Başlangıçta sevmemiştim bu kütüphaneyi. Küçük görünmüştü gözüme. Şimdiyse gün geçtikçe sevmeye başladığımı fark ediyorum. Baharın geliyor olması bunda etkili oldu. Zira pencereden dışarısı çoktan yeşillenmeye başladı bile. Bir kütüphanenin doğal olması gerektiğini hep düşünmüşümdür.
Göz kararıyla yirmi beş metre uzunlukta, on metre genişlikte bir kütüphane bu. Her iki uzun duvarı baştan başa pencereyle kaplı. Salon tam ortadan uzunlamasına ikiye bölünmüş; bir yanı kitap bölümü, öbürü çalışma salonu. Kitap bölümünde hiç de göz alıcı olmayan, içlerindeki kitapların özensiz, özverisiz dizildiği her halinden belli raflar var. Çalışma bölümündeyse birbirine paralel iki sıra masa. Yanlış saymadıysam her sırada on masa var. Her masada da dört sandalye.
Salonun en sonunda, pencerenin dibindeki masadayım. Camın hemen öte tarafında da kışın olanca ağırlığını üstünden atmış, çiçeklenmek üzere olan bir akasya ağacı ve üstünde de bir saksağan yuvası var. Makinam yanımda olsa fotoğrafını çekerdim elbet. Yuvanın sahipleri, sevimli iki saksağan beş-on dakikada bir gelip gidiyorlar. Mutlu oldukları her hallerinden belli. Hayatı sevdikleri, olduğu gibi kabul ettikleri de. Dişi olan yakında yumurtlayacak, belki yumurtlamaya başlamıştır da, yumurtalarını tamamlayınca kuluçkaya yatacak ve üç hafta içinde yavruları doğacak. Civcivler çıkana kadar ağaç da enikonu yeşermiş olacak, bir zaman sonra da saksağanların evi, akasya yapraklarının içinde kaybolacak.
Kim bilir bu saksağanlar kaç zamandır burada yaşıyorlar? Belki de ana-babalarından kaldı bu yuva onlara, kim bilir? İçeride kitap okuyan, çalışan bunca insana bakıp bakıp neler düşünüyorlar kim bilir? Kitap okumak istiyorlar mıdır onlar da?
Saksağanların yuvasına bakıyorum... Türlü türlü şeyler geçiyor kafamdan. Hayat ne anlaşılmaz bir sistem... Zaman ne akıl sır ermez bir sistem...
Yanı başımda da Poe'nun 69 haziranında basılmış eski bir kitabı duruyor. Bir saksağanları, bir Poe'yu düşünüyorum. Yaşam çok ilginç. Bahar da geldi gelecek.
