Kütüphanedeyim. Sabahtan geldim. Bugün hiç saate bakmadım. Bir ara karnımın acıktığını fark ettim, aşağıdaki kantine inip bir peynirli çizi bir de çay aldım, yedim içtim, gene yukarı çıktım.
Saate baksan da bakmasan da zaman geçiyor ya, küçük çocuklar gibi seviniyorum bu duruma. Bak mesela, geçen yıl gene burada, birkaç masa ötede dışarıya bakıp saksağanları görüşümün üzerinden bir yıl geçmiş. Hatta bir yılı on gün aşmış. İlginçtir, o gün salonun en sonundaki masada oturmuştum, bugünse en başındakinde oturuyorum. Bu masanın bir sorunu var, hemen yanında kalınca bir kolon var, dışarıyı adamakıllı görmemi engelliyor. Gerçi epey yoğundum bugün, bilgisayardan başımı kaldıracak zamanım pek olmadı. Demin iki güvercin gördüm de aklıma geçen yılki saksağanlarım geldi, başladım bunu yazmaya.
Geçen yıl bu vakitler hava şimdikinden daha sıcaktı. Günlük güneşlikti. Bugün de açıktı açık olmasına, biraz esiyordu ama.
Bana sorarsanız zamanın geçtiği filan yok. Esasında zaman denen bir şey yok. Bir dünya şey oluyor, milyonlarca, milyarlarca, sonsuzca, sınırsızca şey oluyor ve bu oluşların adına da toptan zaman deniyor. Haksızsam söyleyin.
Saksağanlar birbirini seviyor, saksağanlar yumurtluyor, yumurtalardan yeni saksağanlar çıkıyor, ağaçlar yapraklanıyor, birinde saksağanların yuvası duruyor, dalların içinden başka kuşların sesi geliyor, oynayan çocuk seslerine karışıyor, uzaktan bir köpeğin havlayışı duyuluyor, arabalar geçiyor, yel esiyor, biri yerinden kalkıp pencereyi açıyor, biri toparlanıp evine gidiyor, kütüphaneci ışıkları yakıyor, havanın rengi akşama yüz tutuyor... Oluyor da oluyor. Sonra da oturup tüm bunların adına zaman diyoruz.
15 Nisan 2016
6 Nisan 2015
Saksağanların Evi
Başlangıçta sevmemiştim bu kütüphaneyi. Küçük görünmüştü gözüme. Şimdiyse gün geçtikçe sevmeye başladığımı fark ediyorum. Baharın geliyor olması bunda etkili oldu. Zira pencereden dışarısı çoktan yeşillenmeye başladı bile. Bir kütüphanenin doğal olması gerektiğini hep düşünmüşümdür.
Göz kararıyla yirmi beş metre uzunlukta, on metre genişlikte bir kütüphane bu. Her iki uzun duvarı baştan başa pencereyle kaplı. Salon tam ortadan uzunlamasına ikiye bölünmüş; bir yanı kitap bölümü, öbürü çalışma salonu. Kitap bölümünde hiç de göz alıcı olmayan, içlerindeki kitapların özensiz, özverisiz dizildiği her halinden belli raflar var. Çalışma bölümündeyse birbirine paralel iki sıra masa. Yanlış saymadıysam her sırada on masa var. Her masada da dört sandalye.
Salonun en sonunda, pencerenin dibindeki masadayım. Camın hemen öte tarafında da kışın olanca ağırlığını üstünden atmış, çiçeklenmek üzere olan bir akasya ağacı ve üstünde de bir saksağan yuvası var. Makinam yanımda olsa fotoğrafını çekerdim elbet. Yuvanın sahipleri, sevimli iki saksağan beş-on dakikada bir gelip gidiyorlar. Mutlu oldukları her hallerinden belli. Hayatı sevdikleri, olduğu gibi kabul ettikleri de. Dişi olan yakında yumurtlayacak, belki yumurtlamaya başlamıştır da, yumurtalarını tamamlayınca kuluçkaya yatacak ve üç hafta içinde yavruları doğacak. Civcivler çıkana kadar ağaç da enikonu yeşermiş olacak, bir zaman sonra da saksağanların evi, akasya yapraklarının içinde kaybolacak.
Kim bilir bu saksağanlar kaç zamandır burada yaşıyorlar? Belki de ana-babalarından kaldı bu yuva onlara, kim bilir? İçeride kitap okuyan, çalışan bunca insana bakıp bakıp neler düşünüyorlar kim bilir? Kitap okumak istiyorlar mıdır onlar da?
Saksağanların yuvasına bakıyorum... Türlü türlü şeyler geçiyor kafamdan. Hayat ne anlaşılmaz bir sistem... Zaman ne akıl sır ermez bir sistem...
Yanı başımda da Poe'nun 69 haziranında basılmış eski bir kitabı duruyor. Bir saksağanları, bir Poe'yu düşünüyorum. Yaşam çok ilginç. Bahar da geldi gelecek.
Göz kararıyla yirmi beş metre uzunlukta, on metre genişlikte bir kütüphane bu. Her iki uzun duvarı baştan başa pencereyle kaplı. Salon tam ortadan uzunlamasına ikiye bölünmüş; bir yanı kitap bölümü, öbürü çalışma salonu. Kitap bölümünde hiç de göz alıcı olmayan, içlerindeki kitapların özensiz, özverisiz dizildiği her halinden belli raflar var. Çalışma bölümündeyse birbirine paralel iki sıra masa. Yanlış saymadıysam her sırada on masa var. Her masada da dört sandalye.
Salonun en sonunda, pencerenin dibindeki masadayım. Camın hemen öte tarafında da kışın olanca ağırlığını üstünden atmış, çiçeklenmek üzere olan bir akasya ağacı ve üstünde de bir saksağan yuvası var. Makinam yanımda olsa fotoğrafını çekerdim elbet. Yuvanın sahipleri, sevimli iki saksağan beş-on dakikada bir gelip gidiyorlar. Mutlu oldukları her hallerinden belli. Hayatı sevdikleri, olduğu gibi kabul ettikleri de. Dişi olan yakında yumurtlayacak, belki yumurtlamaya başlamıştır da, yumurtalarını tamamlayınca kuluçkaya yatacak ve üç hafta içinde yavruları doğacak. Civcivler çıkana kadar ağaç da enikonu yeşermiş olacak, bir zaman sonra da saksağanların evi, akasya yapraklarının içinde kaybolacak.
Kim bilir bu saksağanlar kaç zamandır burada yaşıyorlar? Belki de ana-babalarından kaldı bu yuva onlara, kim bilir? İçeride kitap okuyan, çalışan bunca insana bakıp bakıp neler düşünüyorlar kim bilir? Kitap okumak istiyorlar mıdır onlar da?
Saksağanların yuvasına bakıyorum... Türlü türlü şeyler geçiyor kafamdan. Hayat ne anlaşılmaz bir sistem... Zaman ne akıl sır ermez bir sistem...
Yanı başımda da Poe'nun 69 haziranında basılmış eski bir kitabı duruyor. Bir saksağanları, bir Poe'yu düşünüyorum. Yaşam çok ilginç. Bahar da geldi gelecek.
19 Nisan 2014
Saksağan
Bugün cumartesi. Saati yediye kurmuştum, hafta içi beşe kuruludur hep. İki saat fazladan uyur, sonra uyanıp yataktan çıkmadan elimdeki kitabın kalan elli sayfasını okurum, diye düşünmüştüm. Tabii, evdeki hesabın çarşıya uymadığını daha bin yıl önce söylemişlerdi zaten. Saat yedide uyandım. Yataktan da çıktım. Tuvalete gidip geldim, yine yatağa girdim. Birkaç dakika daha uyuyayım, diyerek gözlerimi yumdum. Yumuş o yumuş. Zaten uyanıp birkaç dakikanın hesabını yaptıktan sonra tekrar uyuyan bir insanın hesabını yaptığı o birkaç dakika sonrasında uyandığı dünyanın hiçbir yerinde görülmemiştir. Sen beş dakika daha dersin, olur üç saat. Yine öyle oldu. Uyandığımda saat ondu. Gerçi bu benim suçum da değil pek. Hafta içi her gün beşte uyanınca uykumu alamıyorum. Böyle olunca da uyku ihtiyacım birikip birikip hafta sonu patlıyor. Ne yapalım, başa gelen çekilir.
Bugün hava çok güzel. Şu anda saat 10:14. Notlara daha sonra devam edeceğim. Bakalım ne oluyor birkaç saat içinde. Şimdilik nokta.
***
Kitabımı bitirdim. Önce balkona çıkıp güneşin altında okudum biraz. Güneş rahatsız edince kalkıp içeri geçtim. Salonda bir-iki sayfa okuyup odaya geçtim. Yatakta uzanarak okudum. Biraz sonra kalkıp enstrümantal bir müzik açtım, sesini de oldukça kıstım, öylece okudum kitabımı. Bir ara gözlerimi kapattım. Öylece kalsam uyuklayabilirdim, ama uykumu almış olduğum için uyumadım.
Kitabı okumaya başlamadan önce yemek yedim. Bugün kahvaltı etmedim, doğrudan öğle yemeği yedim. Balkondayken de ağaca tünemiş iki saksağan gördüm. Makineyi getirip birkaç tane fotoğraflarını çektim. Uzunca bir süre orada kaldılar. Sonra bir baktım yok olmuşlar. Şu an saat 13:07. Yine nokta.
***
Dışarı çıktım. Dayım ve yeğenimle oturup çay içtik, oradan buradan konuştuk. Sonra kalkıp dağıldık. Eve geldim. Yemek yedim. Bir film izleyesim var. Ama bir yandan da yok. Eskiden çok film izlerdim, son zamanlarda eskisi kadar izlemiyorum. Alışkanlıklarımız çok değişiyor biz farkında olmadan. Kim bilir, on yıl, yirmi yıl sonra nelerle uğraşıyor olacağım.
.
Bugün çektiğim saksağan arkadaşlar işte bunlar. Sık sık, keşke resim yeteneğim olsaydı, hatta çok iyi resimler yapan biri olsaydım, diye geçiriyorum içimden. Sanırım o zaman en çok hayvanları çizerdim. Kara kargaları, saksağanları, kurtları, köpekleri, koyunları, keçileri ve daha birçoğunu. Gelgelelim elde bir şey yoksa yoktur, deşmek, derinlere inmek çok da bir şey kazandırmıyor. Filanca yeteneğin yoksa yoktur. Hafta sonu atlayıp Lizbon'a gitmek istiyorsundur ama gidemiyorsundur; imkânın yoksa yoktur. Oturacaksın oturduğun yerde. Lakin şöyle bir durum var, bir zaman geliyor, oturduğun yer senden sıkılıyor. Sen sıkılmıyorsun ha, zinhar, sen hiçbir şeyden sıkılmıyorsun zaten, ama işte, diyorum ya, durduğun yer senden sıkılıyor. Ve işte o zaman başını ellerinin arasına alıyorsun. Neyse... Yazının başlığı da saksağan olsun bari. Saat 21:27. Nokta.
Bugün hava çok güzel. Şu anda saat 10:14. Notlara daha sonra devam edeceğim. Bakalım ne oluyor birkaç saat içinde. Şimdilik nokta.
***
Kitabımı bitirdim. Önce balkona çıkıp güneşin altında okudum biraz. Güneş rahatsız edince kalkıp içeri geçtim. Salonda bir-iki sayfa okuyup odaya geçtim. Yatakta uzanarak okudum. Biraz sonra kalkıp enstrümantal bir müzik açtım, sesini de oldukça kıstım, öylece okudum kitabımı. Bir ara gözlerimi kapattım. Öylece kalsam uyuklayabilirdim, ama uykumu almış olduğum için uyumadım.
Kitabı okumaya başlamadan önce yemek yedim. Bugün kahvaltı etmedim, doğrudan öğle yemeği yedim. Balkondayken de ağaca tünemiş iki saksağan gördüm. Makineyi getirip birkaç tane fotoğraflarını çektim. Uzunca bir süre orada kaldılar. Sonra bir baktım yok olmuşlar. Şu an saat 13:07. Yine nokta.
***
Dışarı çıktım. Dayım ve yeğenimle oturup çay içtik, oradan buradan konuştuk. Sonra kalkıp dağıldık. Eve geldim. Yemek yedim. Bir film izleyesim var. Ama bir yandan da yok. Eskiden çok film izlerdim, son zamanlarda eskisi kadar izlemiyorum. Alışkanlıklarımız çok değişiyor biz farkında olmadan. Kim bilir, on yıl, yirmi yıl sonra nelerle uğraşıyor olacağım.
.
Bugün çektiğim saksağan arkadaşlar işte bunlar. Sık sık, keşke resim yeteneğim olsaydı, hatta çok iyi resimler yapan biri olsaydım, diye geçiriyorum içimden. Sanırım o zaman en çok hayvanları çizerdim. Kara kargaları, saksağanları, kurtları, köpekleri, koyunları, keçileri ve daha birçoğunu. Gelgelelim elde bir şey yoksa yoktur, deşmek, derinlere inmek çok da bir şey kazandırmıyor. Filanca yeteneğin yoksa yoktur. Hafta sonu atlayıp Lizbon'a gitmek istiyorsundur ama gidemiyorsundur; imkânın yoksa yoktur. Oturacaksın oturduğun yerde. Lakin şöyle bir durum var, bir zaman geliyor, oturduğun yer senden sıkılıyor. Sen sıkılmıyorsun ha, zinhar, sen hiçbir şeyden sıkılmıyorsun zaten, ama işte, diyorum ya, durduğun yer senden sıkılıyor. Ve işte o zaman başını ellerinin arasına alıyorsun. Neyse... Yazının başlığı da saksağan olsun bari. Saat 21:27. Nokta.
6 Nisan 2012
Saksağan
Neredeyse her gün birçok saksağan görüyorum dağ başındaki köyümüzde. Kaç kezdir, "ne de yerinde söylemiş atalarımız", diyorum, "sahiden de dağ başında ne çok saksağan varmış." Halbuki yanılıyormuşum.
Çoğunluk "dağ başında saksağan vur beline kazmayı", şeklinde bilir, düne kadar ben de öyle sanıyordum. Meğer doğrusu "dam üstünde saksağan, vur beline kazmaynan"mış.
Çoğunluk "dağ başında saksağan vur beline kazmayı", şeklinde bilir, düne kadar ben de öyle sanıyordum. Meğer doğrusu "dam üstünde saksağan, vur beline kazmaynan"mış.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

