22 Mart 2015

Filmler arasında

Son bir, bir buçuk ay içinde izlediğim birkaç film üzerine farklı zamanlarda aldığım kısa notlar...

Lars von Trier'in Europa'sını izlemiştim. Galiba 2007'ydi. Filmi beğendiğimi söyleyemem. Pek aklımda da kalmamış zaten. Fakat özgün bir film olduğunu söyleyebilirim, benzeri bir film görmemiştim hiç. Geçen yıl da bir arkadaşımın önerisiyle Antichrist'i izlemeye yeltendim ama yeltenmekle kaldım, henüz izlemiş değilim. Bugünse nihayet Nymphomaniac'ı izledik. Daha doğrusu, bitirebildik.

Nymphomaniac, haberiniz vardır, 2013'te çıktığında epey bir konuşulmuştu. Öyle görünüyor ki uzun yıllar boyunca da üzerinde sık sık konuşulan filmlerden biri olacak. Konuşulmayacak gibi de değil hani, o da tıpkı Europa gibi oldukça özgün bir film. Zaten Lars von Trier adını duyanlar, onun farklı bir sinema anlayışına sahip olduğunu hemen öğrenirler. Henüz iki filmini izlemiş bulunuyorum ama tüm filmlerinin bu farklı anlayışla çekildiğini tahmin etmek zor değil.
_
Nymphomaniac hakkında ne söyleyebilirim? Sanırım onu da pek beğenmedim. Yani en azından benim film beğeni kıstaslarıma uymuyor. Bu yetmiyormuş gibi, bir de oldukça uzun. İki bölüm halinde çekilmiş, hatta iki ayrı film, toplam süresi 240 dakika, yani tam dört saat. Bu hikâye bence iki saatte anlatılabilirdi. Biz de bu yüzden üç kere başına oturduk da öyle bitirebildik, tamamını tek seferde izlemek mümkün olmadı.  

Film Türkçeye İtiraf diye çevrilmiş. Bir nemfomanyağın, başka bir deyişle bir bağımlı'nın itiraflarını izliyoruz film boyunca. Bağımlılık olgusu iyi bir şekilde işlenmiş. Aslına bakarsanız, insan psikolojisini konu edinen bir film bu. Milyonlarca insanın herhangi bir şeye öyle ya da böyle bağımlı olduğu, yapay bağımlılıklar zamanı olan günümüzde insanın bu filmde kendinden bir şey bulması oldukça mümkün. Filmde seks bağımlılığı işleniyor, fakat dedim ya, anlatılmak istenen, şu ya da bu şeye bağımlılık değil, bağımlılık olgusunun kendisi. Ben öyle algıladım.

Filmin Türkiye'de gösterimi yasaklanmıştı bildiğim kadarıyla. Olabildiğince "cesur" sahneleri olduğu doğru fakat hiçbir işe yaramadığını bile bile yasak koymanın mantığı nedir ki? Film televizyonda çıktığında zaten o sahneler kesiliyor. Sinemadayken de böyle bir filme kimse küçük çocuklarını bir başına göndermez herhalde. Yani, çocuklar her halükârda korunuyor. Yasak kimin için o halde? Geriye kala kala tek bir seçenek kalıyor: Yetişkinleri korumak için. 

***
Whiplash
Whiplash bu sezonun filmlerinden. Belki hâlâ gösteriliyordur. Bloglardan filan edindiğim izlenimlere bakılırsa bazıları bu filmi çok sevmiş, hatta buna bayılanlar olmuş. Yabancı medyadaki yorumlara göreyse bu olağanüstü bir film. Bense filmi izledikten hemen sonra arkadaşıma da dediğim gibi, vasat buldum. Acaba bende mi bir sorun var? Ortada bir olağanüstülük var da ben mi göremiyorum? Tamam, kendince gideri var filmin, berbat olduğunu söyleyemeyiz ama çok da göklere çıkarılacak film değil bana göre. Dediğimde kararlıyım, vasat bir film.   

Whiplash'te sözde azmin zaferi teması işleniyor. Yirmi yaşlarında bir genç ülke çapında ünlü bir konservatuarın birinci sınıfında caz öğrencisi. Tek hayali, ünlü bir orkestrada davulcu olup günün birinde meşhur olmak. Bu hayalini gerçekleştirme yolunda karşısındaki en büyük engelse mükemmelliyetçi bir hoca. Az biraz Hulusi Kentmen kıvamında bir adam bu. Güya çocuğun iyiliği için onu sürekli itip kakıyor. Öğrencilerinin başarısı için onlara ağır hakaretler etmeyi bile gayet normal görüyor. Amerika'da böyle üniversite hocaları var mı, merak ettim? Kısacası, inandırıcı gelmeyen bir öğe. Zaten yönetmen filmini gerçeküstüne yakın öğelerle kotarmış. Mesela bir caz yarışmasına giden öğrencimiz, yolda ölümcül bir trafik kazası geçirmesine rağmen kan revan içinde, hem de son anda yarışmaya yetişiyor. Saçma. 

Azim ile hırs kavramlarını birbirinden iyi ayırt etmek gerekir. Azim bir erdemdir. Eskiden daha çok gideri vardı haliyle. Hırs ise bir tür hastalıktır. Gelgelelim günümüz insanı pek de bunun farkındaymış gibi görünmüyor. Hatta bugün hırs iyiden iyiye pozitif bir kavram halini almış bulunuyor. Eğitim düzenimizin haline bakın, ne demek istediğimi anlarsınız. Bu yönüyle film aslında zamanın ruhunu iyi yansıtıyor. Azmin zaferi diye hırs övülüyor film boyunca. Filmin sonunda çocuk emeline ulaşıyor bekleneceği gibi. 
***
Whiplash'ten bir-iki gün sonra arkadaşımın önerisiyle izlediğim Umudunu Kaybetme'nin teması da, tesadüfe bak, azmin zaferi. Will Smith gerçek oğluyla beraber oynuyor bu filmde. Whiplash'le kıyaslandığında daha gerçekçi bir film.
_
Umudunu Kaybetme
İşsizlikle boğuşan bir adamın hikâyesi... Doğru dürüst bir iş bulup çalışmadığı için karısı tarafından eleştirilip duruyor. Böylesi pek çok durumda olduğu gibi, belli bir eleştiri sürecinin sonunda kadın onu terk edip gidiyor. Bir de çocukları var. Adam ne pahasına olursa olsun çocuğu bırakmıyor. Geçici işler yapıyor, çok zorluklar çekiyor....

Gerçeküstü bir öğe yok, her şey olağan. Gündelik hayatta her zaman karşılaşabileceğimiz toplumsal meseleler... Adam pek çok zorluğun üst üste gelmesine rağmen umudunu yitirmiyor. Zaten azmetmek de her şeyden önce bu değil midir? Öyle sanıldığı gibi çok büyük bir şeylerin peşinde de değil, derdi tasası bir iş bulup çalışmak, oğluna iyi bir gelecek hazırlamak. Babasının kendisine sunamadığı hayatı oğluna sunabilmek. Azmetmek dedin mi çokluk insanların aklına olağanüstü meseleler gelir genelde. Bir bilim insanının yıllar yılı azmedip çalışarak tüm insanlığa faydalı bir buluş gerçekleştirmesi mesela. Evet ama azmin her zaman böyle olağanüstü örnekleri yoktur ki, pek sade, basit görünen meselelerde azmedip başarıya ulaşan kim bilir ne kadar insan vardır. Uzatmayayım, demem o ki, bu film de öyle çok göklere çıkartılacak türden değilse de azmin zaferini Whiplash'ten daha iyi işlediği kesin. Filmin sonunda adam çok zengin oluyor bu arada.
***
Birdman'i de geçen hafta izledik. Bu yıl Oscar almış, haberim yoktu. Geçenlerde bir arkadaşımla konuşurken ona da söyledim, sinemada Oscar'ı hiç önemsemiyorum. İster istemez önemsemiyorum, çünkü bugüne kadar çok beğendiğim bir Oscar'lık film görmedim. Berlin, Venedik gibi Avrupa festivallerinde ödüller çok daha isabetli veriliyor bence. Sözün kısası, Birdman'e ahım şahım demeyeceğim ama fena film de değildi hani.

Birdman, ünlü Meksikalı yönetmen Iñárritu'nun filmi. Biutiful, Babil, 21 Gram, Paramparça - Aşklar Köpekler filmleriyle tanıyoruz onu. Birdman'de tamamen kendi tarzının dışına çıkmış. Bilmeden izlesem kırk yıl dursa bu film onun demezdim.

Yukarıda hırs dedik ya, hırsın ne olduğunu olabildiğince iyi gösteren bir film Birdman. Bir zamanların çok ünlü bir Holywood kahramanı, doğal olarak ününü yitirecek noktaya geliyor. Ne var ki, bu durumu bir türlü kabullenemiyor. Bir yandan hâlâ iyi bir aktör olduğunun inancı içinde ve bunun böyle olduğunu herkese kanıtlamanın peşindeyken, bir yandan da acı gerçeğin farkında; artık istese de eskisi gibi olamayacağını biliyor. Sağduyusu ona sık sık bu gerçeği fısıldıyor, fakat iç ses'i bu sağduyunun önüne geçmek için hep hazır ve nazır bekliyor. Bu iç ses, aktörümüzün bir zamanlar oynadığı Birdman / Kuş Adam adlı karakterin ta kendisi. Bu da bir tesadüf değil, zira tüm ülke onu bu rolüyle hatırlayıp anıyor. İç ses, veya Kuş Adam, hırstan başka bir şey değildir aslında.

Kahramanımızın farkında olmadığı bir şey var, zaten hırsı buna da engel oluyor, acı gerçek dediğimiz durum gerçek olmasına gerçek de, pek de o kadar acı değildir. Değil mi, günün birinde hepimizin ölmüş olacağı bir dünyada şöhreti sürdür sürdür nereye kadar? Önemli olan iyi yaşamak değil mi?

***
Bu filmlerin dördü de benim sinema anlayışımın dışında kalıyor ayıptır söylemesi. Ben çok daha farklı filmleri seviyorum. Geçenlerde Tony Gatlif'in Gadjo Dilo'sunu izledim mesela, çok beğendim. O ünlü sahnesini de paylaşmıştım hatta bir zamanlar, şurada . Yakın zamanlarda birkaç film daha izledim. Aralarında çok sevdiklerim de oldu. Onlardan da başka zaman söz ederim artık.

8 yorum:

  1. Trier, Breaking the Waves. İzle bunu. En iyisidir. Son sahnelerde uçmuş adamımız ama yine de en iyisi bu bence. Nymphomaniac abartı bir gizemle ve ezoterik öğelerle boğulmasaydı çok daha güzel olacaktı.

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. Merhaba ıkıntı, hoş geldin. İlginç ismin varmış. :) Profilinde okudum, profesyonel sinema izleyicisiymişsin, o halde tavsiyelerine kulak vermek gerek, Breaking the Waves'i izleyeceğim. Nymphomaniac hakkında söylediklerine katılıyorum.
      Selamlar...

      Sil
  2. Tüm film yorumlarına katılıyorum, ben de senin gibi düşündüm bu filmleri ilzerken. :)
    Azim/ hırs hakkında yazdığın yorumu da çok beğendim.

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. Merhaba Büşra, ne demişler, aklın yolu bir. :)
      Selamlar...

      Sil
  3. Trier benim de yıldızımın barışmadığı bir yönetmen:) whiplash'ı ve will simth'in filmlerini de izlemiştim ama ben de abartıldığı kadar bulmadım.. keyifli seyirler:)

    YanıtlayınSil
  4. birdman de işlenen konu güzeldi, tabii anlayanlara. ama çevremdeki bütün arkadaşlarımın bööördmmeenn abiee diye çıldırması için bişey bulamadım ben filmde, oscarlık bir film de değildi bence ama benim zaten Oscar kriterim ne ki bir kerecik olsun tutsun. Seçimlerde oy kullansam (sınıf başkanlığı dahil) da zaten hiçbir zaman istediğim parti çıkmaz. Oscar da aynı hikaye. Gerçi ballı kaymağa bulanmış Amerikan ruhu yüzünden kesin american sniper alır diyordum ben yada yine böyle kölelik, zencilere zulüm falan konulu bişey alır diyordum ama olmadı galiba öyle bişeyler.
    Selamlar
    Gamze
    Burdayım ben de bu arada, uğra, selamlar!
    littlefabien.blogspot.com

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. Merhaba Little Fabien, hoş geldin. Öncelikle şu söyleyeyim ki, kendini küçümsememelisin. İstediğinin seçilmiyor olması sürüden biri olmadığını gösterir. Zaten o "Bööördmeen" diye söylenenler de sürüden biri olduklarını dile getiriyorlar bence.
      *
      Bloğun ilginç görünüyor, uğrarım elbette.
      Yine bekleriz, sevgiler...

      Sil

Yorumunuzda bir web sayfasına bağlantı vermek istiyorsanız buraya bakabilirsiniz.

Yorumlarla ilgili notlar için buradaki sayfanın sonuna bakabilirsiniz.

Sayfa başına git