6 Şubat 2018
Panta Rhei
Elimizde zaman diye yenilmez yutulmaz bir kavram olduğuna göre, bana öyle geliyor ki her şey gider. Ama her şey. Dağlar bile.
15 Nisan 2016
Saksağan geçiyor, biz zaman geçti sanıyoruz
Kütüphanedeyim. Sabahtan geldim. Bugün hiç saate bakmadım. Bir ara karnımın acıktığını fark ettim, aşağıdaki kantine inip bir peynirli çizi bir de çay aldım, yedim içtim, gene yukarı çıktım.
Saate baksan da bakmasan da zaman geçiyor ya, küçük çocuklar gibi seviniyorum bu duruma. Bak mesela, geçen yıl gene burada, birkaç masa ötede dışarıya bakıp saksağanları görüşümün üzerinden bir yıl geçmiş. Hatta bir yılı on gün aşmış. İlginçtir, o gün salonun en sonundaki masada oturmuştum, bugünse en başındakinde oturuyorum. Bu masanın bir sorunu var, hemen yanında kalınca bir kolon var, dışarıyı adamakıllı görmemi engelliyor. Gerçi epey yoğundum bugün, bilgisayardan başımı kaldıracak zamanım pek olmadı. Demin iki güvercin gördüm de aklıma geçen yılki saksağanlarım geldi, başladım bunu yazmaya.
Geçen yıl bu vakitler hava şimdikinden daha sıcaktı. Günlük güneşlikti. Bugün de açıktı açık olmasına, biraz esiyordu ama.
Bana sorarsanız zamanın geçtiği filan yok. Esasında zaman denen bir şey yok. Bir dünya şey oluyor, milyonlarca, milyarlarca, sonsuzca, sınırsızca şey oluyor ve bu oluşların adına da toptan zaman deniyor. Haksızsam söyleyin.
Saksağanlar birbirini seviyor, saksağanlar yumurtluyor, yumurtalardan yeni saksağanlar çıkıyor, ağaçlar yapraklanıyor, birinde saksağanların yuvası duruyor, dalların içinden başka kuşların sesi geliyor, oynayan çocuk seslerine karışıyor, uzaktan bir köpeğin havlayışı duyuluyor, arabalar geçiyor, yel esiyor, biri yerinden kalkıp pencereyi açıyor, biri toparlanıp evine gidiyor, kütüphaneci ışıkları yakıyor, havanın rengi akşama yüz tutuyor... Oluyor da oluyor. Sonra da oturup tüm bunların adına zaman diyoruz.
Saate baksan da bakmasan da zaman geçiyor ya, küçük çocuklar gibi seviniyorum bu duruma. Bak mesela, geçen yıl gene burada, birkaç masa ötede dışarıya bakıp saksağanları görüşümün üzerinden bir yıl geçmiş. Hatta bir yılı on gün aşmış. İlginçtir, o gün salonun en sonundaki masada oturmuştum, bugünse en başındakinde oturuyorum. Bu masanın bir sorunu var, hemen yanında kalınca bir kolon var, dışarıyı adamakıllı görmemi engelliyor. Gerçi epey yoğundum bugün, bilgisayardan başımı kaldıracak zamanım pek olmadı. Demin iki güvercin gördüm de aklıma geçen yılki saksağanlarım geldi, başladım bunu yazmaya.
Geçen yıl bu vakitler hava şimdikinden daha sıcaktı. Günlük güneşlikti. Bugün de açıktı açık olmasına, biraz esiyordu ama.
Bana sorarsanız zamanın geçtiği filan yok. Esasında zaman denen bir şey yok. Bir dünya şey oluyor, milyonlarca, milyarlarca, sonsuzca, sınırsızca şey oluyor ve bu oluşların adına da toptan zaman deniyor. Haksızsam söyleyin.
Saksağanlar birbirini seviyor, saksağanlar yumurtluyor, yumurtalardan yeni saksağanlar çıkıyor, ağaçlar yapraklanıyor, birinde saksağanların yuvası duruyor, dalların içinden başka kuşların sesi geliyor, oynayan çocuk seslerine karışıyor, uzaktan bir köpeğin havlayışı duyuluyor, arabalar geçiyor, yel esiyor, biri yerinden kalkıp pencereyi açıyor, biri toparlanıp evine gidiyor, kütüphaneci ışıkları yakıyor, havanın rengi akşama yüz tutuyor... Oluyor da oluyor. Sonra da oturup tüm bunların adına zaman diyoruz.
22 Şubat 2014
Zamana Dair Düşünceler
Bir gün gelir, zamanda yolculuk mümkün olur mu? O hep filmlerde gördüğümüz sahneler gerçeğe dönüşür mü? Bizden iki yüz yıl sonra yaşayacak olan biri, bir gün birden karşımıza çıkıverir mi? İki yüz yıl önce ölmüş bir akrabamız gelip bize selam verir mi? Bilemeyiz. Tek bildiğimiz, zamanın hiç durmadan akıp gittiği. Su bile durur bazen, ama zaman asla.
Gün gelir de zamanda yolculuk mümkün olursa, çokluk insanlar acaba geçmişe mi gitmek isterler, yoksa geleceğe mi? Pek azımızın aklına gelen bir sorudur bu belki de. Fikrimi sorarsanız, insanların büyük bölümü geçmişe gitmek isteyeceklerdir, derim. Hatta buna kalıbımı basarım. İsterseniz deneyin, gidin önünüze çıkanlara sorun, ayaküstü cevaplar olmaması kaydıyla, biraz düşününce, insanlar size geçmişe gitmek isteyeceklerini söyleyeceklerdir. Neden böyledir acaba? Bilemeyiz ki. Pek çok şeyin nedenini bilemeyiz nedense. İnsan her şeyi bilince ne yapar eder acaba? Bir kere, her şeyi bilen biri artık hiçbir şeyi merak etmeyecektir, değil mi? Çünkü, adı üstünde, her şeyi biliyordur? Meraksızlık da bu dünyada insanın başına gelebilecek üç-beş esaslı talihsizlikten biri olsa gerek. Düşünsene, hiç ama hiçbir şeyi merak etmiyorsun. İnsan kafayı yer. Kafayı yemek demişken, az buçuk kitap okuyan insana, kafayı yiyeceksin, diyen bir toplumda meraklı bir insan olmak da az talihsizlik sayılmaz hani. Kendine hep sorular soran, meraklı mı meraklı bir çocuk varmış bir zamanlar. Meraklı olmasına meraklıymış ama gidip kimseye sormazmış merak ettiklerini, anası babası dahil, çünkü kafasındaki soruların yanıtının kimsede olmadığını çok iyi bilirmiş. Örneğin, Tanrı'nın hiç canı sıkılmıyor mudur, diye sorarmış kendine hep. Her şeyin sahibi olan bir varlık, her şeyi bilen bir varlık nasıl olur da sıkılmaz? Bunu merak edermiş işte. Ama merak ettiğiyle kalırmış.
Gelmiş geçmiş en büyük filozoflardan biri olan Kant'a göre, zaman şeylerin art arda, mekân ise şeylerin yan yana gelmesidir. Hiç unutmam bunu, yıllar önce bir felsefe dersinde söylemişti hoca. Kant, 1724'te doğmuş, 1804'de ölmüş. Bütün hayatı memleketi Königsberg'de geçmiş. Üniversiteyi de orada okumuş. Kant'ı az biraz tanıyan bir insan, "Çok okuyan değil, çok gezen bilir," sözüne asla inanamaz. Bütün ömrünü aynı yerde geçirmiş ama tarihin kaydettiği en büyük beyinlerden biri. Çalışma disipliniyle de ünlüdür Kant. Evet, Almanların disiplinli olduğunu hepimiz biliriz ama onunki de öyle sıradan bir disiplin değilmiş. Zaten aksi olsaydı, bu denli büyük bir filozof olur muydu? Her gün hava almak için dışarı çıkarmış Kant. O denli dakik bir insanmış ki, dışarıya çıkış zamanı bir dakika olsun şaşmazmış. Öyle ki, civarda yaşayan kadınlar onun çıkış zamanına göre saatin kaç olduğunu hesaplar, ev işlerini ona göre yaparlarmış. O zamanlar her evde saat yokmuş.
***
![]() |
| via |
***
![]() |
| Immanuel Kant |
***
Zamanın durması mümkün müdür acaba? Hani o herkesin aklına gelen düşünce vardır, biri zamanı durdursa da bilmem ne. Zamanın durması elbette mümkün değildir. Çünkü zamanı zaman yapan, akıyor oluşudur. Durduğunda ona zaman diyemeyiz. Mantığa uymaz bu çünkü. Ulan, iyi ki felsefe var.
***
Zamanı geriye döndürmek azıcık mümkündür aslında. Nasıl mı? Bir zamanlar çok dinlediğiniz (çok dinlediğinize göre çok sevmiştiniz) ama şimdi artık hiç dinlemediğiniz bir müziği açın tekrar. Sizi hemen o zamana götürecektir. O zamanki arkadaşlarınızı anımsayacaksınız önce. Sonra, o zaman yapıp ettikleriniz, gidip geldiğiniz yerler, hatta yiyip içtikleriniz gelecek gözünüzün önüne. Hüzünleneceksiniz kesin olarak. Ama geçen zaman geçip gitmiştir canlarım, elden bir şey gelmez. Müzik, en iyisi yine müzik dinlemek.
***
Geçen yıl bir blogda bir yazı okumuştum. Şöyle başlıyordu: "Günün birinde hepimiz ölmüş olacağız." Oysaki, geçmişteki günlerde iyi kötü yaşamışızdır. İşte galiba bundandır ki, zamanda yolculuk mümkün olsa, çoğumuz geleceğe değil, geçmişe gitmek isteriz.
***
Her şeye rağmen, öleceğimiz günü düşünerek hayatı kendimize zehir etmek bütünüyle gereksizdir. Yaşamak en iyisi.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



