Ben de sizler gibi bir çocuktum. Yani hiçbirinizden farkım yoktu. Her biriniz ne yapıp ediyorsanız öyle yapıp ediyor, ne yiyip içiyorsanız onu yiyip içiyordum ben de.
Anne babaların çarşı pazardan getirip de ekmeğimizin arasına katık yaptığı umutlar, hayaller var ya... İşte onlardan en az sizin kadar yedim ben de. Öğretmenin sınıfta sandalyesine oturarak bol keseden savurduğu umutlardan ben de sizler kadar pay alıyordum. Hatırlıyorsunuz değil mi?
Gittiğimiz şehirler, uğradığımız ülkeler... Hayaldi. Hepsi hayal. Dinlediğimiz masallar, şarkılar, çaldığımız enstrümanlar, kırdığımız oyuncaklar... Ütopyalarda yaşıyorduk hep beraber.
Sonra ne oldu birdenbire? Üstümüze üstümüze geldiler çocuklar. Orada yolumuzu kaybettik. Koptuk birbirimizden. Neden sonra farkına vardığımızda birbirimizi kaybettiğimizin, vakit çok geçti. Hayat bir deli rüzgar gibi geçti.
İşte çocuklar, ben sizi orada, o ülkede yitirdim. Meğer ben sürüden kopmuşum o fırtınada. Meğer birbirimizi kaybetmemişiz de bir tek ben kaybolmuşum. Ne de iyi etmişim. İyi mi etmişim? Evet. Ben sizleri tanıyorum çünkü sizlerden kopalı. Bir o kadar da "o ülke"yi tanıyorum. Yani hayallerimizi, ütopyamızı.
Sizler orada kaldınız. Düşlerinizde. Oysa ben yıllar yılı sizi aradım durdum. Şimdi dönüp arkama baktığımda bir şeyler görüyorum, görüyorum görmesine de sizler misiniz bilemiyorum. Gözümün önüne bir karartılar geliyor ama seçemiyorum artık bu mesafeden. Birbirimize çok uzağız şimdi çocuklar.
Gönüllü bir haymatlosum ben, sizlerin tanımadığı bir ülkedeyim şimdi. Ama düşlerim... Düşlerim hâlâ duruyor orada. Bir kitap, sahibinden sonra nasıl unutulur, tozlanır durur raflarda... Düşlerim şimdi orada sizlerle beraber yaşıyor, farkına varamasanız da.
Ben uzaklarda... ve dahi uzaklıklarda gönüllü bir haymatlosken şimdi... Düşlerim bir eski zamanda, "o ülke"de.
25 Ağustos 2008
24 Ağustos 2008
Fotoğraf
Havaya bakışlarını dikmiş bakıyordu Biri. Birdiğeri merak etti nereye baktığını. Havada beyaz, dağınık bulutlardan başka birşey yoktu ki... Güneş de baktığı tarafta değildi zaten. Biraz sonra Birdiğeri, Birinin havadaki bulutları izlediği kanısına vardı.
Merakı biraz yatışır gibi oldu Birdiğerinin. Alt tarafı, çiğnenmiş şekersiz bir sakıza benzeyen bulutlara bakıyordu Biri. Yok yok, bulutlarla biri bakışıyorlardı. Evet, şimdi tam olarak emindi bundan. Ortada karşılıklı bir bakışma vardı. Biri bulutlara bakıyorken bulutlar da boş durmuyordu elbet.
Biri istifini hiç bozmadan bulutlara bakmaya devam ediyordu. Neden sonra Birdiğeri, Birinin aslında bir fotoğrafa baktığını seziverdi. Birinin havaya baktığı falan yoktu. Üstelik bulutlar da fotoğraf karesinin tam ortasındaydılar.
Birdiğeri, Birinin bakışlarına odaklanırken elindeki fotoğrafı gözünden kaçırıvermişti. Havada da bulutlar yoktu zaten.
Merakı biraz yatışır gibi oldu Birdiğerinin. Alt tarafı, çiğnenmiş şekersiz bir sakıza benzeyen bulutlara bakıyordu Biri. Yok yok, bulutlarla biri bakışıyorlardı. Evet, şimdi tam olarak emindi bundan. Ortada karşılıklı bir bakışma vardı. Biri bulutlara bakıyorken bulutlar da boş durmuyordu elbet.
Biri istifini hiç bozmadan bulutlara bakmaya devam ediyordu. Neden sonra Birdiğeri, Birinin aslında bir fotoğrafa baktığını seziverdi. Birinin havaya baktığı falan yoktu. Üstelik bulutlar da fotoğraf karesinin tam ortasındaydılar.
Birdiğeri, Birinin bakışlarına odaklanırken elindeki fotoğrafı gözünden kaçırıvermişti. Havada da bulutlar yoktu zaten.
18 Ağustos 2008
Cam
Biri yukarıdan aşağıya doğru hızla geçip gitti. Öbürü onu takip etti. Bir başkası da onu. Birbirlerinin ardı sıra bir başkası, bir başkası daha...
Biri sola doğru hafif bir kavis çizdikten sonra düz yolda devam etti gitti. İşte bir tane daha. Ama bak! Bak bak şuna, zik zak çizip gidiyor aşağı doğru...
On dakika, on beş dakika, yarım saat, bir saat... Birbirleri ardı sıra hızla akıp gittiler.
Ve nihayet sonuncusu. Diğerlerinden pek de farklı bir davranışta bulunmayan bu sonuncusu camdan aşağı sürüklenip giden berrak mı berrak bir yağmur damlasından başka birşey değildi.
Biri sola doğru hafif bir kavis çizdikten sonra düz yolda devam etti gitti. İşte bir tane daha. Ama bak! Bak bak şuna, zik zak çizip gidiyor aşağı doğru...
On dakika, on beş dakika, yarım saat, bir saat... Birbirleri ardı sıra hızla akıp gittiler.
Ve nihayet sonuncusu. Diğerlerinden pek de farklı bir davranışta bulunmayan bu sonuncusu camdan aşağı sürüklenip giden berrak mı berrak bir yağmur damlasından başka birşey değildi.
28 Nisan 2006
Yazın Çocukları
Annesi, her zamanki gibi yine o yumuşak sesiyle uyandırdı onu. Gözlerini açtı, annesine baktı. Bir o tarafı, bir bu tarafı yokladı. Değişen bir şey yoktu. Annesi hep olduğu gibi yine sabah erkenden kalkmış, oraya buraya koşuşturmaya başlamıştı. Bu her halinden belliydi. Öte yandan, duvarlar her zaman durdukları yerde duruyor, kapı ve pencere onlara eşlik ediyordu. Ama bir şey vardı. Gün başkaca bir gündü. Uyanma töreni, oda, annesi, eşyalar vesaire. Her şey yerli yerindeydi de... Bakındı durdu. Hiçbir değişiklik yoktu ortada. Ama bir şey vardı, buna emindi.
Bir hareketle hafif vücudunu yataktan dışarı fırlattı. Kapıdan öyle bir hızla çıktı ki, ablası az daha elindeki bardakları düşürüp kıracaktı. Soluğu avludaki çeşmenin başında aldı. Yalaktaki sebze döküntüleriyle meşgul tavukları kovduktan sonra, yüzüne yıkama niyetine biraz su çırptı. Kahvaltı için içeri girmeye hazırlanırken bakışları gökyüzüne ilişti. İşte tam o anda içine tarif edilemez bir coşku doldu. Bir şey vardı, evet. Hisleri onu yanıltmamıştı. Bugün sıradan bir gün değildi. İşte, güneşin sarısı, gökyüzünün mavisini önüne katmış, yaz geliyordu.
Yaz onun için hayat demekti. Geride kalan ilkbaharın yağmuru, çamuru çoğu vaktinin evde geçmesine neden olmuştu. Hele kış... İçeride, pencereden dışarıdaki karları ve tavuklarla birlikte yemlenen serçe kuşlarını izleyerek geçirmişti koca kışı.
Henüz altı yaşındaydı. Buna rağmen olabildiğince hareketli bir yapısı vardı. Kışın evin içi hapisten farksızdı onun için. Bundan ötürü yaz, onun en sevdiği mevsimdi. Akşama kadar dışarıda gezmek, dolaşmak, oynamak, koşmak, yüzmek… Düşündükçe içi içine sığmıyordu. Hayat sanki yeni başlıyordu. Yaz geliyordu.
Bir tek geçen yazı hatırlıyordu. Zaten hayatçığından kaç yaz geçmişti ki? İki yıl önce, bebeklikten yeni çıkmış mini minnacık bir çocukken, ablası ellerinden tutup sık sık dışarı çıkarmıştı. İlk o zaman hayranlık duymaya başlamıştı yaza. Ancak şimdi tek hatırladığı geçen yazdı. İlk arkadaşlıklarının tohumlarını atmış, ilk oyunlarını oynamaya başlamıştı. Şimdi içi kıpır kıpırdı yine.
Şüphesiz, arkadaşları da aynı duygular içindeydi. Yaz demek çocukluk demek değil midir? Onlar da hayata yaz ile başlıyorlardı işte. Henüz hiçbir menfaat, kırgınlık, dargınlık, art niyet yoktu aralarında. Olmayacaktı da. Büyüyüp eski dost olacaklardı ve eski dostlar hiçbir zaman düşman olmayacaktı. Üç dört arkadaştılar. Ebeveynleri kapı komşusu oluyordu, onlarsa küçücük arkadaşlar. Hepsini toplasan bir büyük adamın hacmini geçmezlerdi ama kalpleri coşkuyla dolup taşıyordu.
Hepsinde de ilk çocukluğun o bitmek tükenmek bilmeyen enerjisi vardı. Dünyayı tanıma hevesi. Bu uğurda, elbette türlü yaramazlıklardan da geri kalmıyorlardı. Bir gün oynaşırken, yakınlardaki bir bahçeden kendilerinden büyük çocukların çıkıp kaçtığını, yanlarından geçerken de kendilerine avuç dolusu erikler atıp uzaklaştıklarını, hemen sonrasında da pala bıyıklı bir adamın peşleri sıra koşuşturduğunu gördüler. Çocukların bırakıp kaçtıkları erikleri topladıktan sonra her biri kendince, ilk kez karşılaştıkları bu olayın sebebini düşünüyordu. Şimdilik anlamaları mümkün değildi ama gelecekte o denli iyi anlayacaklardı ki biri ağaçtan düşüp kolunu incitecek, bir diğeri elma ağacına fırlattığı taşı geri kafasında bulacaktı.
Günler böyle mutlu, hareketli geçip gidiyordu. Etraflarında yaşanan hiçbir şey ilgilendirmiyordu onları. Çocuktular. Yazın tadını çıkaran çocuklar. Bazı bazı fark etseler de dünyanın onlar gibi çocuk olmadığını, görmezden geliyorlardı bunu. Çocukluklarının tadını çıkarıyorlardı. Ne var ki, yaz yavaş yavaş büyütüyordu onları. Ama onlar hiç büyümemek, hep çocuk kalmak istiyorlardı. Yazın çocukları olarak kalmak vardı içlerinde. Kimi zaman içlerinden büyümek istekleri geçmiyor değildi ama çocukluğu da bırakmak olmazdı ki. Yaz hiç bitmemeliydi. Çocukluk hiç bitmemeliydi.
Bir hareketle hafif vücudunu yataktan dışarı fırlattı. Kapıdan öyle bir hızla çıktı ki, ablası az daha elindeki bardakları düşürüp kıracaktı. Soluğu avludaki çeşmenin başında aldı. Yalaktaki sebze döküntüleriyle meşgul tavukları kovduktan sonra, yüzüne yıkama niyetine biraz su çırptı. Kahvaltı için içeri girmeye hazırlanırken bakışları gökyüzüne ilişti. İşte tam o anda içine tarif edilemez bir coşku doldu. Bir şey vardı, evet. Hisleri onu yanıltmamıştı. Bugün sıradan bir gün değildi. İşte, güneşin sarısı, gökyüzünün mavisini önüne katmış, yaz geliyordu.
Yaz onun için hayat demekti. Geride kalan ilkbaharın yağmuru, çamuru çoğu vaktinin evde geçmesine neden olmuştu. Hele kış... İçeride, pencereden dışarıdaki karları ve tavuklarla birlikte yemlenen serçe kuşlarını izleyerek geçirmişti koca kışı.
Henüz altı yaşındaydı. Buna rağmen olabildiğince hareketli bir yapısı vardı. Kışın evin içi hapisten farksızdı onun için. Bundan ötürü yaz, onun en sevdiği mevsimdi. Akşama kadar dışarıda gezmek, dolaşmak, oynamak, koşmak, yüzmek… Düşündükçe içi içine sığmıyordu. Hayat sanki yeni başlıyordu. Yaz geliyordu.
Bir tek geçen yazı hatırlıyordu. Zaten hayatçığından kaç yaz geçmişti ki? İki yıl önce, bebeklikten yeni çıkmış mini minnacık bir çocukken, ablası ellerinden tutup sık sık dışarı çıkarmıştı. İlk o zaman hayranlık duymaya başlamıştı yaza. Ancak şimdi tek hatırladığı geçen yazdı. İlk arkadaşlıklarının tohumlarını atmış, ilk oyunlarını oynamaya başlamıştı. Şimdi içi kıpır kıpırdı yine.
Şüphesiz, arkadaşları da aynı duygular içindeydi. Yaz demek çocukluk demek değil midir? Onlar da hayata yaz ile başlıyorlardı işte. Henüz hiçbir menfaat, kırgınlık, dargınlık, art niyet yoktu aralarında. Olmayacaktı da. Büyüyüp eski dost olacaklardı ve eski dostlar hiçbir zaman düşman olmayacaktı. Üç dört arkadaştılar. Ebeveynleri kapı komşusu oluyordu, onlarsa küçücük arkadaşlar. Hepsini toplasan bir büyük adamın hacmini geçmezlerdi ama kalpleri coşkuyla dolup taşıyordu.
Hepsinde de ilk çocukluğun o bitmek tükenmek bilmeyen enerjisi vardı. Dünyayı tanıma hevesi. Bu uğurda, elbette türlü yaramazlıklardan da geri kalmıyorlardı. Bir gün oynaşırken, yakınlardaki bir bahçeden kendilerinden büyük çocukların çıkıp kaçtığını, yanlarından geçerken de kendilerine avuç dolusu erikler atıp uzaklaştıklarını, hemen sonrasında da pala bıyıklı bir adamın peşleri sıra koşuşturduğunu gördüler. Çocukların bırakıp kaçtıkları erikleri topladıktan sonra her biri kendince, ilk kez karşılaştıkları bu olayın sebebini düşünüyordu. Şimdilik anlamaları mümkün değildi ama gelecekte o denli iyi anlayacaklardı ki biri ağaçtan düşüp kolunu incitecek, bir diğeri elma ağacına fırlattığı taşı geri kafasında bulacaktı.
Günler böyle mutlu, hareketli geçip gidiyordu. Etraflarında yaşanan hiçbir şey ilgilendirmiyordu onları. Çocuktular. Yazın tadını çıkaran çocuklar. Bazı bazı fark etseler de dünyanın onlar gibi çocuk olmadığını, görmezden geliyorlardı bunu. Çocukluklarının tadını çıkarıyorlardı. Ne var ki, yaz yavaş yavaş büyütüyordu onları. Ama onlar hiç büyümemek, hep çocuk kalmak istiyorlardı. Yazın çocukları olarak kalmak vardı içlerinde. Kimi zaman içlerinden büyümek istekleri geçmiyor değildi ama çocukluğu da bırakmak olmazdı ki. Yaz hiç bitmemeliydi. Çocukluk hiç bitmemeliydi.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
