Bir görüşe göre şöyle oldu:
Baştanrı Zeus, tanrılardan Hephaistos'a Pandora Bacımızı yaratmasını buyurdu, o da su ve toprak kullanarak Pandora'yı yarattı. Öbür tanrılar da ona birçok nitelikler bahşettiler; Athena onu giydirdi örneğin, Afrodit ona güzellik verdi, Hermes konuşma verdi falan.
(Prometheus cennetten ateşi çalınca Zeus'un bunun öcünü alması icap etti haliyle, o da ne yaptı? Pandora'yı Epimetheus'a armağan etti. Olaya bak, böyle bir intikam fikri kimin aklına gelir? Kafanız karışmasın; Epimetheus Prometheus'un kardeşiydi. Zeus güzel kızı onun kardeşine vererek Prometheus'a "Hadi bakalım, sen de avucunu yala," demek suretiyle öç almış oluyordu.)
Pandora'ya güzel bir kutu da verilmişti ve hiçbir zaman, hiçbir durumda açmaması da kendisine bir güzel tembih edilmişti. Ne var ki merakının zorlamasıyla, ki bu merak da yine tanrılar tarafından verilmişti kendisine, Pandora kutuyu açtı, açınca da kutudaki tüm kötülükler kaçıp dünyaya dağıldı. Hemen kutuyu kapatmak için yeltendi ama olan olmuştu, bütün kötülükler çoktan kaçmıştı, ancak yalnızca bir tanesi kalmıştı, kutunun en dibinde duruyordu öylece: Elpis, yani umut.
Şimdi gel de merak etme: Umut çok mu kötü bir şeydir ki, bir sürü kötülüğün arasında yer alıyor? Düşün dur.
Pandora yaptığına pişman oldu haliyle. Çok üzüldü, ayrıca Zeus'un gazabına uğramaktan da korktu, zira görevini suistimal etmişti. Gelgelelim Zeus Pandora'yı cezalandırmadı, çünkü bunun zaten olacağını biliyordu. So what?
Sonuç olarak Pandora Bacımız (isterseniz Anamız da diyebilirsiniz) dünyaya ayak basan ilk insan olarak tarihe geçti.
Bir başka görüşe göre de şöyle oldu:
Tanrı bir gün insanları yaratmaya karar verdi. Tüm meleklerini ve cinlerini etrafına topladı ve onlara bu kararını bildirdi. "Ben," dedi, "topraktan insan yaratacağım ve siz de ona secde edeceksiniz." İblis adlı cin itiraz etti, "Hayır canım, olur mu öyle şey, ben ateşten yaratıldım, ateş ki topraktan daha üstündür, nasıl ona secde ederim," falan filan ama para etmedi, sonuçta karar verilmiş olduğu üzere Adem Babamız 0001 seri numarasıyla üretilen ilk insan oldu. O da aynen Pandora gibi toprak ve su kullanılarak yaratıldı. Havva Anamız da onun kaburga kemiğinden yapıldı vesaire.
Yaratılmışların en üstünü olan insandan önce neden melekler ve cinler yaratılmıştı? Onu da merak etmiyor değilim hani.
Cennette yok yoktu. Dilediğin kadar ye iç, gez dolaş, eğlen coş, ama tek bir şeye yaklaşma. Sakın ama sakın, ne yaklaş ne de dokun: Yasak Meyve, yani elma.
Şimdi insan ister istemez merak ediyor, merak etmeyenin aklından şüphe ederim zaten, madem hem Pandora'ya, hem de Adem'le Havva'ya akıl verildi, irade verildi, üstelik merak yetisi de verildi, o halde bunların o kutunun içindekinin ne olduğu merakıyla uykusuz kalacağı, o yasaklanmış ağacın meyvesinden yemek için yanıp tutuşacağı bilinmiyor muydu? Hal böyleyken, bunlara birer suçlu gözüyle bakılmanın biraz adaletsizlik olacağını düşünen yalnızca ben miyim? O kutu Pandora'nın eline neden verildi, kutunun muhafaza edilebileceği başka yer mi yoktu? Madem meyvesinden yemek yasaktı, o ağaç neden Adem'le Havva'nın gözünün önüne konuldu, orada o ağacın yeşereceği başka bir yer yok muydu? Mesela Amazon Ormanları kadar kocaman bir ormanın ortasına konulamaz mıydı?
Bunları eğlenmek için yazdığımı düşünebilirsiniz. Hayır, gerçekten merak ediyorum. Varsa bu sorulara bir yanıtınız lütfen çekinmeyiniz, beni aydınlatınız, size minettar kalırım. Ama bakın, lütfen o eskimiş püskümüş, "Canım, burada amaç insanın imtihan edilmesidir," türünden cevaplar vermeyin, o tür cevapları ben iki yaşımdan beri dinliyorum, emin olun. Varsa yeni, aydınlatıcı bir cevabınız, başım gözüm üstüne.
12 Ocak 2014
21 Eylül 2013
Nasılsın Süleyman Amca?
Sonbahar da geldi.
Bu ne hal?
Yazacak bir şey yok!
Böyle olmazdı hiç.
En çok sonbaharda yazacak bir şeyler olurdu.
Yapraklar ne zaman dökülecek acaba?
Kavak yaprakları dökülüp kuruyunca üstünde yürümek?
En son ne zaman yaptın bunu?
Neyi?
Kuru yaprakların üzerinde yürümeyi?
Bilmiyorum ki, hiç yoksa beş yıl vardır.
"Neden böyle üzgün görünürsünüz, yıllar yılı dost bildiğim aynalar?"
Üzgün müydü sahi o? Yani, orada üzgün değil de sanki başka bir kelime geçiyordu.
E, açıp internete baksana be kardeşim.
Amaaan, boş ver, bakacaksın da ne olacak.
Hiç kurumuş akasya yaprağı da görmedim, nasıl oluyorlar acaba?
"Anam her gün bu vakitlerde bana elma getirirdi," diye yazmıştı bir zamanlar.
Kim?
Kim olacak, içindeki çocuk.
Adem'le Havva'nın düğününde ne ikram edildi acaba?
Lan ne ikram edilecek oğlum! Hasta mısın? Ne'sini bırak, kime ikram edilecek?
Doğru ya, kimse yok ki.
E, ne güzel işte, masraftan kurtulmuşlar hiç olmazsa.
Tabii, davetli falan olmayınca oynayan moynayan da olmamıştır. Halay çeken de olmamıştır.
Yani.
Deliriyor muyum ne? Hayır, o değil de, annemle büyük ablamın yanında böyle konuşsam beni linç etmeseler bile evden atarlar, öyle de bir durum var. Allah'tan anacığım internete girmiyor. Ama ben de pek öyle linç edilmeyi gerektirecek bir şeyler söylemiyorum ki. Ne yani, şimdi insanın Adem'le Havva'nın düğününü merak etmesi ayıp mı, günah mı? Bunda garipsenecek ne var? Sonuçta Adem bizim babamız, Havva da anamız. İnsanın, annesiyle babasının düğününü merak etmesi kadar doğal ne olabilir? Durun size bir şey anlatayım, aklıma geldi. Benim bir amca oğlum var, küçükken çok komikti. Bir gün oturuyorduk, o da halamın kucağındaydı, dört yaşında anca vardı, durup dururken dedi ki, "hala, hatırlıyor musun, ben ninemin düğününde, onun dizine oturmuş şeker yiyordum." Adam ninesinin düğününe gitmiş düşünün, bir de onun dizinde oturmuş ve şeker yemiş. Şimdi gel de reenkarnasyona inanma. Ne diyorduk, deliriyorum galiba. Normaldir.
Yahu, canım nasıl sıkılıyor, anlatamam. İşte böyle hezeyanlara bulanıyorum canım sıkılınca. Siz neler yapıyorsunuz? Ee, daha daha ne var ne yok?
Bu ne hal?
Yazacak bir şey yok!
Böyle olmazdı hiç.
En çok sonbaharda yazacak bir şeyler olurdu.
Yapraklar ne zaman dökülecek acaba?
Kavak yaprakları dökülüp kuruyunca üstünde yürümek?
En son ne zaman yaptın bunu?
Neyi?
Kuru yaprakların üzerinde yürümeyi?
Bilmiyorum ki, hiç yoksa beş yıl vardır.
"Neden böyle üzgün görünürsünüz, yıllar yılı dost bildiğim aynalar?"
Üzgün müydü sahi o? Yani, orada üzgün değil de sanki başka bir kelime geçiyordu.
E, açıp internete baksana be kardeşim.
Amaaan, boş ver, bakacaksın da ne olacak.
Hiç kurumuş akasya yaprağı da görmedim, nasıl oluyorlar acaba?
"Anam her gün bu vakitlerde bana elma getirirdi," diye yazmıştı bir zamanlar.
Kim?
Kim olacak, içindeki çocuk.
Günün birinde Cennet diye bir yer varmış. Orada yaşayan bir adem varmış. Adı Adem'miş. Bir de karısı varmış. Adı Havva'ymış. Bunlara her şey –ama her şey– serbestmiş. "Ne yaparsanız yapın, ne ederseniz edin" denmiş kendilerine, onlar da hiç, "yok olmaz, biz almayalım, valla, kalsın, teşekkür ederiz" filan dememişler, ne verildiyse almışlar.Kimilerine biraz ilginç gelecek belki ama, Adem'le Havva'nın düğününde yer almak isterdim. Hani, insan merak ediyor, yalnızca iki insanın olduğu, başka da hiçbir insanın olmadığı bir devirde, o iki insanın düğünü nasıl oldu acaba? Siz merak etmiyor musunuz? (a. Evet ediyoruz: E, normal canım merak etmek, merak edilmeyecek gibi değil ki. / b. Hayır etmiyoruz: Aman, siz de ne meraksız şeysiniz öyle! Geçin oturun televizyonun karşısına, dizi izleyin anca.) Parantez kapanır, normal hayata dönülür.
Adem'le Havva'nın düğününde ne ikram edildi acaba?
Lan ne ikram edilecek oğlum! Hasta mısın? Ne'sini bırak, kime ikram edilecek?
Doğru ya, kimse yok ki.
E, ne güzel işte, masraftan kurtulmuşlar hiç olmazsa.
Tabii, davetli falan olmayınca oynayan moynayan da olmamıştır. Halay çeken de olmamıştır.
Yani.
Deliriyor muyum ne? Hayır, o değil de, annemle büyük ablamın yanında böyle konuşsam beni linç etmeseler bile evden atarlar, öyle de bir durum var. Allah'tan anacığım internete girmiyor. Ama ben de pek öyle linç edilmeyi gerektirecek bir şeyler söylemiyorum ki. Ne yani, şimdi insanın Adem'le Havva'nın düğününü merak etmesi ayıp mı, günah mı? Bunda garipsenecek ne var? Sonuçta Adem bizim babamız, Havva da anamız. İnsanın, annesiyle babasının düğününü merak etmesi kadar doğal ne olabilir? Durun size bir şey anlatayım, aklıma geldi. Benim bir amca oğlum var, küçükken çok komikti. Bir gün oturuyorduk, o da halamın kucağındaydı, dört yaşında anca vardı, durup dururken dedi ki, "hala, hatırlıyor musun, ben ninemin düğününde, onun dizine oturmuş şeker yiyordum." Adam ninesinin düğününe gitmiş düşünün, bir de onun dizinde oturmuş ve şeker yemiş. Şimdi gel de reenkarnasyona inanma. Ne diyorduk, deliriyorum galiba. Normaldir.
Adem'le Havva her şeyi yapıp etmekte özgürlermiş özgür olmasına, ama bir tek şey yasakmış onlara. O da, adı üstünde yasak meyve. Neden yasakmış acaba? Galiba hiçbir zaman bilemeyeceğiz. O yüzden de üstünde araştırmalar yapmak, akıl yürütmek boşuna. Yasak meyve bir elmaymış. Acaba tatlı bir elma mıymış, yoksa ekşi mi? Onu da bilmiyoruz. Bu elma kırmızı mıymış, yeşil mi? O da, yine aynı şekilde muamma. Ee, ne yapacağız sonuç olarak?Bir de neyi merak ediyorum biliyor musunuz? Merak da denemez ya, keşke diyorum, Adem babamızdan kalan, anılarını yazdığı bir kitap olsaydı da ulaşsaydı günümüze. Hayıflanıyorum ama elden ne gelir? O günleri de çok merak ediyorum. O günkü sosyal hayat nasıldı mesela? İnsanlar ne yapıyorlardı, gündelik hayat nasıl geçiyordu? Sıkıntı, dert, keder, tasa var mıydı?
Yahu, canım nasıl sıkılıyor, anlatamam. İşte böyle hezeyanlara bulanıyorum canım sıkılınca. Siz neler yapıyorsunuz? Ee, daha daha ne var ne yok?
Madem yasak meyveye dokunmak en büyük günahtı orada, Adem babamızla Havva anamız da sırf bu yüzden kovulup bu dünyaya atılmakla cezalandırıldılar, burada niye bu kadar çok elma var, onu da, Allah biliyor ya, çok mu çok merak ediyorum.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
