, Çin bu sefaletin üzerine bir süper güç kurmuş, nasıl kurmuşsa. Amerika dahil olmak üzere bütün dünya piyasalarına hakim durumda. Allah'ın işine bakın, dünyanın halihazırdaki en büyük kapitalizmi komünist bir parti tarafından yönetiliyor. Ve bizim ülkemizde hâlâ, bir iki Batı ülkesinde ekonomik kriz çıktı diye, sosyalizmin geri geleceğine ciddi ciddi inananlar var.
Hazır pamuktan yola çıkmışken şöyle bir bilgi vermiş olayım: "günümüzde, gezegen üzerinde ekilmiş olan pamuk fidanlarının üçte birinden fazlası genetik olarak değiştirilmiştir." İşte bu da zamanımızın bir diğer gerçeği. Böyle giderse çocuklarımız doğal'ın ne olduğunu zinhar bilemeyecekler.
Fazla uzatmak istemiyorum. Küreselleşmenin ne olduğunu merak ediyorsanız okuyun bu kitabı, çok şeyler öğrenirsiniz.
Son olarak, yazar bir iddiada bulunuyor: "Dünün ve bugünün küreselleşmelerini anlamak için, bir kumaş parçasını incelemek en iyi yol. İpliklerden, bağlardan ve mekiğin gelgitlerinden oluştuğu için kuşkusuz." En iyi yol mu bilmiyorum ama çok iyi bir yol olduğu su götürmez. Alın size enfes bir örnek:
Yoldan geçen biri, dallarının ucunda beyaz yumaklar olan bir ağaççık fark eder. Elini uzattığını tahmin edebiliriz. İnsan türü pamuğun yumuşaklığıyla tanışır böylece.
Metis Yayınları'nı çok severim. Her isteyenin at koşturduğu ülkemizin yayıncılık meydanında adı sanı belli olan, ne yapıp ettiğini bildiğim birkaç yayınevinden biri. Çeviri bir kitaba elimi attığım zaman, acaba kim çevirmiş, adam gibi çevirmiş mi, hırsızlık yapmış mı, dahası, çevirmen bir insan mı (öyle ya, daha önceki bir çeviriyi alıp bir iki değişiklik yaparak üzerine hayali bir isim yazıp piyasaya sürenler de var), işinin ehli mi?... gibi sorularla hiç zihnimi meşgul etmeme gerek bırakmayan, güvenli kalelerim dediğim yayınevlerinden biri.
Şu içinde yaşadığımız zamanı ve düzeni anlatan kitaplar ilgimi çeker. Küreselleşme Üstüne Küçük Elkitabı alt başlıklı Pamuk Ülkelerine Yolculuk, başka bir yayınevinden çıkmış olsaydı muhtemelen yine ilgimi çekecekti, en azından arka kapağını okuyacaktım, ama ne yalan söyleleyim, Metis'ten çıkmış olmasa herhalde arka kapaktan öteye gitmeyecektim.
Erik Orsenna bir Fransız. Çok lezzetli bir anlatışı var. Birkaç ülkeye yaptığı yolculukları anlatıyor hepi topu, ama bunlar baştan aşağıya bilgilendirici anlatılar. Pamuktan yola çıkıyor. Pamuk yetiştiren ülkeleri tanıtıyor. Küreselleşmenin olmazsa olmaz sistemi olan birileri üretir, başka birileri tüketir'in işleyişini hatırlatıyor bize.
Mali, ABD, Brezilya, Mısır, Özbekistan, Çin ve Fransa. Gezginimizin uğrak noktaları. Mali bir Afrika ülkesi. Pamuk yetiştirdiklerine dair hiçbir bilgim yoktu. Zavallı Afrika! Zenci kaderinden başka ona dair ne biliyoruz ki? Dünya pamuk üretiminde önde gelen ülkelerden biriymiş Mali. Zaten yazar rastgele seçmemiş gittiği yerleri. Dünya pamuğuna üretici veya pazarlayıcı olarak yön veren ülkeler adı geçenler. Fakat kendisi söylüyor olmasına rağmen üretimde söz sahibi olan diğer üç ülke, Hindistan, Pakistan ve Türkiye'ye neden uğramamış ki?
Mali diyorduk, çokça pamuk üretiyormuş. Üstelik nasıl zor şartlarda. Neredeyse tamamı bir zamanlar Avrupa'nın sömürgesi olmuş, şimdi de farklı kılıklarda ABD ve Çin'in oyun alanı olan Afrika ülkelerine serbest piyasa neden uğramamış acaba? Mali'de pamuğu halk üretiyor haliyle, ama ürettiren devlet. Fiyatlar mı? Onlar taa Amerika'da bir odada belirleniyor. Sen sadece üretebilirsin, elbette satabilirsin de, fakat hangi fiyata? İşte küreselleşme bu. Ne olduğunu daha iyi gösterebilecek bir örnek var mı? Afrikalıların, binlerce yılda atalarının tenini kapkara yapmış olan kızgın güneşin altında topladığı pamuğun fiyatı, binlerce km. ötede, okyanusun diğer tarafında birkaç adam tarafından belirleniyor: Küresel dünya, küresel layf.
Özellikle Özbekistan'dan da bahsetmek istiyorum. Bir ülke bu kadar mı sefalet içinde olabilir? Türkiye'ye şükrediyor insan vallaha. Bütün ülke, yaşlısı, genci, çocuğu; kadını, erkeğiyle pamuk toplama mevsiminde işini gücünü bırakıp tarlalara koşuyormuş. Memurlar işi, öğrenciler okulu, kadınlar evi bırakıp da gidiyormuş. Zorunluymuş anlayacağınız. Zira pamuk orada da devletin. Sovyetler tarihe karıştı ama Sovyet sistemi hâlâ devam ediyor. Gerçi başka şansları da pek yok sanki, yeni bir sistem kurmak kolay mı? Hele hele, bütünüyle sosyalist bir ekonomiden "serbest" bir ekonomiye geçince. Sudan çıkmış balığa döner insan. Fakat yine de düşünmeden edemiyorsunuz, hepi topu 27 milyon insanı doyurmak o kadar da zor olmasa gerek. Ama işte, Orta Asya'nın da Arap ülkelerinden pek geri kalır tarafı yok. Baştakiler hortum hortum götürüyor, olan zavallı halka oluyor. Son on yılda Orta Asya'da meydana gelen rengârenk devrimlerde de gördük ki halk baştakilerden hiç mi hiç memnun değil.
Gelelim Çin'e. Siz hâlâ Çin'in geleceğin süper gücü olacağı aldatmacasında olanlardan mısınız? O gelecek çoktan geldi beyler. Çin çoktan koltuğu Amerika'dan devralmış bulunuyor. İnsanlarının yaşam koşulları berbat elbette. Sefalet ne Özbekistan'dakiyle ne de Afrika'dakiyle boy ölçüşebilir. O denli büyük. Gelgelelim, Çin bu sefaletin üzerine bir süper güç kurmuş, nasıl kurmuşsa. Amerika dahil olmak üzere bütün dünya piyasalarına hakim durumda. Allah'ın işine bakın, dünyanın halihazırdaki en büyük kapitalizmi komünist bir parti tarafından yönetiliyor. Ve bizim ülkemizde hâlâ, bir iki Batı ülkesinde ekonomik kriz çıktı diye, sosyalizmin geri geleceğine ciddi ciddi inananlar var.
Hazır pamuktan yola çıkmışken şöyle bir bilgi vermiş olayım: "günümüzde, gezegen üzerinde ekilmiş olan pamuk fidanlarının üçte birinden fazlası genetik olarak değiştirilmiştir." İşte bu da zamanımızın bir diğer gerçeği. Böyle giderse çocuklarımız doğal'ın ne olduğunu zinhar bilemeyecekler.
Fazla uzatmak istemiyorum. Küreselleşmenin ne olduğunu merak ediyorsanız okuyun bu kitabı, çok şeyler öğrenirsiniz.
Son olarak, yazar bir iddiada bulunuyor: "Dünün ve bugünün küreselleşmelerini anlamak için, bir kumaş parçasını incelemek en iyi yol. İpliklerden, bağlardan ve mekiğin gelgitlerinden oluştuğu için kuşkusuz." En iyi yol mu bilmiyorum ama çok iyi bir yol olduğu su götürmez. Alın size enfes bir örnek:
On sekizinci yüzyıl.
Avrupa'yı pamuklu tutkusu sarar. Hindistan'dan ithalat yetmez olur. İplik eğirme ve dokuma makineleri icat eden İngiltere nöbeti devralmaya karar verir. Ona hammadde lazımdır. Sömürgesi Amerika, ona bu hammaddeyi sağlayacaktır. 37. paralelin güneyinde yer alan bütün bölgelerde (...) pamuk ekimi yapılır.
Hasat için kol gücüne ihtiyaç vardır. İlk küreselleşme örgütlenir. Afrika, felaketi pahasına oyuna girer. Sanayileşme ve kölelik el ele ilerler. Manchester ve yöresi fabrikalarla dolarken, Liverpool, bir süreliğine, siyah köle ticaretinin merkezi haline gelir.
18 Aralık 2007
On yılda oldu bitti
Ne geldiyse benim başıma, şu son on yılda geldi aslında. Bunun farkındayım ve küçük bir çocukken zavallı annemi ne kadar zor durumda bıraktığımı anlıyorum şimdi. Bundan on-on beş yıl önceydi, babam bir harita getirip odamızın duvarına asmıştı. Annem bulunduğumuz ilçeyi göstererek, “Biz buradayız oğlum,” demişti. O bunu der demez, ben de zavallı kadını eli kolu bağlı bırakan sorumu sormuştum, “Anne biz nasıl buradayız? Biz buranın neresindeyiz?”
Rengarenk bir haritaydı. Mavi, yeşil, kırmızı, turuncu, sarı… Yalnız, kenarlarda beyaz ve maviler vardı. Ben ne olduklarını anlamazdım. Anneme kalırsa, onlar denizler ve başka devletlerdi. İyi de devlet ne demekti?
Sovyetler Birliği, Yunanistan, Bulgaristan, İran, Irak, Suriye. Hepsini ilk o zamanlar duymuştum. Sonra, anlamını hiç bilmediğim İran-Iraklar, İsrail-Filistin'ler, Rusya-Afganistan'lar, Peru-Ekvador'lar vardı.
Ne geldiyse benim başıma, şu son on yılda geldi. Bunların hepsinin anlamını son on yılda öğrendim işte. Hem de anneme gerek duymadan. Hem de bir daha hiç unutmayacağım şekilde. Annemin bin bir güçlükle bana öğrettiklerini de yanlış çıkarıyordu son on yıl. Annem bana Sovyetler Birliği’ni, o haritanın karşısında ne güçlüklerle anlatmıştı, ama orta okul tarih öğretmenim Sovyetler’in artık olmadığını, parçalandığını söylüyordu. Lisedeki tarihçiye göreyse Amerika Sovyetleri küçük parçalara ayırarak, dünyanın tek jandarması olmaya çalışıyordu. Tüm bunların ortasında kalan ben zavallı... Hangi birine inansaydım. Bir tarafta annem, diğer tarafta her biri ayrı şeyler söyleyen öğretmenlerim.
Şu son on yılda karar verdim, hangisine inanacağıma. O yüzden, ne olduysa son on yılda oldu. Önceleri, biz küçükler annemizin elinden tutar, muhtarın nevine telefon etmeye giderdik. Bu durum ayda yılda bir olurdu. Öyle her istediğiniz zaman telefon edemezdiniz. Mesela, bir teyzeniz olurdu başka bir yerde, anneniz ona telefon etmeye giderken, siz de eteğinden tutup giderdiniz muhtarın evine. Köyün tek telefonu muhtarın evindeydi çünkü. Babalarımız daha şanslıydı annelerimize nazaran. Onlar şehre giderdi çünkü. Orada çok telefon vardı.
İşte ne olduysa şu son on yılda oluverdi. Ben daha köyü, şehri yeni yeni algılamaya çalışıyorken, karşıma metropol, megalopol denen yerler çıkıyordu. Coğrafya hocamız daha neler söylüyordu neler. Son on yılda telefondu, “cepti”, internetti, chat'ti, neler çıkmıyordu ki. Artık teyzenizi görmeye muhtarın evine gitmeye gerek yoktu. Kameralı cep telefonları, messenger denen gayet yetenekli internet programlarıyla “özlemler de bitiyordu” ve teyzenizle, dünyanın neresinde olursa olsun, görüntülü, sesli sohbet edebiliyordunuz. Ve bunların sayesinde, değil muhtarın evine, komşunuzun evine bile gitmiyordunuz. Bırakın gitmek, tanımıyordunuz bile komşunuzu. Bu aletler sizi öylesine bağlıyordu ki, asosyal bir varlık oluveriyordunuz. Hem dışarıda da fazla ilgi çekici bir şey kalmıyordu zaten. Dünya küçücük bir köy oluyordu. Ne olursa olsun şu son on yılda oluveriyordu.
Eskiden bir köyümüz vardı, birçok köyümüz vardı yurdun her tarafına serpilen. İrili ufaklı şehirlerimiz vardı sonra. Bu köylerimizin, şehirlerimizin her birinde teyzelerimiz, amcalarımız, kuzenlerimiz vardı, on yılda bir gördüğümüz. “Orda bir köy vardı uzakta”. Gitmesek de, kalmasak da o köy bizim köyümüzdü. Şarkılarımızı söylerdik, sadece bize ait olan, annemizin yaptığı çörekleri yerdik, kimsenin bilmediği. Ve biz vardık.
Sonra ne olduysa şu son on yılda oldu. Sayısını bilmediğimiz köylerimiz, kasabalarımız, şehirlerimiz ve dahi biz ve o Yunanistanlar, o Sovyetler, o İranlar, o denizler, tek bir köyün içine sokulup kalıyorduk. Artık köylerimiz, uzaktakilerimiz yoktu. Hepimizin ortak bir globo-köy'ü vardı şimdi.
Ve şu on yılda yoklarımız olmaya başlıyordu yavaş yavaş. Çöreklerimiz, peynirlerimiz, peynirli çöreklerimiz… Yoktu. Yerini cola'ydı, burger'di, cips'ti, coffee'ydi, hiç bilmediğimiz şeyler alıyordu. Direnmeye çalışıyorduk ama değişip tekrar çıkıyorlardı karşımıza. Kimi Turka'laşıyordu, kimi Alaturka'laşıyordu. Sabahları fırından çıkıp sıcak sıcak, şehrin her yerinde yerini alan simitlerimiz bile geleneksel fast food oluyordu.
Şu son on yılda oldu, ne olduysa. Bizim şarkılarımız bir şey ifade etmiyordu artık. Kendimizi zorlayıp dinlemeye çalışıyorduk kimi zaman ama olmuyordu. "Yapabileceğimiz her şekilde" yapıyorduk ama bir türlü olmuyordu. Bizden biri, Every way that I can diyerek, yüreğimizi öyle bir kabartıyordu ki, hepimiz onunla gurur duyuyorduk, ne dediğini anlamasak da. Anlamak o kadar önemli miydi? Neticede bizim aramızdan çıkmıştı, bizden biriydi o.
Şu son on yılda çok garip şeyler oldu. Hepimiz aynı memleketin insanları olduk. Fransızlar “ulusal vatandaş” olalı daha 200 yılı yeni geçiyordu ki, hepimiz; biz ,siz, onlar, Fransız, İngiliz, Bulgar, hepimiz aynı köyün “küresel vatandaşları” oluyorduk.
Ne olduysa şu son on yılda oldu. Ve işte bazılarımız hâlâ ne olduğumuzu anlamaya çalışıyorduk.
Rengarenk bir haritaydı. Mavi, yeşil, kırmızı, turuncu, sarı… Yalnız, kenarlarda beyaz ve maviler vardı. Ben ne olduklarını anlamazdım. Anneme kalırsa, onlar denizler ve başka devletlerdi. İyi de devlet ne demekti?
Sovyetler Birliği, Yunanistan, Bulgaristan, İran, Irak, Suriye. Hepsini ilk o zamanlar duymuştum. Sonra, anlamını hiç bilmediğim İran-Iraklar, İsrail-Filistin'ler, Rusya-Afganistan'lar, Peru-Ekvador'lar vardı.
Ne geldiyse benim başıma, şu son on yılda geldi. Bunların hepsinin anlamını son on yılda öğrendim işte. Hem de anneme gerek duymadan. Hem de bir daha hiç unutmayacağım şekilde. Annemin bin bir güçlükle bana öğrettiklerini de yanlış çıkarıyordu son on yıl. Annem bana Sovyetler Birliği’ni, o haritanın karşısında ne güçlüklerle anlatmıştı, ama orta okul tarih öğretmenim Sovyetler’in artık olmadığını, parçalandığını söylüyordu. Lisedeki tarihçiye göreyse Amerika Sovyetleri küçük parçalara ayırarak, dünyanın tek jandarması olmaya çalışıyordu. Tüm bunların ortasında kalan ben zavallı... Hangi birine inansaydım. Bir tarafta annem, diğer tarafta her biri ayrı şeyler söyleyen öğretmenlerim.
Şu son on yılda karar verdim, hangisine inanacağıma. O yüzden, ne olduysa son on yılda oldu. Önceleri, biz küçükler annemizin elinden tutar, muhtarın nevine telefon etmeye giderdik. Bu durum ayda yılda bir olurdu. Öyle her istediğiniz zaman telefon edemezdiniz. Mesela, bir teyzeniz olurdu başka bir yerde, anneniz ona telefon etmeye giderken, siz de eteğinden tutup giderdiniz muhtarın evine. Köyün tek telefonu muhtarın evindeydi çünkü. Babalarımız daha şanslıydı annelerimize nazaran. Onlar şehre giderdi çünkü. Orada çok telefon vardı.
İşte ne olduysa şu son on yılda oluverdi. Ben daha köyü, şehri yeni yeni algılamaya çalışıyorken, karşıma metropol, megalopol denen yerler çıkıyordu. Coğrafya hocamız daha neler söylüyordu neler. Son on yılda telefondu, “cepti”, internetti, chat'ti, neler çıkmıyordu ki. Artık teyzenizi görmeye muhtarın evine gitmeye gerek yoktu. Kameralı cep telefonları, messenger denen gayet yetenekli internet programlarıyla “özlemler de bitiyordu” ve teyzenizle, dünyanın neresinde olursa olsun, görüntülü, sesli sohbet edebiliyordunuz. Ve bunların sayesinde, değil muhtarın evine, komşunuzun evine bile gitmiyordunuz. Bırakın gitmek, tanımıyordunuz bile komşunuzu. Bu aletler sizi öylesine bağlıyordu ki, asosyal bir varlık oluveriyordunuz. Hem dışarıda da fazla ilgi çekici bir şey kalmıyordu zaten. Dünya küçücük bir köy oluyordu. Ne olursa olsun şu son on yılda oluveriyordu.
Eskiden bir köyümüz vardı, birçok köyümüz vardı yurdun her tarafına serpilen. İrili ufaklı şehirlerimiz vardı sonra. Bu köylerimizin, şehirlerimizin her birinde teyzelerimiz, amcalarımız, kuzenlerimiz vardı, on yılda bir gördüğümüz. “Orda bir köy vardı uzakta”. Gitmesek de, kalmasak da o köy bizim köyümüzdü. Şarkılarımızı söylerdik, sadece bize ait olan, annemizin yaptığı çörekleri yerdik, kimsenin bilmediği. Ve biz vardık.
Sonra ne olduysa şu son on yılda oldu. Sayısını bilmediğimiz köylerimiz, kasabalarımız, şehirlerimiz ve dahi biz ve o Yunanistanlar, o Sovyetler, o İranlar, o denizler, tek bir köyün içine sokulup kalıyorduk. Artık köylerimiz, uzaktakilerimiz yoktu. Hepimizin ortak bir globo-köy'ü vardı şimdi.
Ve şu on yılda yoklarımız olmaya başlıyordu yavaş yavaş. Çöreklerimiz, peynirlerimiz, peynirli çöreklerimiz… Yoktu. Yerini cola'ydı, burger'di, cips'ti, coffee'ydi, hiç bilmediğimiz şeyler alıyordu. Direnmeye çalışıyorduk ama değişip tekrar çıkıyorlardı karşımıza. Kimi Turka'laşıyordu, kimi Alaturka'laşıyordu. Sabahları fırından çıkıp sıcak sıcak, şehrin her yerinde yerini alan simitlerimiz bile geleneksel fast food oluyordu.
Şu son on yılda oldu, ne olduysa. Bizim şarkılarımız bir şey ifade etmiyordu artık. Kendimizi zorlayıp dinlemeye çalışıyorduk kimi zaman ama olmuyordu. "Yapabileceğimiz her şekilde" yapıyorduk ama bir türlü olmuyordu. Bizden biri, Every way that I can diyerek, yüreğimizi öyle bir kabartıyordu ki, hepimiz onunla gurur duyuyorduk, ne dediğini anlamasak da. Anlamak o kadar önemli miydi? Neticede bizim aramızdan çıkmıştı, bizden biriydi o.
Şu son on yılda çok garip şeyler oldu. Hepimiz aynı memleketin insanları olduk. Fransızlar “ulusal vatandaş” olalı daha 200 yılı yeni geçiyordu ki, hepimiz; biz ,siz, onlar, Fransız, İngiliz, Bulgar, hepimiz aynı köyün “küresel vatandaşları” oluyorduk.
Ne olduysa şu son on yılda oldu. Ve işte bazılarımız hâlâ ne olduğumuzu anlamaya çalışıyorduk.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


