"Στην ζωη υπαρχουν δυο λογιων ανθρωποι που ταξιδευουν: Αυτοι, που πριν το ταξιδι κοιταζουν το χαρτη και αυτοι που πριν το ταξιδι κοιταζουν τον καθρεπτη.
Αυτοι που κοιταζουν το χαρτη φευγουν και αυτοι που κοιταζουν τον καθρεπτη επιστρεφουν."
Hayatta iki tür yolcu vardır: Biri haritaya, öbürüyse aynaya bakarak yola çıkar. Haritaya bakanlar durmadan giderler, hep yoldadırlar; aynaya bakanlarsa bir gün eve dönerler.
O kadar çok şey saklıdır ki yolculuklarda, bazen hiçbirini gün yüzüne çıkarmak istemezsin. Susmak istersin, yalnızca susmak. Akıp gidenlere bakmak.
*
A. kentine gideceğim belli olduğunda, oradaki işlerime zamanında yetişebilmem için hemen bilet alıp ertesi gün yola koyulmam gerekiyordu. Bir otobüs yazıhanesine gittim. O.'ya yarın arabanız var mı, diye sordum, evet, akşam beşte, dedi, iki tane boş yerimiz var. Sevindim. Şanslı günümdeyim diye düşündüm. Adam bilgisayarına eğildi. Adımı filan sordu, sonra da, kırk beş numarayı mı istersiniz, kırk altıyı mı, diye sürdürdü. Yüzüm asıldı birden, çünkü bunlar otobüsün en son koltukları. Daha önlerden yer yok mu, diye sorunca, şimdi yok ama yarın yine bir arayın, olursa yaparız, dedi. Bir daha sordu sorusunu, kırk beş mi olsun, kırk altı mı? Madem öyle, olacaksa tam olsun kabilinden, kırk altı olsun, dedim. Aldım biletimi, çıktım. Bir de zam yapmışlar. İzmir'e uçakla gittiğimde daha ucuza gidiyorum. Umarım her yere uçak seferleri konur da bu otobüs firmaları toptan iflas eder. (Evet, ben böyleyim, dürüst olalım, süpermarketlere karşı küçük bakkalları savunan arkadaşları anlamıyorum, süpermarketin üçe sattığını bakkal beşe satıyorsa siz hangisine gidersiniz? Herkesin düşündüğü kendini bağlar elbet, ben sistemden önce cebimi düşünüyorum, bunu da söylemeden geçmeyeyim.)
Eve gittim. Sırt çantamı çıkarıp hazırlanmaya başladım. A. kenti şimdi sıcaktır haliyle, ona göre gitmek gerek. Hazırlandım dediğime de bakmayın, çantayı oraya koydum, içine koyacaklarımı da kafamda toparladım iyice. Yarın akşam beşe kadar vaktim var nasıl olsa diyerek erteledim. Zaten işin zor kısmı çantaya koyacaklarını kafanda belirlemek, gerisi kolay. Hep böyle erteleyiciyimdir işte, işleri son âna bırakırım. Eskiden böyle değildim, ah kardeşim ah, nasıl oldu da böyle oldum!
Ertesi gün erken kalktım biraz. Kahvaltı edip dışarı çıktım. Berbere gidip tıraş oldum. Berber amcamın oğlu, yerinde yoktu, sen beni tıraş et, dedim çırağa. Çırak lise ikiden terk ama görünüşe bakılırsa pişman olmuş. Geri dönebilir miyim, dedi, dönebilirsin, dedim. Yazık. Biraz da korkuttum dönsün diye, ehliyet neyim alamazsın, buraya kadar getirmişsin, hiç olmazsa bir lise diploman olsun falan filan... Çırak beklediğimden daha iyi tıraş etti beni. Tıraştan sonra da, çay ısmarlayalım, dedi, vaktim yok, deyip kalktım. Arkadaşımın dükkânına gittim. Ne yaptım dersiniz orada, tabii ki çay içtim. Çünkü orada istemeden geliyor çay.
Biraz oturup kalktım. Eve gittim. Çantamı hazırladım, sırtlayıp çıktım. Gittim otogara. Sabahtan aramıştım, önlerden yer çıktı mı diye, nerede bende o şans. Binip geçtim yerime. İşin kötüsü, arka taraf beşli koltuk. Daha da kötüsü, koltuk arkaya yatmıyor. Otobüs de tıklım tıkış zaten. Tek artısı, televizyonun olması. Yok yok, izlediğimden değil, USB girişi var, telefonumu şarj edebilecektim, ondan. Buna aldanarak telefondan müzik açıp dinledim. Hadi o neyse de sık sık internete de girdim. Böylelikle üç saat sonra biz ilk mola yerine varınca şarjım bitmek üzereydi. Yemekten sonra şarj ederim diye düşündüm, düşünüş o düşünüş. Mola bitip araba hareket edince, televizyonun açılmasını bekledim ama açılacağı yoktu. Çocuğu çağırıp sordum, abi akşam oldu, televizyonu açmayacağız artık, dedi. Haydaaa! Uyumaya çalıştım ben de, yapacak bir şey yoktu. En arka koltukta, sıkışmış bir halde nasıl uyuyabilecektim, o da ayrı bir dertti tabii. Berbat bir yolculuk oldu sözün kısası.
Sabah gözümü açınca O. kentinde olduğumuzu gördüm. Epey rahatladım. On dakika kadar camdan dışarıyı izledim. Nihayet otobüs otogara girdi. Aldım çantamı kendimi dışarı attım. Bu otobüs başka kente devam ediyor, A. kenti sapa düştüğü için oraya direkt araba yok. O. otogarında iner inmez falanca yere var mı, filanca yere var mı, diye bağırıyor adamlar. İyiydi, hiç beklemeden gidip minibüse bindim, beş-on dakika sonra kalktı. Çarşıda bir durakta durdu, iki simitçi simitleriyle gelip bindiler. Simitleri arka koltuğa götürdü biri. Besbelli, daimi yolcular, her gün bu saatte biniyorlar. Biraz sonra başka bir durakta bir kişi daha bindi, belli ki o da her gün biniyor. Sabahın bu saatinde genelde öyle olur zaten. Kapının yanında iki kişilik bir oturak duruyordu, boş koltuk da vardı ama simitçiler ona oturdular, demek ki yakında inecekler. Arabada da dışarıdaki konuşmalarını sürdürdüler. Kürtçe konuşuyorlardı. Arkadaş oldukları belli ama daha çok mecburi bir arkadaşlığa benziyordu bu, çünkü birbirlerini suçlayıp duruyorlardı. Biri otuz, öbürü kırk beş yaşlarındaydı. Genç olan öbürüne bir tür kazık mı atmış ne. Bir ara biri Türkçe konuşmaya başlayınca öbürü hemen bana bakıp onu uyarıp Kürtçe konuş, dedi. Hemen önlerinde duran benim anlamamı istemediler. Arada birbirlerine laf da söylüyorlardı çünkü. O an kırk yıl düşünseler benim de Kürt olduğum akıllarına gelmezdi.
Son olarak tam on yıl önce gelmiştim buralara. Unutmuşum tabii, o zamandan aklımda pek bir şey kalmamış. Yol boyunca etrafı izleyip durdum. Güzel yerler, hep yeşillik. İklimi elverişli, sıcağı bol, suyu bol memleket.
On saati aşkın otobüs yolculuğunun hemen üstüne yapılan bir buçuk saatlik bu minibüs yolculuğu yorgunluğuma yorgunluk kattı. Ben arabanın doğrudan A.'ya gittiğini sanıyordum, İ.'ye gelince bizi başka bir minibüse aktardılar. Bereket versin ki o da fazla beklemeden hemen kalktı. İ.'yle A. arasında sıradağlar var. Sanki bir ülkeden çıkıp başka birine gidiveriyor insan. İklim değişiyor sanki, hava değişiyor. Egzotik bir koku seziliyor.
A. kentinde indim. On yıl önceki ilk ve son gelişimden hatırladığım şeyler vardı. O zaman şehre girdiğimde gözüme çarpan şeyler yine çarptı. İnince ilk olarak bir cep telefonu dükkânına gidip telefonumu şarja taktım, sonra da bir otel aramaya koyuldum.