3 Ağustos 2021

Nice öğleler gelip geçer

Tam öğleyin: saate vurursak, hergün başka bir andır bu, dallar yapraklar arasına saklanmış serçelere birbirinden ilginç türküler söyleten allar yeşiller renk olmaktan çıkıverir birden. Tepeler, bayırlar, duvarlar, evler ağırlığını yitirir, maddenin içi çekilir. Kızgın güneşli fundaları bırakıp toprağın oyuklarına kaçar ağustosböcekleri. Söğütler kıpırdamaz, otlar sallanmaz; oynak dikenler göğe yapışır sanki. Bahçe kapısının yanındaki tahtakova çatlar. Demin bağırıp çağıran çocuklar susuverir. Sarı-kuru çayırda taze-diri ot aramak için upuzun boynuyla başını çite gömmüş olan at, sağa sola dökülen kabarık yelesiyle tam kişneyecekken ağzını açamaz. Birtürlü yerden kalkamaz yol kenarındaki karga. Kıyıda kum çeken hantal mavna sulara gömülüverir çıt çıkarmadan. İnsanı hayvanı, ağacı toprağıyla olgun bir meyve gibi kıvamını bulur evren. Uçsuz bucaksız bir kilit kitlenir evrence. Yeri göğü kuşatan bir ip düğümlenir. Herşey nicedir özleyip aradığı orta'ya erişir. Durmadan artan bir acı diner. Varlığın çarkı durur. Tüm evren yepyeni bir anlam atılışıyla tam orta yerinden korkunç (ama korkunç) bir sessizlikle ikiye bölünür, – bölünür bölünmez de birleşir.

Beklenen gerçekleşmiş, büyük bir gizem özünün tadına ermiş, evren istediği aşamaya bugün de varmıştır.

Bu evrensel devrimin hemen ardından, sanki hiçbirşey olmamış gibi kaldığı yerden dönmeye başlar varlık: Eskisi gibi renklenir birden heryan. Taş ağır, ev görkemlidir yine. Ağustosböceklerinin bitmez türküleri hiç kesilmemiş gibi sürüp gider. Rüzgâr dirilik katar değdiği yere. Saklambaç oynayan bir çocuk sesi "oldu" diye yankı yankı yankılanır. Birara canını yitirir gibi olan at, özgür özgür kişner. Bir kanat havalanırken çirkin bir karga sesi kulakları tırmalar. Yeniden su yüzüne çıkan kum mavnasının gıcırtıları duyulmaya başlar. Canlısı cansızıyla evreni kendi üstüne kapayan kilit yeniden açılır. Sonsuz büyüklükte bir meyve, binbir sıkıntıyla, yavaş yavaş yeniden olmaya yönelir.

Ne yazık ki, yaşıyorum diyenlerden pekçoğumuzun haberi bile olmadan nice öğleler gelip geçer.

 Nermi Uygur, Yaşama Felsefesi.

25 Nisan 2017

Gelip geçici

Değil mi ki gelip geçici, öyleyse değeri yok... Aslında yanlış bir damgalama bu. İnsana ilişkin ne varsa zamanlıdır, zamandadır, – gelip geçer. Kendimiz çevremiz, yapıp ettiğimiz herşey (ha uzun ha kısa) belli bir zaman aralığını kaplar yalnızca.
Bir şeyin tadı değeri gelip geçiciliğiyle orantılı değildir. Tersine: bazı şeyleri tam da gelip geçici olduğu için sevip saymak, bakıp gözetmek gerekir.
İnsana özgü ne varsa yıpranır, en yıpranmaz sanılan şeyler bile – sevgi, dostluk, özlem, bağlılık...
Gelip geçici olanı sevmemek yaşamdan kaçmaktır. Gelip geçici tatlar, mutluluklar, karşılaşmalar, alışkanlıklarla dolup taşar tüm yaşam.
Nermi Uygur, Yaşama Felsefesi.

17 Aralık 2014

Hangi Dil Güçlüdür

         Rüzgârın sesini;
         suyun tadını;
         şimşeklerin göğü işleyişini;
         kızarmış ekmek kokusunu;
         gözümün seyirişini
gerçekte veren dil güçlüdür

Nermi Uygur, Yaşama Felsefesi.

16 Aralık 2014

Başka dillere bulaşmak


Bulaştığım Dillerin İklimi

Fransızca: herşey sımsıkı yerliyerinde olmalı. 
Latince: Bir çeşit söz-geometrisi.
İngilizce: Kılıkırkyarmada birebir. 
Eski Yunanca: Gevşek-ciddi bir tatlılık.
İtalyanca: Şakımalı bir sarıp sarmalama. 
Almanca: Özenli bir balta girmemiş orman, akılcı-romantik. 
İspanyolca: Zengin, derin, gururlu, çölümsü. 

(Ya Türkçe? Türkçe: tüm öbür dilleri işittiğim kulak, konuştuğum ağız, öbür dillere dokunduğum el, öbür dilleri gördüğüm göz.) 

Yabancı bir dil öğrenmek, yalnız dil öğrenmek değildir. İnsan, dille birlikte, başta kendisi olmak üzere, hemen hemen herşeyi yeniden yaşayıp öğrenmek zorundadır.

Bazısı uygun düşse de yerici nitelemeler biryana, ne tezcanlı, ne toptancı yaratıklarız! Yabancı bir dilin çabuk öğretildiğine inanmışızdır bir kez. Oysa çoğun gönlümüzce at oynattığımızı sandığımız kendi anadilimizin bile pekçok yerini yöresini elyordamıyla biliriz. Yıllarca çalış çabala, yıllarca sev bağlan, bir de bakıyorsun ki limoncu kayığına ancak fesini atabilmişsin. Gerçekte öyle sözcükler, öyle dilsel anlatım olanakları var ki, onların tadını görevini iyice anlayıp uygulamak için birkaç insan yaşamı bile az.

Dillerin çokluğu kadar insanı darlıktan kurtaran, bağnazlıktan alıkoyup başka gerçekliklere anlayış ve hoşgörü uyandıran bir gerçek yok,– yeter ki gözü kulağı kısıtlamayalım.


Nermi Uygur
Her anadille başka türlü konuşur evren. 

İnsan, çeşit çeşit dillerde yatan, çeşit çeşit bilgeliklerin hakkını vermeyi öğrendikçe bilgeleşir. 

Başka bir dile bulaşmayan, anadilinin tadına varamaz. Yabancı dil öğrenimi, başka yararları yanında, bilinçli anadil sevgisinin vazgeçilmez koşuludur. 

Nermi Uygur, Yaşama Felsefesi.

9 Ocak 2010

Barbarlar

Montaigne
… Özellikle sevgi açısından, doğru-dürüst okunduğunda, insanda ivedilikle yamyam olma hevesi uyandıran “Des cannibales” (Yamyamlar) adlı denemesine eğilmek başlıbaşına bir acılıklar-tatlılıklar şölenidir. Kısa bir süre öncesinde Amerika’nın ortalarında yaşadığı gözlemlenen bazı boyların, Montaigne’in “nations” diye, “uluslar” diye nitelediği yerli halkına, Avrupalıların “barbar” yaftası takmasına karşı çıkıyor bu başlıbaşına bir yaşama-düşünme okulu durumundaki deneme. Montaigne’e göre aslında, insanları özyaşamlarında tek tek ya da topluca, türlü kılıktaki işkencelerle “yiyen” beyaz ırk Avrupalıların yaptığı, insanlık dışı bir şey. Öyle ya: “Birini canlıyken yemekte, ölüyken yemekten çok daha barbarlık var” diye düşünüyor.

Ne de olsa, o barbar denenler, Montaigne’in benimsediği saptamalar uyarınca, geri kalan insanlardan daha yumuşak kişilerdir, birbirlerine karşı daha duyarlı kişilerdir: Bizlerle karşılaştırdıkta, haksızlıklara bizden daha öfkeli; iyiliklere daha az nankör, bizden daha zengin, bizden daha mutlu. Onlar doğuşlarındaki saflığı hala sürdürmekteler: doğuşlarındaki saflığa yakın bir varlık göstermekteler: "estre encore for voisienes de leur naifveté originelle” Düzmecilikle bozulmamış insanlar onlar, yaratılışındaki saflığı yitirmemiş insanlar onlar.

Neden onları “barbar” diye damgalayıp insanlığın dışına atmaya kalkıyoruz, peki? Yanıtı düpedüz şudur Montaigne’in: “Bana anlattığına göre, bu ulusta ne barbarlık ne de yabansılık var; ger gör ki, herkes kendi kendisinin yapıp etmediği şeye barbarlık diyor.”
Alışkanlık yüzünden pusulayı şaşıran insanın yapmayacağı yanlışlık, yapmayacağı kötülük yok, Montaigne’e göre. Alışkanlıklarla gözü dönen insanları, vurmaya kırmaya götürür, öldürmeye götürür alışkanlıklar. Tekdüze duygularda, düşüncelerde, eylemlerde gide gele, gide gele yalama olan benliğimiz (sorumluysam, benzetmeden ben sorumluyum, Montaigne değil) tepeden tırnağa batağa gömer bizi. Nitekim, Raimond Sebon’a ayırdığı nerdeyse bir kitap uzunluğundaki savunuda (keşke daha uzun olsaydı, üzülüyorum, elimde mi?) şu acı, şu doğru saptamada bulunuyor: Kendimizi olduğumuzdan üstün görmemiz en doğal, en köklü hastalığımızdır.
Bunun da nedeni, kendi çabamızla kendimize verdiğimiz yaşama biçimi, yani alışkanlık. Kendi kendimizle hem yalın hem karmaşık bir ilişkiler çekimidir alışkanlıklar: Yalın, “doğal” gözüyle bakarız onlara; biz onları bile-isteye edindikçe, onlar bizi kıskıvrak bağlar. Varoluşumuzun aracı durumundan varoluşumuzun taşıyıcısı durumuna dönüşürler. Böylece birbirine kilitlenir insan ile alışkanlık: işte bunun için, “Kendimizi büsbütün unuturcasına saldırmamalıyız duygulanımlarımız ile çıkarlarımızın üstüne.”

İşler bu kerteye varınca, (başkalarına) ne hoşgörü ne sevgi kalır ortada. Nasıl kalsın, alışkanlıklarının değerinden, gerekliliğinden, özden dışa, en küçük kuşkuya yer vermez olur artık insan. Oysa insan olarak insana en çok yaraşan davranış “Bilmem ki?” türünden davranıştır. Sorgulamak, yüzeysel başarıyla yetinmemek, olup biteni bir de başka yönden görmeye girişmek, -işte bu örnek davranışı kendi doğası yapmıştır Montaigne. Gerçekte, herkes kendine örnek almalıdır bu davranışı.
Öyle ama, insanı göreceliğe, relativizm’e götürürmüş bu. İnsansa kendini sapasağlam bir kazığa iyice bağlamak ister. Neye yarayacak, peki, görecelik? Kafa karıştırmaya, eylemleri geciktirmeye, eylem dağıtmaya. O zaman gelsin ‘sağlam kazık’, aman gelsin. Ne var ki “o zaman” derken, hep çoğul konuşulur: O zaman “her” zaman, tüm zamanlar hep sağlam-kazık, -ne yazık ki, hep bu anlayış doğrultusunda yuvarlanıp gitmiştir yaşam.

İşte buna, “Bu böyle olmaz!” diyor Montaigne. Uzun uzun gerekçelere dayandığı da yok, boş veriyor alışkanlıklara. Kendi gündüzünü gecesini gözler önün koyup özyaşamının örnekliğiyle sayısını artırıyor Montaigne’lerin. Herşeye karşın arttıkça artıyor da. Bence, çok daha artması gerek.

Görecelik, görecelik de, hiçbirşeye bağlanmadan yaşanmaz ama. Doğrudur. Gelin öyleyse göreceliğe bağlanalım, herkesin anladığı anlamda bağlanmaysa görecelik, görecelikle çözülmez bir evlilik kuralım. Öyle de, “doğru” diye bildiğimiz, herşeye “Güle güle!” demiyorsunuz o zaman. Orası öyle, kesinlikten, güvenden yoksun kalıyoruz o zaman. Gelgelelim: ‘kesin doğru’ güven mi ki? Güvensizliğin ta kendisi kesinlik! Bir masal kesin doğru; doğru kesin olmaz, olur gibi olunca doğru’luk sona ermiştir artık… Duruyorum.
Nermi Uygur, Başka Sevgisi.
Sayfa başına git