13 Aralık 2018

İki yolcu

"Στην ζωη υπαρχουν δυο λογιων ανθρωποι που ταξιδευουν: Αυτοι, που πριν το ταξιδι κοιταζουν το χαρτη και αυτοι που πριν το ταξιδι κοιταζουν τον καθρεπτη. Αυτοι που κοιταζουν το χαρτη φευγουν και αυτοι που κοιταζουν τον καθρεπτη επιστρεφουν." 
Hayatta iki tür yolcu vardır: Biri haritaya, öbürüyse aynaya bakarak yola çıkar. Haritaya bakanlar durmadan giderler, hep yoldadırlar; aynaya bakanlarsa bir gün eve dönerler.

Bir Tutam Baharat (Politiki Kouzina) filminden bir replik.

15 Mart 2018

2016'nın muhasebesi: Neler izlemişim?

Baktım, 140 tane taslak yazı birikmiş blogda. Ne zaman bu kadar oldu kendim de pek farkında değilim. Taslak olarak bekleyen yazılar ilk günden itibaren hep vardı ama sayı bu kadar olmuyordu. Üç-beş yıldan bu yanaysa ipin ucu enikonu kaçtı. Hiç olmazsa yayımlayayım diyorum. Taslaklarda bekleyeceklerine yarım yamalak da olsa yayımlansınlar daha iyi bence. 23 Aralık 2016'da yazmışım bunu mesela.

Sonuncusu dün olmak üzere bu yıl altmış film izlemişim. Arada unutup da yazmadığım üç-beş tane de oldu sanki. İzlediğim filmlerin listesini tutmaya 2012'de başladım ama yılın başından itibaren değil, çünkü o yılın listesinde yalnızca on dokuz film var. Bunu böyle sürdürünce haliyle 2013'ün listesi yılın başından başladı, o yıl da elli film izlemişim. Geleneği sürdürdüm artık, filmler klasöründe her yılın izlenenler listesi duruyor, bir tür kişisel tarihçe. 2014'te otuz sekiz, 2015'teyse elli dokuz film izlemişim.

Bu yılla geçen yıl üç aşağı beş yukarı haftada bir film izlemişim. Tabii, ortalamaya vurunca öyle de, bazı zamanlar oldu üst üste çok film izledim, bazı zamanlar da oldu uzun süre hiç izlemedim. Listede yer alanlardan daha fazla Yeşilçam filmi izledim. Ama bazılarını çocukluğumdan beri zaten pek çok kez izlemiş olduğum için listeye almadım. Aldıklarım, daha seyrek izlediklerim. (t) ile belirtilenler tekrar izlediklerim. Bunların da kimisini ikinci, kimisiniyse belki onuncu kez izledim. Koyu olanlar en beğendiklerim.

Yabancı filmleri özgün dillerinde izlemek özellikle dikkat ettiğim bir şey. Bazılarının özgün adını yazmış olmam bundan. 

1. Rus Gelin
2. Boynu Bükük Küheylan (Kemal Sunal)
3. Tepenin Ardı
4. İftarlık Gazoz
5. Yoksul (Kemal Sunal)
6. Uzun Bir Gece, Süreyya Duru
7. Bedrana, Süreyya Duru
8. Yol, Yılmaz Güney
9. Kasabanın Sırrı / The Secret of Santa Vittoria
10. Uzaklarda Arama, Türkan Şoray
11. Hacivat Karagöz Neden Öldürüldü (t)
12. Çoğunluk
13. Aşk Penceresi (Yeşilçam)
14. Gecelerin Hakimi (Yeşilçam)
15. Tersine Dünya (Yeşilçam)
16. Vangölü Canavarı
17. Çakal
18. İnatçı (Kemal Sunal)
19. The Revenant
20. Die Höhle des gelben Hundes / Sarı Köpeğin Yuvası
21. Propaganda (t)
22. Belle de Jour
23. The Words / Çalıntı Hayat
24. Spotlight
25. Taken / 96 Saat
26. Hükümet Kadın II
27. Anomalisa
28. The Bourne Identity / Geçmişi Olmayan Adam
29. Yedi Kocalı Hürmüz (t)
30. Frozen River
31. Mandıra Filozofu
32. Kolpaçino (t)
33. Vavien
34. El Laberinto del Fauno / Pan’ın Labirenti
35. Tangerines / Mandalina Bahçesi
36. Hævnen / In a Better World
37. Soğuk, Uğur Yücel
38. Wolves (Belgesel)
39. Pardon (t)
40. Antichrist
41. Meryem
42. The Eagle
43. Hayat Var
44. Limonata (t)
45. One Flew Over the Cuckoo’s Nest (t)
46. Django Unchained (t)
47. Takva (t)
48. İkimizin Yerine
49. Raşomon
50. Değirmen (Şener Şen)
51. Kynodontas
52. Bir Küçük Bulut (Tarık Akan)
53. El Rey de la Montaña (t)
54. Yozgat Blues
55. Arabesk (Şener Şen, Müjde Ar)
56. Herkes mi Aldatır
57. Zehir Hafiye (Kemal Sunal)
58. 13 Tzameti
59. Kor, Zeki Demirkubuz
60. Antares, Götz Spielman

17 Kasım 2016

Soğuk

Kış günü, ayaz, iki kadın çamaşır asıyor, biri hamile, üçüncü çocuğuna, öbürü yeni gelin, sen kenarda dur, ben yaparım diyor, arkada terk edilmiş tren vagonları, öylece duruyorlar, yaşamın durukluğunu temsil ediyorlar, kadınların konuşmasıysa her şeye rağmen sürdüğünün göstergesi, soğuğun yalnızca bu coğrafyayı değil, burada sürüp giden yaşamı da mevsim mevsim dondurduğunun adı bu.

22 Mart 2015

Filmler arasında

Son bir, bir buçuk ay içinde izlediğim birkaç film üzerine farklı zamanlarda aldığım kısa notlar...

Lars von Trier'in Europa'sını izlemiştim. Galiba 2007'ydi. Filmi beğendiğimi söyleyemem. Pek aklımda da kalmamış zaten. Fakat özgün bir film olduğunu söyleyebilirim, benzeri bir film görmemiştim hiç. Geçen yıl da bir arkadaşımın önerisiyle Antichrist'i izlemeye yeltendim ama yeltenmekle kaldım, henüz izlemiş değilim. Bugünse nihayet Nymphomaniac'ı izledik. Daha doğrusu, bitirebildik.

Nymphomaniac, haberiniz vardır, 2013'te çıktığında epey bir konuşulmuştu. Öyle görünüyor ki uzun yıllar boyunca da üzerinde sık sık konuşulan filmlerden biri olacak. Konuşulmayacak gibi de değil hani, o da tıpkı Europa gibi oldukça özgün bir film. Zaten Lars von Trier adını duyanlar, onun farklı bir sinema anlayışına sahip olduğunu hemen öğrenirler. Henüz iki filmini izlemiş bulunuyorum ama tüm filmlerinin bu farklı anlayışla çekildiğini tahmin etmek zor değil.
_
Nymphomaniac hakkında ne söyleyebilirim? Sanırım onu da pek beğenmedim. Yani en azından benim film beğeni kıstaslarıma uymuyor. Bu yetmiyormuş gibi, bir de oldukça uzun. İki bölüm halinde çekilmiş, hatta iki ayrı film, toplam süresi 240 dakika, yani tam dört saat. Bu hikâye bence iki saatte anlatılabilirdi. Biz de bu yüzden üç kere başına oturduk da öyle bitirebildik, tamamını tek seferde izlemek mümkün olmadı.  

Film Türkçeye İtiraf diye çevrilmiş. Bir nemfomanyağın, başka bir deyişle bir bağımlı'nın itiraflarını izliyoruz film boyunca. Bağımlılık olgusu iyi bir şekilde işlenmiş. Aslına bakarsanız, insan psikolojisini konu edinen bir film bu. Milyonlarca insanın herhangi bir şeye öyle ya da böyle bağımlı olduğu, yapay bağımlılıklar zamanı olan günümüzde insanın bu filmde kendinden bir şey bulması oldukça mümkün. Filmde seks bağımlılığı işleniyor, fakat dedim ya, anlatılmak istenen, şu ya da bu şeye bağımlılık değil, bağımlılık olgusunun kendisi. Ben öyle algıladım.

Filmin Türkiye'de gösterimi yasaklanmıştı bildiğim kadarıyla. Olabildiğince "cesur" sahneleri olduğu doğru fakat hiçbir işe yaramadığını bile bile yasak koymanın mantığı nedir ki? Film televizyonda çıktığında zaten o sahneler kesiliyor. Sinemadayken de böyle bir filme kimse küçük çocuklarını bir başına göndermez herhalde. Yani, çocuklar her halükârda korunuyor. Yasak kimin için o halde? Geriye kala kala tek bir seçenek kalıyor: Yetişkinleri korumak için. 

***
Whiplash
Whiplash bu sezonun filmlerinden. Belki hâlâ gösteriliyordur. Bloglardan filan edindiğim izlenimlere bakılırsa bazıları bu filmi çok sevmiş, hatta buna bayılanlar olmuş. Yabancı medyadaki yorumlara göreyse bu olağanüstü bir film. Bense filmi izledikten hemen sonra arkadaşıma da dediğim gibi, vasat buldum. Acaba bende mi bir sorun var? Ortada bir olağanüstülük var da ben mi göremiyorum? Tamam, kendince gideri var filmin, berbat olduğunu söyleyemeyiz ama çok da göklere çıkarılacak film değil bana göre. Dediğimde kararlıyım, vasat bir film.   

Whiplash'te sözde azmin zaferi teması işleniyor. Yirmi yaşlarında bir genç ülke çapında ünlü bir konservatuarın birinci sınıfında caz öğrencisi. Tek hayali, ünlü bir orkestrada davulcu olup günün birinde meşhur olmak. Bu hayalini gerçekleştirme yolunda karşısındaki en büyük engelse mükemmelliyetçi bir hoca. Az biraz Hulusi Kentmen kıvamında bir adam bu. Güya çocuğun iyiliği için onu sürekli itip kakıyor. Öğrencilerinin başarısı için onlara ağır hakaretler etmeyi bile gayet normal görüyor. Amerika'da böyle üniversite hocaları var mı, merak ettim? Kısacası, inandırıcı gelmeyen bir öğe. Zaten yönetmen filmini gerçeküstüne yakın öğelerle kotarmış. Mesela bir caz yarışmasına giden öğrencimiz, yolda ölümcül bir trafik kazası geçirmesine rağmen kan revan içinde, hem de son anda yarışmaya yetişiyor. Saçma. 

Azim ile hırs kavramlarını birbirinden iyi ayırt etmek gerekir. Azim bir erdemdir. Eskiden daha çok gideri vardı haliyle. Hırs ise bir tür hastalıktır. Gelgelelim günümüz insanı pek de bunun farkındaymış gibi görünmüyor. Hatta bugün hırs iyiden iyiye pozitif bir kavram halini almış bulunuyor. Eğitim düzenimizin haline bakın, ne demek istediğimi anlarsınız. Bu yönüyle film aslında zamanın ruhunu iyi yansıtıyor. Azmin zaferi diye hırs övülüyor film boyunca. Filmin sonunda çocuk emeline ulaşıyor bekleneceği gibi. 
***
Whiplash'ten bir-iki gün sonra arkadaşımın önerisiyle izlediğim Umudunu Kaybetme'nin teması da, tesadüfe bak, azmin zaferi. Will Smith gerçek oğluyla beraber oynuyor bu filmde. Whiplash'le kıyaslandığında daha gerçekçi bir film.
_
Umudunu Kaybetme
İşsizlikle boğuşan bir adamın hikâyesi... Doğru dürüst bir iş bulup çalışmadığı için karısı tarafından eleştirilip duruyor. Böylesi pek çok durumda olduğu gibi, belli bir eleştiri sürecinin sonunda kadın onu terk edip gidiyor. Bir de çocukları var. Adam ne pahasına olursa olsun çocuğu bırakmıyor. Geçici işler yapıyor, çok zorluklar çekiyor....

Gerçeküstü bir öğe yok, her şey olağan. Gündelik hayatta her zaman karşılaşabileceğimiz toplumsal meseleler... Adam pek çok zorluğun üst üste gelmesine rağmen umudunu yitirmiyor. Zaten azmetmek de her şeyden önce bu değil midir? Öyle sanıldığı gibi çok büyük bir şeylerin peşinde de değil, derdi tasası bir iş bulup çalışmak, oğluna iyi bir gelecek hazırlamak. Babasının kendisine sunamadığı hayatı oğluna sunabilmek. Azmetmek dedin mi çokluk insanların aklına olağanüstü meseleler gelir genelde. Bir bilim insanının yıllar yılı azmedip çalışarak tüm insanlığa faydalı bir buluş gerçekleştirmesi mesela. Evet ama azmin her zaman böyle olağanüstü örnekleri yoktur ki, pek sade, basit görünen meselelerde azmedip başarıya ulaşan kim bilir ne kadar insan vardır. Uzatmayayım, demem o ki, bu film de öyle çok göklere çıkartılacak türden değilse de azmin zaferini Whiplash'ten daha iyi işlediği kesin. Filmin sonunda adam çok zengin oluyor bu arada.
***
Birdman'i de geçen hafta izledik. Bu yıl Oscar almış, haberim yoktu. Geçenlerde bir arkadaşımla konuşurken ona da söyledim, sinemada Oscar'ı hiç önemsemiyorum. İster istemez önemsemiyorum, çünkü bugüne kadar çok beğendiğim bir Oscar'lık film görmedim. Berlin, Venedik gibi Avrupa festivallerinde ödüller çok daha isabetli veriliyor bence. Sözün kısası, Birdman'e ahım şahım demeyeceğim ama fena film de değildi hani.

Birdman, ünlü Meksikalı yönetmen Iñárritu'nun filmi. Biutiful, Babil, 21 Gram, Paramparça - Aşklar Köpekler filmleriyle tanıyoruz onu. Birdman'de tamamen kendi tarzının dışına çıkmış. Bilmeden izlesem kırk yıl dursa bu film onun demezdim.

Yukarıda hırs dedik ya, hırsın ne olduğunu olabildiğince iyi gösteren bir film Birdman. Bir zamanların çok ünlü bir Holywood kahramanı, doğal olarak ününü yitirecek noktaya geliyor. Ne var ki, bu durumu bir türlü kabullenemiyor. Bir yandan hâlâ iyi bir aktör olduğunun inancı içinde ve bunun böyle olduğunu herkese kanıtlamanın peşindeyken, bir yandan da acı gerçeğin farkında; artık istese de eskisi gibi olamayacağını biliyor. Sağduyusu ona sık sık bu gerçeği fısıldıyor, fakat iç ses'i bu sağduyunun önüne geçmek için hep hazır ve nazır bekliyor. Bu iç ses, aktörümüzün bir zamanlar oynadığı Birdman / Kuş Adam adlı karakterin ta kendisi. Bu da bir tesadüf değil, zira tüm ülke onu bu rolüyle hatırlayıp anıyor. İç ses, veya Kuş Adam, hırstan başka bir şey değildir aslında.

Kahramanımızın farkında olmadığı bir şey var, zaten hırsı buna da engel oluyor, acı gerçek dediğimiz durum gerçek olmasına gerçek de, pek de o kadar acı değildir. Değil mi, günün birinde hepimizin ölmüş olacağı bir dünyada şöhreti sürdür sürdür nereye kadar? Önemli olan iyi yaşamak değil mi?

***
Bu filmlerin dördü de benim sinema anlayışımın dışında kalıyor ayıptır söylemesi. Ben çok daha farklı filmleri seviyorum. Geçenlerde Tony Gatlif'in Gadjo Dilo'sunu izledim mesela, çok beğendim. O ünlü sahnesini de paylaşmıştım hatta bir zamanlar, şurada . Yakın zamanlarda birkaç film daha izledim. Aralarında çok sevdiklerim de oldu. Onlardan da başka zaman söz ederim artık.

2 Kasım 2014

Her tevi afitab ve suayi mahitab

Filmlerde diyalog ve tirat sahnelerini çok severim. Bazı filmlerde öyleleri var ki kelimenin tam anlamıyla bayılırım. İşte onlardan biri, Ezel Akay'ın Hacivat Karagöz Neden Öldürüldü filminden bir sahne:

— Her tevi afitab ve suayi mahitab,
sultanül selatinül Arab vel Acem ve Rum,
zillullahi fil alem Demirtaş Han,
(güzel oldu) 
Kâfinur'u sizin eteğinize gönderirüz.
Naçiz hazinemiz, zat-ı şahanenin gölgesinde,
(yok bu olmadı, dur)
gölgesinden...
— cömertlik ve bereketüyle şerefyam ola!
— Hah, şerefyab ola!
(Güzel oldu).

Bu sahnede, Eşrefoğlu Beyliği'nin sahibi Süleyman, Anadolu Tatar valisi Demirtaş'a, ya da özgün adıyla Timurtaş'a kendisine ilişmemesi için Kâfinur adlı çok değerli bir elmas eşliğinde göndereceği bu "çok yağlı" mektubu yazdırmaktadır. Süleyman "Cenk itme, sevüş" felsefesini benimsemiş biridir. Kaldı ki cenk etmek istese bile edemeyecektir, zira gücü kalmamıştır. Mektubu, iyice küçülmüş olan beyliğin elinde kalan son elçi olan Hacivat Çelebi yazmaktadır. Kadı Pervane de divanda hazır bulunmaktadır.

Kadı Pervane, affedersiniz puştun tekidir. Kadısı olduğu beyliği yıkma telaşında olan bir menfaatçidir. Bu yüzden de Süleyman'ın yazdırdığı mektubu, baştan sona ağır küfürlerle dolu başka bir mektupla değiştirtir, içinde güya Kâfinur'un olduğu küçük bir sandığa da bir yılan koydurur. Hacivat'ı da sevmemektedir zaten. Böylece bir taşla iki kuş vuracaktır, hem Süleyman, hem Hacivat.
*
Ezel Akay'ın sinemasını oldukça beğenirim. Eşrefoğlu Süleyman'ı oynayan da kendisidir. Hacivat Çelebi'yi Beyazıt Öztürk, Kadı Pervane'yi ise oyunculuğunu hayli hayli beğendiğim Güven Kıraç canlandırıyor.
*
Hacivat Çelebi hemen yola çıkar. Demirtaş'ın karargâhına varır. Çadıra alınır. Hayli sert mizaçlı biridir Demirtaş. Elçi hediyeyi sunar, okumak üzere mektubu çıkarır. Çıkarır ki ne görsün, mektup değişmiş; küfürle doludur. O da ne yapsın, canını kurtarmak için bir şeyler uydurmaya bakar. Mektubu okuyormuş gibi bol keseden sallamaya başlar:

Hakanlarun hakanu,
âlem-i cihan! 
Hem adül hemü de hakim,
melik ve sultanlarun medaru iftiharu Demirtaş Han, 
Allah bizi sana bağışlaya! 
Zamanun ışığu, 
harici ve dahili mihrakların yok edicüsü, 
kâfir ve müşriklerin kökünü kazıyıcu, 
mücahüt, 
her şeyden önce, Allah cennette rütbesini yükseltsin inşallah! 
Memalikül İslam ve Bilad-ı Rum'un koruyucusu, 
gazilerin gazisü Demirtaş Han, 
Alâüd-dünya ve eddün münzil İslam vel müslimin...

Hacivat'ın sayıp döktüğü bu övgüler iyidir güzeldir ama hesaba katmadığı bir şey vardır. Demirtaş Müslüman değildir. Bundan ötürü de o son övgüleri duyar duymaz kızgınlıkla yerinden fırlayıp "Men Müslüman değilem!" diye bağırır. O sırada adamlarından biri mektubu Hacivat'ın elinden kaptığı gibi okumaya başlar. Şunlar yazılıdır: 

Domuzun yılandan doğmuş evladı Demirtaş,
senin o taş gibi karanfilinü kızgın demirden anahtar ile açacağüz,
billur kaselü Rum diyarının en yaşlı kısraklarına tokmaklatacağüz,
senin ananın o yoğurtlu...

Keskin bir kılıç sesi duyulur. Mektuptaki bu küfürleri okuyan en yakın adamının kellesini bir vuruşta kesip yere fırlatır Demirtaş, o derece hiddetlenmiştir. O hiddetle ordusunu toplayıp hepsini yakıp yıkmak üzere Eşrefoğulları ve diğer beyliklerin üzerine yürür.

Demirtaş çadırdan çıkıp gittikten sonra elçi Hacivat Çelebi sonunun geldiğine o denli emindir ki, peşinen yere eğilip boynunu kılıcın önüne serer. Oysaki Demirtaş'ın çadırında yer alan Eretna her şeyin farkındadır. Bu oyunun Pervane tarafından oynanmakta olduğunu da biliyordur elbette. Onun sayesinde kurtulur Hacivat.
.
En sevdiğim filmlerden biridir bu. Hiç izlememişsem beş kez izlemişimdir. Bu diyalog sahneleriyle öbür bir-iki sahneyi izleyişimse on kereden az değildir.

Filmde Karagöz'ü de Haluk Bilginer canlandırıyor. Onun oyunculuğu da elbette şapka çıkarılacak cinsten. Bu filmde de öbürlerinde olduğu gibi harika bir rol çıkarıyor. Ondan hiç söz etmedim, çünkü amacım andığım sahnelerden söz etmekti sadece.

Henüz izlemediyseniz mutlaka bir an önce izlemelisiniz.

26 Ağustos 2014

Pi'nin Yaşamı

Pi'nin Yaşamı filmini duymuştum. Övgüyle sözünün edildiğini de bir-iki yerde okumuştum. Tabii, bir filmi ya da kitabı yalnızca adından hareketle değerlendirmek ne kadar mümkünse artık, ben bu filmin matematikle filan ilgili olduğunu sanıyordum. Akıl Oyunları gibi mesela. Evet, bu filmde de Pi sayısından bahsediliyor ancak iskeleti matematik üzerine kurulu değil. İki saatlik filmin bir saatinin okyanusta yaşam mücadelesiyle geçtiğini elbette tahmin etmemiştim. Tahmin edilebilecek gibi de değildi. Sürpriz oldu diyebilirim. İnsanı şaşırtan, hoş sürprizlerden biri. 

Galiba Pi sayısının sonsuzluğuyla yaşamın sonsuzluğu arasında bir bağlantı kurmak istiyor yönetmen, bana öyle geldi.

Her şeyden önce filmin olağanüstü görsel efektlerinin olduğunu söylemeliyim. Okyanustaki hemen her sahne etkileyici. 

Hindistan'ın Fransız kolonisi bir şehrinde, sıradışı bir adamın oğlu olarak doğar Pi. Babasının sıradışı olduğunu en çok da Paris'teki dünyaca ünlü bir havuzun, Piscine Molitor'un adını oğluna vermesinden anlarız. Çocuğun şansı vardır ki zamanla kısalıp Pi olur adı.

Pi'nin ailesi şehirdeki bir hayvanat bahçesini işletmektedir. Bir zaman sonra işlerinin bozulması üzerine Kanada'ya taşınmaya karar verirler. Onlarca hayvanlarıyla birlikte bir Japon kargo gemisine binerler. Pasifik Okyanusu'na geçmişlerdir ki fırtına çıkar. Hep meraklı bir çocuk olagelmiş Pi, yine merakına dayanamayarak güverteye çıkıp fırtınayı izlemek ister. Ve işte bu, ailesi için sonun, kendisi içinse bambaşka bir hayatın başlangıcı olur.

Fırtınada alabora olan geminin, Pi'nin açık bıraktığı kapısından sular girer. Gemi personeli kurtarabildiklerini kurtarmaya çalışır. Pi'yi ve birkaç hayvanı bir filikaya koyarak okyanusa salarlar. Başka da kurtulan olmaz.

Bir yandan ailesini kaybetmiş olmanın acısı, bir yandan da koca okyanusta birbaşına kalmış olmanın belirsizliği Pi'yi çaresiz bir duruma sokar. Ne var ki beraberinde bacağını kırmış olan bir zebra, yavrusunu hırçın dalgalara kaptırmış bir maymun, saldırgan bir sırtlan ve olanca dehşeti ve heybetiyle bir kaplan olunca Pi'nin derin kederlere dalmaya yeterli zamanı yoktur ilkin. Sırtlan, zebrayla maymunu öldürür. Pi ne yapacağını düşünürken kaplan ortaya çıkar, filikadaki bir bölmenin altında saklanmıştır, o da sırtlanı öldürür. Böylece geriye Pi ile kaplan kalırlar.

Kaplan vahşi bir hayvandır, doğal olarak bir insanla anlaşması hayli zor olacaktır. Bu, normalde bir kaplanın aleyhine olacak bir durumdur, çünkü insanoğlu binlerce yıl önce hayvanları öldürmeyi, kafeslere koymayı öğrenmiştir, neticede bu kaplan da yıllardır hayvanat bahçesinde tutsak yaşayan bir hayvandır, kısacası insanların hayvanlardan gelen tehditleri nasıl püskürttükleri bilinen bir şeydir, ancak Pi içinde merhamet barındıran bir insandır, kaplanı öldürüp başından atabilecekken bunu yapmaz. Hiç farkında değildir ama daha sonra bunun mükafatını da alacaktır. Çünkü okyanusun ortasında yalnız kalmış olmak tahmin ettiğinden de zordur. İlk günlerin aksine, zaman geçtikçe kaplanın varlığının kendisi için bir tehdit olmaktan çok bir yaşam dayanağı olduğunun farkına varır. Başlangıçta her ikisi de bunun ayırdına varamamıştır aslında, uçsuz bucaksız suların ortasında birbirlerinin dayanağıdırlar. İşin ilginç yanı, kaplan duruma alışkındır, zira yıllarını kafeslerde tutsak olarak geçirmiştir, Pi ise şimdi kaplanın kaderini paylaşmaktadır, o da şimdi koca bir okyanusun ortasında tutsaktır.

Pi, kaplanı eğitmeyi dener ve başarır. Başlangıçta sürekli kükreyen, Pi'ye saldıran kaplan, onun çabaları sonucu biraz olsun ehlileşir. Böylelikle Pi de rahatlamış olur.

Dalgalar onları önce okyanustaki el değmemiş bir adaya, sonra da Meksika kıyılarına atar. Pi, olabildiğince bitkindir, gücünün son kırıntılarıyla kendini kumların üzerine bırakır. Kaplan da onun ardından filikadan iner. Kumsalın hemen ardı ormanlıktır, oraya yanaşıp biraz durur. Durup esrarengiz bakışlarla bir süre ormana bakar. Pi, dönüp kendisine bakacağından tamamen emindir. Devasa bir okyanusta birlikte yaşam savaşı verip kazanmışlardır. Ne var ki kaplan geri dönmez, ne Pi'ye ne de okyanusa bakar; kendini ormanın derinliğine bırakır. Pi, kaplanın bu şekilde vedasız gidişine o denli üzülür ki, kurtulduğuna sevinmeyi bile akıl edemez.

Filmin sonuna doğru yaşanan bu sahnede kolaylıkla göz ardı edilebilecek bir şey vardır. Denizde yaşam savaşı vererek geçirdikleri birkaç gün, Pi'nin gözünden bakarsak, ömür boyu unutulmayacak olan bir deneyimdir. Ancak kaplanın gözünden bakarsak, o zamana kadarki hayatında çok küçük bir değişikliktir sadece, çünkü o, bütün yaşamını hayvanat bahçelerinde, kafeslerde tutsak olarak geçirmiştir. Onun için asıl hayat, kumsalı geçip ormanın sınırına vardığı yerde başlar. Burada bir süre durup ormana gizemli gizemli bakması tam da bundan ötürüdür işte. Elbette orman bir kaplanın doğal yaşam alanıdır. Bu nedenle, Pi'nin düşündüğünün aksine, kaplanın dönüp kendisine bir veda kükreyişi bile vermeden gidişini anlayışla karşılamamız gerek.
*
Yaşam, sonsuz bir gelenektir. Pi'nin Yaşamı insana bunu bir kez daha anımsatıyor.

17 Mart 2014

Kitap Hırsızı

Basit bir gerçek: hepiniz öleceksiniz.
Tüm çabalara rağmen 
hiç kimse sonsuza dek yaşamaz.
Keyfinizi kaçırdığımın farkındayım,
kusura bakmayın.
Size tavsiyem,
zamanı geldiğinde korkmayın,
zira, korkunun ecele faydası yok.

Son zamanlarda sinemada olup bitenleri pek takip edemiyorum. Eskiye göre de oldukça az film izliyorum. Bir arkadaşım geçen gün Kitap Hırsızı'ndan söz edince ben de, getir izleyeyim, dedim. Adını duyar duymaz gözümde hemen kitap tutkunu, okuma müptelası biri canlandı. Herhalde her gördüğü kitabı okumak isteyip de parası olmayan biri boyuna çalıp okuyordur, diye düşündüm. Çok da merak ettim. Çünkü daha önce hiç bu konuda bir film izlememiştim.

Beklediğim gibi çıkmasa da fena film sayılmaz Kitap Hırsızı. Söylediğim gibi, adından ötürü filmin ekseninde ha bire oradan buradan kitap çalan birinin olduğunu düşünmüştüm, halbuki film Nazi Almanyasına odaklanıyor. O dönemi anlatan filmlerden çokça aşina olduğumuz sahneler var bunda da. Örneğin Piyanist'te bombardımana tutulan caddenin bir benzeri var sonlara doğru. Kitap hırsızlığına gelince, ilkokul öğrencisi bir kız, valinin evinden iki-üç kez kitap çalıyor, hepsi bu. Üstelik de çalmadığını, ödünç aldığını düşünüyor.
.
Yıl 1938. Hitler dönemi Almanyasında halk zor günler geçirmektedir. Yahudiler her görüldükleri yerde yaka paça götürülürken rejim karşıtı olan Almanlar yaşamlarını korkuyla sürdürmektedir. Filmin hemen başında, biri kız, biri erkek iki çocuğuyla bir trende yolculuk eden üzüntülü, düşünceli bir kadın görürüz. Kadın, rejimden kaçmak zorunda olan biridir, bu yüzden çaresiz, çocuklarını evlatlık vermek zorunda kalmıştır, ve işte şimdi onları evlat edinecek çiftin oturduğu şehre götürmektedir. Ancak çocuklardan erkek olan daha küçüğü hastadır ve yolculuk bitmeden oracıkta, annesinin kucağında, ablasının, Liesel'ın gözü önünde ölür. Yol kenarında bir mezarlığa gömerler. Gömüldüğü sırada mezarı kazan iki adamdan birinin cebinden bir kitap düşer. Liesel, kitap kendisininmişçesine alır ve annesinin ardı sıra oradan ayrılır. Daha sonra sorulduğunda, kardeşimin kitabıydı, diyecektir.
.
Kız, bir görevli tarafından yeni anne ve babasının; fakir, çocuksuz, yaşlıca bir Alman çift olan Hans ve Rosa Hubermann'ın yanına getirilir. Hans babacan, iyi yürekli, sevgi dolu bir adamdır, karısı Rosa ise aslında iyi ama biraz sert mizaçlı biridir. Liesel, yaşamının geri kalanını gerçek annesini özleyerek onların yanında, onlara anne-baba diyerek, adı pek ironik bir biçimde "Cennet Sokağı" olan o sokakta geçirecektir. Hemen okula verilir. Okulda okuma-yazma bilmediği fark edilir. Çocuklar onunla alay ederler. Küçük yaşına rağmen bunu gururuna yediremez ve bir an önce okumayı öğrenme isteği canlanır. Şansı vardır ki, bu isteğini fark eden yeni babası Hans ona okuma öğretir.

Bir gece, Nazilerden kaçan genç bir adam, kendini sığınabileceği tek yere, Hans'la Rosa'nın evine atar. Bu kişi, yıllar önce bir savaşta Hans için canını feda eden bir Yahudi'nin oğlu Max'tır. Hans ve Rosa da babasına olan minnet borçlarından ötürü kendilerini tehlikeye atma pahasına onu bir süre evlerinde; önce Liesel'ın odasında, daha sonra da bodrumda saklarlar. Bu süre içinde Liesel'la Max'ın samimi arkadaşlıklarına tanık oluruz. İkisi de rejimin kurbanı olmuşlardır.

Bütün Almanya'da olduğu gibi onların kentinde de Hitler'in doğum gününün resmi törenlerle kutlandığı bir gece, kutlamalarla birlikte binlerce kitap da yakılır. Tören sona erip ortalıktan el ayak çekilince Liesel yanmaktan kıl payı kurtulmuş bir kitabı alıp koynuna saklar. O sırada kentin valisiyle karısı da resmi arabalarıyla oradan ayrılmaktadır, işte o anda valinin karısı Liesel'ın kitabı aldığını görür. Bir gün Liesel valinin konutuna çamaşır götürünce annesi Rosa çamaşırcılık yapmaktadır valinin karısı onu tanır. Çok iyi kalpli bir kadındır bu, "Demek kitapları seviyorsun," diyerek Liesel'ı kütüphaneye götürür. Hayatında hiç bu kadar kitabı bir arada görmeyen Liesel heyecanlanır, rafların birinden aldığı bir kitabı okumaya başlar.

Mevsim kıştır. Max ağır bir hastalık geçirir. Baygın bir halde günlerce yatar. Onu ayakta tutan, ölmesine engel olan yine Liesel olur. Valinin konutuna gizlice girerek kütüphaneden kitap çalar, eve getirip okur. Olabildiğince meraklı, okumaya âşık biridir. O okurken, yanında baygın yatan Max da aslında onu dinlemektedir. Böylece kimi kimsesi kalmayan Max yaşama tutunmuş olur.

***
Filmde bana en ilginç gelen şey, Ölüm'ün anlatıcı rolünde olmasıydı. Yazının başındaki alıntı da ona ait. "Basit bir gerçek: hepiniz öleceksiniz," diyen, ölümün ta kendisidir. Ancak bu, alışkın olduğumuz ölüme pek benzemeyen bir Ölüm'dür, "Kural olarak yaşayanlardan uzak dururum," diyen de kendisidir. İlginç, değil mi?
***
Annesi Almanya, babası Avusturya göçmeni olan Avustralyalı yazar Markus Zusak'ın 2005'te yayımlanan aynı adlı romanından yönetmen Brian Percival tarafından sinemaya uyarlanan Kitap Hırsızı'nın keşke önce kitabını okusaydım, diye hayıflandım. Uyarlama bir film ne kadar başarılı çekilirse çekilsin, asla kitabın yerini tutamaz. Buna iyiden iyiye inandırmışım kendimi. Yine de filmi izlemenizi öneririm, güzel film.

3 Kasım 2013

Fragman

Bir filmin fragmanı hiçbir zaman filmi temsil etmez. Evet, iddialı bir şey söylüyorum, farkındayım, ama böyle düşünüyorum. Çünkü bugüne kadar hangi filmi izlediysem, daha önce izlemiş olduğum fragmanında yansıtılandan çok farklı olduğunu gördüm. Tamam, fragman filmden birkaç parça gösterir ama yine de esas kaygısı başkadır, yani bir filmin fragmanı, filmin genel hatları hakkında bilgi vermek için değil, fakat filmin reklamını yapmak için hazırlanır. Böyle olunca da işin içine "filmde olmayan" şeyler girer. Hep de böyle değil midir; reklam dediğin şey bizi kandırmak için var olan bir müessesedir zaten. 

Kısa keseyim çocuklar, sırf fragmanı çok beğendik diye bir filme koşar adım gitmemeliyiz. Hayal kırıklığına uğrayabiliriz.

2 Kasım 2013

Müziğe Saygı

Tony Gatlif'in Transylvania adlı filmini izlemediyseniz, mutlaka izlemenizi öneririm. Enfes bir filmdir. Çingenelerin hayatını anlatır. Zaten Gatlif'in kendisi de Çingene'dir. Filmin bir sahnesinde –ki, kısa ama bana göre en dokunaklı sahnedir– bir adam, çalmaları için Çingene müzisyenleri parayla tutar. Gelip çalmaya başlarlar ama adam bunalımda olduğu için kırdığı şişeyle kendine zarar vermeye başlar. Çingeneler derhal müziği keserler ve aralarından biri adama kızarak şöyle der: Müzik, yaşamak içindir, kendine zarar vermek için değil. Ve çekip giderler. 
***
Dün bir arkadaş arayıp canlı müziğe gidelim dedi, gittik. Bizim burada görev yapan dört müzik öğretmeninden üçü çalıyor, biri de söylüyor. Çok güzel bir iş çıkarıyorlar. Ama söyleyen arkadaşın elinden telefonu hiç düşmüyor. Bir elinde mikrofon, öbüründe telefon, bir yandan söylüyor, bir yandan telefonundaki mesajları falan okuyor. Nedense öyle görünce aklıma hemen Transylvania'nın o sahnesindeki Çingene'nin söyledikleri geldi. Evet, pek de üstünde durulacak bir şey değil, alt tarafı otuz-kırk dinleyicinin bulunduğu, neredeyse hepsinin de müzisyenler gibi öğretmen olduğu küçük bir kafe ortamındaydık, ama yine de saygı saygıdır. 

Çingeneler kadar, yaptıkları işe saygı duyan bir başka toplum yoktur. Gerçekten de müziğe saygı hayata saygıdır. İyi ki müzik var.

22 Ekim 2013

Azrail'i Beklerken

Ne doğumum yıldızlar tarafından müjdelendi, 
ne de bu dünyadan gidişim Tanrı'yı zor durumda bırakacak, 
ve kulaklarım asla neden doğduğumu bilemedi, 
bu yüzden ölümüm de sessiz olacak.

Nasır Ali'nin, çocukluğundan itibaren sahip olduğu tek yetenek müziktir. Bu nedenle 21 yaşındayken annesi onu Şiraz'a götürür. Orada zamanının en önde gelen müzik üstadı Ağa Muzaffer'den keman dersleri alır. 

Şiraz'da İran adlı bir kızla birbirlerine aşık olurlar. Kızı babasından ister, ancak adam kızını vermek istemez, çünkü Nasır Ali sanatçıdır ve geçimini sağlamak için yeterli parası yoktur. Çaresiz, ayrılırlar ama ne o, ne de kız birbirlerini hiç unutmazlar. Bu durumdan üstadına da söz eder. Üstadı da, artık benden öğrenebileceğin her şeyi öğrendin, diyerek, sandığından eski kemanını çıkarır ve "bana da üstadım armağan etmişti, artık senin" diyerek ona verir ve ekler: "Bundan böyle kaybettiğin aşkın, çaldığın her notada yaşayacak, senin nefesin, iç çekişin olacak. Bu aşk değerlidir, çünkü ölümsüzdür. Bunu çok iyi bilirim." Üstadın dediği çıkar, Nasır Ali o günden itibaren hayatta müziğiyle var olmaya başlar, müziği her şeyin üstüne koyar.

Ailesini ve geri kalan her şeyi ihmal eden biridir Nasır Ali. Karısı Ferhengiz, onu çok seven, işine bağlı bir matematik öğretmenidir. İki çocuğuna da anneliğin yanısıra babalık da eder. Bir gün sabrı tükenir, Nasır Ali'nin vurdumduymazlığına dayanamaz ve hıncını onun kemanından alır; kemanı aldığı gibi yere vurup kırar. Bu, Nasır Ali için hayatta her şeyin bittiği andır. Önce başka bir keman alır ama bu keman onun istediğini vermekten çok uzaktır. Bu kez şansını kardeşi aracılığıyla bulduğu bir Stradivarius'ta dener, ama o bile çare olmaz. Onun biricik aşkı, üstadının armağanı olan kemanı kırılmıştır, yeri hiçbir kemanla doldurulamayacaktır, Nasır Ali bunun çok iyi farkındadır. Hayatı birden kararmış, hiçbir dayanağı kalmamıştır. Böylece, artık yaşamanın hiçbir gerekçesi de kalmamıştır.

Böylelikle Nasır Ali ölmeye karar verir. Oracıkta birkaç klasik intihar yöntemi geçirir kafasından; tren yoluna yatmak, uçurumdan atlamak, kafasına sıkmak, hap almak. Ama bunlardan hemencecik vazgeçer, "sonuçta o, devrinin en büyük keman sanatçısı Nasır Ali Han'dır," itibarına yakışır bir intihar yöntemi düşünür ve bulur, yatağına yatıp ölümü bekleyecektir. Bundan sonra film, Nasır Ali'nin yatakta boyuna sigara içip ölümü beklediği sekiz gününün öyküsünü anlatır. 

Anlatıcının Azrail olduğunu, altıncı günün başında Nasır Ali'yle buluşmaya geldiğinde öğreniriz. Peki, acaba bir an önce ölmeyi dileyen Nasır Ali, Azrail'i karşısında görünce ne yapar? Siz olsaydınız ne yapardınız? 

O kadim soruyu bir kez daha sormanın zamanıdır: İnsanı yaşatan nedir?

18 Eylül 2013

Uzak

Nuri Bilge Ceylan'ı facebook'tan ekleyeyim dedim ama sırada bekleyen çok sayıda arkadaşlık isteği olduğu için yeni istek gönderilemiyormuş. Bu da demek oluyor ki kendisi facebook'u çok az kullanıyor. Bir soru soracaktım Nuri Bilge'ye, ondan ötürü eklemek istedim. 

Uzak, Nuri Bilge Ceylan'ın 2002'de çektiği, yanılmıyorsan birkaç tane önemli ödül de alan bir filmi. Galiba ilk olarak 2005'te izledim. Üniversitenin üçüncü sınıfındaydım ve o zamanlar bir tür yabancılık sendromuna yakalanmıştım. Yarıyıl tatillerinde falan memlekete geldiğimde kendimi büsbütün yabancı hissetiğim zamanlardı. Sanki burası benim, anamın babamın, atalarımın memleketi değilmiş, burada doğup büyümemişim de başka bir yerden gelmişim ve yabancılık çekiyorum gibi hissediyordum kendimi. İşte, Uzak'ı izlemem tam da o zamana rastlayınca haliyle çok beğendim. Aslında yalnızca bunun için değil, genel anlamda da beğendim. Güzel filmdi, yani benim sevdiğim tarzda bir filmdi. Evde bilgisayardan izlemiştim, onu anımsıyorum ama yalnız mıydım, yanımda birileri var mıydı, onu anımsamıyorum. Sanki yanımda biri vardı ve film bitinceye dek sıkıntıdan patlamıştı, öyle de bir şeyler hatırlıyorum, eğer bu filmde değilse bile, bu anlattığım, İklimler'de olmuştu. Nuri Bilge'nin filmleri, bilenler bilir, ağır aheste akan filmlerdir. Neyse, bunları ne demeye söylüyorum ki, konu bu değil. 

Filmi ilk izleyişimden önce miydi, sonra mıydı, onu da hatırlamıyorum, Radikal'in sinema sayfasında Uzak üzerine yazılmış bir yazı okumuştum. Yazının başlığı, "Kendi Kültürüne Uzak"tı. Yazarın bu yargısına katılmamıştım. Çünkü o, filmin başrol oyuncularından Mahmut'u yeriyordu bu başlıkla. Bense o zamanlar Mahmut'u, onun tutumunu, tavrını tutuyordum. Mahmut, karısından boşanmış, İstanbul'da yalnız başına yaşayan, bir seramik şirketine mermer fotoğrafları çekerek geçinen, hali vakti yerinde sayılabilecek, 40-50 yaşlarında eski bir fotoğraf sanatçısıdır. Günün birinde Yusuf adlı bir genç iş bulup çalışmak için köyünden kalkıp İstanbul'a gelir, Mahmut'a misafir olur. Mahmut'un akrabası olduğu belli ama tam olarak nesi olduğunu filmden öğrenemiyoruz. Yusuf rastgele gelmiştir, ekonomik kriz de vardır, bu nedenle de iş bulmak hiç de kolay değildir. Mahmut'unsa ona yardımcı olmaya niyeti yoktur, çünkü etliye sütlüye dokunmayan bir yapısı vardır. Yusuf'a belli etmek istemez ama bir an önce bir iş bulup gitmesini istemektedir, çünkü yalnız yaşamaya alışmış ve böyle yaşamayı da seviyor görünmektedir. İşte bu nedenle Yusuf'un iş bulamadan akşam eve geldiği her geçen gün ondan sıkılmaktadır. Sonunda dayanamaz ve bu sıkıntısını bir yolunu bularak Yusuf'a belli eder:

     — Sen salonda sigara mı içtin?
     — Hayır, içmedim.
     — Oğlum yalan söyleme, geldiğimde içerisi leş gibi sigara kokuyordu! Halıların üstünde küller, izmaritler...
     — Ya, geçende beraber odada içtiydik ya, herhalde artık içiliyordur diye bir tane içmişimdir belki.
     — Bak oğlum, azıcık yüz verince hemen cıvıtıyorsun. Sana kaç sefer tuvaletten çıkınca sifonu çek demedim mi?
     — Demedin.
     — Bunu demem mi lazım! Eşek kadar adam oldun, daha bunu öğrenemedin mi? İnsan misafir kaldığı evde biraz dikkat eder. Bir gün gelmeyeceğim, dedim, sıçmışın evin içine, ortalığı bok götürüyor! Bin türlü derdim var, bir de senin pisliğini temizleyeceğim burda...
     — ...
     — Bana bak, ben sigarayı bıraktım, bundan sonra mutfakta da sigara içmek yok!
     — Tamam.  

Birkaç gün sonraysa Mahmut'un sıkıntısı iyice artar ve deyiş yerindeyse, artık Yusuf'a patlar. O sahnedeki diyalog da şöyledir: 

      Ne oldu senin gemi işi?
      Valla, işte haber bekliyoruz ya. Daha belli değil.
      Ne zaman belli olacak?
      Valla... Bilmiyom ki ya, işte... İşi kolluyorum yani, öyle, gidip geliyorum, birkaç güne kadar haber veririz dediler. Oradaki gemiciler kahvesine falan da gidiyorum.
      Peki o iş olmazsa ne yapacaksın? Köye mi döneceksin?
      Köye döner miyim ya...
      Ne bok yiyeceksin peki?
      Valla, bir kere ben köye dönersem bir daha hayat boyu oradan kurtulamam artık. Fabrikada da hiç iş falan yok. Köyde durum çok sakat yani.
      Peki oğlum bu durumda ne yapacaksın, bana onu söyle!
      Şu sizin seramik şirketinde bana göre bir iş bulamaz mıyız acaba?
      Oh! Adamlar zaten seni bekliyordu. Oğlum, burda da adamlar sapır sapır adam çıkarıyor. Kriz yok mu sanıyorsun burda?
      Yahu... Gene de bir denesek, belki bir bekçilik işi falan, oralardan denk getiririz.
      Lan iki gün evi sana bıraktık, ne hale getirdin, senden bekçi mi olur!
      ...
      Senin ne vasfın var ki alsınlar işe? Hadi girdin, ne yapacaksın o zaman? Ne iş yapacaksın? Fasülye mi dikeceksin? Kamarotluk mu yapacaksın? Miçoluk mu yapacaksın?
      Ya bak, Mahmut Abi, dallandırıp budaklandırma o kadar. Senden bir şey rica ettik, söyleyiversen ne olur sanki? Ben olsam söylerdim.
      Oğlum, bugüne kadar ben kendim için bile bir şey söylemedim.
      Zaten siz hepiniz böylesiniz ya, burası değiştirmiş sizi.
      Oğlum, gurur diye bir şey var, öyle paldır küldür harcanmaz. Salak herif!
      Yahu, bir kere denemekten ne olur ya? Hem ben olsaydım çoktan söylerdim ha.
      Şuna bak şuna. Lan bir bok anladığın yok, cart curt konuşuyorsun. Kolay mı sanıyorsun sen bu işleri! Lan adamlara on yıldır binlerce fotoğraf çektim, şu balkona yirmi metrekare seramik lazım oldu, üç kuruş indirim yaptıramadım be! Taşradan gelmişsiniz, işiniz gücünüz torpil aramak! Bir vasıf filan bulmak diye bir derdiniz yok, amcaydı, dayıydı, bakandı, milletvekiliydi, cart curt! Her şeyi hazır bulmaya çalışıyorsunuz! Ben bu işe başladığım zaman kimse yardım etmedi bana, her şeyi tırnaklarımla kazandım! İstanbul'a geldiğimde cebimde otel parası bile yoktu!
      ...
      Bir bok öğrenmeden, plansız programsız kalkıp geliyorsunuz İstanbul'a, ondan sonra kalakalıyorsunuz ortalıkta!
      S.ktir lan, ...
     
Az önce de söyledim, filmi ilk izlediğimde Mahmut'u tutmuştum ben. Ama şimdi biraz farklı düşünüyorum tabii. Bana kalırsa, objektif bir açıdan baktığımızda Mahmut'a da hak vermemiz gerekir, Yusuf'a da. Bir kere, akrabalık, yakınlık denen bir değer var. Tutup da bir kalemde silemeyiz. İnsan dara düştü mü yakınlarından yardım ister, bu çok doğal. Yusuf'un hakkı burada. Bir de, bireysel tercihler mi dersiniz artık, işin o yönü var. İnsanların yaşam biçimi zamanla değişebilir, bunu garipsememek gerek. Bir kimse kalkıp İstanbul'a ya da Paris'e gittikten sonra değişebilir. Yaşamı da değişebilir, kendisi de. Buna saygı göstermek gerek. Mahmut'un hakkı da burada.

Nuri Bilge Ceylan'ın filmlerini çok severim. Bir Zamanlar Anadolu'da'yı da henüz izlemedim bu arada. Geçen gün, Nuri Bilge'nin filmlerini birer kez daha izleyesim tuttu ve bilgisayarda bulunanlardan Uzak'ı açıp izledim. Yazının başında, Nuri Bilge'ye bir şey soracaktım dedim, şimdi gelelim ona. İlk izlediğimde dikkatimi çekmemişti, ama bu kez birden fark ettim, daha doğrusu bana öyle geldi, filmin her iki başrol oyuncusu da galiba Nuri Bilge Ceylan'ın ta kendisi. Yani, Ceylan galiba burada kendi hayatından kesitler sunmuş bize. Kendi hayatını anlatan binlerce yönetmen var. Hatta, çoğu yönetmenin ilk filmlerinde kendilerini anlattığı yönünde efsane-gerçek karışımı bir yargı da var. Bir yönetmen, isterse bütün filmlerinde kendini anlatsın, benim için sorun yok, yeter ki anlattığı hikâye gerçek bir film olsun. 

Merakımı giderebilirim umarım. Öyle düşünüyorum ama sormakta yarar var, Acaba hem Mahmut, hem de Yusuf Nuri Bilge Ceylan'ın kendisi mi?

12 Eylül 2013

Dünyayı değiştirenlerle dünyasını değiştirenler

— Dede...
— Oğlum...
— Dede, ne olacak şimdi?
— Katiller yakalanacaklar ve cezalarını çekecekler.
— Peki ya sen?
— Nasıl yani ben?!
— Sen ne yapacaksın?
— Üzülmeye devam edeceğim.
— Babam öldüğünde de üzülmüş müydün?
— Evet üzülmüştüm.
— Annem?
— Annen de üzülmüştü! Hatta, en çok o üzülmüştü.
— Babam intihar etmiş, bu günah değil mi?
— Bilmem, kitaba bakmak lazım.
— Ne kitabı?
— Günah değil. Bazı insanlar canları sıkılınca dünyayı değiştirmek isterler. Dünyayı değiştirmeye gücü olmayanlarsa dünyalarını değiştirirler. Anladın mı?

Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikâyesi'nden bir sahne.


Meraklısına Not: Dede, genç karısını öldüren katilin ta kendisidir. Katilin kızıysa kocasını öldürtmüştür. Oğlunaysa babasının intihar ettiği yalanını uydurmuştur.
Sayfa başına git