6 Aralık 2021

Geleceğimiz

Bir araştırmanın sonucunu veren şuradaki haber olabildiğince ilgi çekici. Dünyamızın geleceği hakkında tahmin yürütmek için de açık bir ipucu. 2020 sonu itibarıyla insan elinden çıkma malzemenin kütlesi, ağaç, bitki ve hayvanlar dahil, yeryüzündeki toplam canlı kütlesini aşmış. Yani insanların bugüne değin yaptığı binalar, yollar, araç gereçler ve bilumum şeyin ağırlığı dünyadaki tüm canlıların ağırlığını geçmiş. Bugüne kadar diyoruz ama bunun yanıltıcı olmaması lazım, zira insanlık sadece şu son kırk yılda önceki binlerce yıldan daha fazla şey üretti. Yalnızca günümüze bakalım. Dünyanın dört bir yanında binalar, yollar, köprüler, istasyonlar, stadyumlar, hava ve deniz limanları, barajlar, denize dolgular, arabalar, uçaklar, gemiler, elektronik cihazlar, mobilyalar, kılık kıyafet, kap kacak derken her gün, her saat tonlarca ama tonlarca malzeme üretiliyor. Araştırmanın daha ilginç bir bulgusuna göreyse bugün sadece bir hafta içinde üretilen malzemenin ağırlığı, dünyada şu an yaşayan sekiz milyara yakın insanın ağırlığına eşitmiş. Sadece bir haftada. 

Şimdi oturup düşünelim. Nereye kadar gidecek bu? Üretim dediğin şey hammade gerektirir. E, doğal olarak bunun bir yerde bitmesi gerekir. Nitekim bitiyor da. Pek çok şeyin hammaddesi biz farkında olmadan bitiyor. Otuz yıl önce üretilen kâğıdın malzemesiyle bugün üretileninki bir mi? Giysilerin büyük bir kısmı sentetik kumaşlardan üretiliyor bugün. Günümüz teknolojisi biten bir şeyin yerine şimdilik başka bir şey koyabiliyor ama o başka şey de bittiğinde ne olacak? Ne olacağı az buçuk tahmin edilebilir.  Mesela poşetler kalkacak, markete, pazara kırk elli yıl öncesine kadar olduğu gibi pazar fileleriyle gideceğiz gene. Kâğıt mendiller kalkacak, eskiden olduğu gibi cebimizde kumaş mendil taşıyacağız falan filan. Şu habere bir bakın, gün gelecek dünyada "kum mafyası" diye bir şey çıkacak deseler kim inanırdı. Ee, milyonlarca ton betonun üretildiği bir çağda kum da bir gün bitecekti elbette. Sadece kum mu? Madenler bitiyor, ormanlar bitiyor, tarım toprakları bitiyor, su bitiyor su.

Peki, bu işin nihai durumu ne olacak diye sorarsanız, naçizane tahminim, dünya insanlığı sırtından atacak. Sen benim ırzıma geçtin, al ben de seninkine geçiyorum diyerek insanı kıracak, gidişat bu yönde. Ve insan faaliyeti yeryüzünde azaldıkça gezegenimiz tahmin ettiğimizden bile daha hızlı toparlayacak kendini. Çevre felaketi, iklim krizi gibi kavramları her gün duyuyoruz artık ama insan penceresinden bu böyle, oysaki gezegenin gözünden bakarsan pek de öyle felaketlik bir durum olmadığını görürsün. Dedim ya, insanı sırtından attıktan sonra dünya hemencecik toparlar kendini, asıl felaket insan felaketi olacak. Bunun ne zaman olacağına dairse benim bir öngörüm yok, yirmi yıl sonra mı olur, iki yüz yıl sonra mı, bilmiyorum.

Dünya değil sekiz milyar, on beş milyar insanı bile rahatça besleyebilecek bir yer, gelgelelim insan doymak bilmiyor kardeşim.

10 Temmuz 2014

Çorba

Sabah kalkıp ülke ve dünya gündemine göz atınca insanın içi kararıyor. Nasıl kararmasın? Bir tane olumlu haber varsa yanında yüz tane de olumsuz haber var. Şurada savaş, orada yıkım... Şu şunu dedi, bu bunu dedi... Düşünüyorum da, epey sağlıklı bir beynimiz var galiba; tahmin ettiğimizden çok daha sağlıklı. Çünkü efendim, ortalama bir beyin böylesi bir gündemde en fazla altı ay dayanabilir. Ama biz toplum olarak yıllarca dayanabiliyoruz, dayanacağız.

Televizyon izlemeyi 2002 yılında bıraktım. O tarihten önce düzenli olarak izlediğim diziler vardı herkes gibi. Pazar günleri Formula 1'i hiç kaçırmazdım. Hatta cumartesileri sıralama turlarını bile izlerdim çoğu kez. Sonra, haberler, maç özetleri, klipler, filmler falan. Ortalama bir memleket insanından farkım yoktu. Televizyon milyonların hayatını yönlendirdiği gibi benimkini de yönlendiriyordu. Televizyonda gördüğümüz kıytırık bir meseleden saatlerce konuşabiliyorduk. Televizyon izlemeye ayırdığım süre gün be gün azaldı. Bugün neredeyse hiç izlemiyorum. Evde açık olunca bile farkında değilim çoğu kez. 

Eşe dosta oturmaya, misafirliğe falan gittiğimde her evde aynı manzarayla karşılaşıyorum. Televizyon muhakkak açık oluyor. Ev halkı da izliyor. Hele hele o saatte bir dizi varsa, herkes sus pus olup gözünü ekrana dikiyor. Misafirlik kavramının da içi boşalıyor böylece.

87 yaşındaki bir akrabamla konuşuyordum geçen gün. Eski devirlerden söz açıldı. "Bugünle o günü nasıl karşılaştırıyorsun" diye sordum, "sizin yaştakiler hep eskileri özleyip duruyorlar. Bugünün hiç mi yok olumlu bir yönü?" Verdiği cevap olabildiğince düşündürücüydü: "O zaman açtık, karnımız doymuyordu doğru dürüst, ancak şunu bil ki, o günün açlığını bugünün bolluğuna değişmem."

İnsan, dünya döndükçe birbirine ihtiyaç duyacaktır. Aslında yalnızca insan da değil, tüm canlılar birbirlerine ihtiyaç duyarlar. Bir ağaç bile bir başına uzun süre yaşayamaz. Binlerce yıldır doğayı egemenliği altına alma çabaları içinde olan insanoğlu bu çabaları sonucunda bugün epey yol kat etmiş, epey başarı sağlamış bir noktada bulunuyor. Bugün bir insan tek başına uçağa atlayıp dünyanın en uzak noktasına gidebilir. Eskiden mümkün müydü böyle bir şey? Yakın mesafelere bile kervan kervan gidiliyordu. Eskiden dermansız dert denen hastalıkların bugün esamesi bile okunmuyor. Zamanla bilim gelişti, teknoloji doğdu. Önce pek çok şeyi, sonra da hemen her şeyi üretti insan. Yollar yaparak mesafeleri kısalttı, köprüler yaparak ırmakları, hatta denizleri aştı. Olanaksız gözüken pek çok gereksinimin giderilmesi zamanla çocuk oyuncağına dönüştü. Böyle olunca da insanlar gereksinimlerini tek başına giderebilecek duruma geldiler. Ve işte tam da bu noktada insanların yalnızlaşmasının yolu açıldı.

Yirminci Yüzyılda pek çok şey yapıldı yapılmasına, gene de hiçbir şey televizyonun yaygınlaşıp kanalların çoğalması kadar etkili olamadı insanları yalnızlaştırmakta. İnternet ise bu konuda deyiş yerindeyse öldürücü darbe oldu.

Bugün dönüp baktığımızda, insan ilişkilerinde bin yıl öncesine oranla devasa bir farklılığın olduğunu rahatlıkla görebiliyoruz. Arkadaşımla konuşuyorduk geçen gün, "Amerika'da artık yol sorma, yön sorma yok," diyordu, "gideceğin yeri akıllı telefonundan elinle koymuş gibi buluyorsun." Böyle bir şeyin olacağını değil bin yıl, yüz yıl önce desen kim inanırdı? Demek ki bugün bizim de inanmayacağımız, aklımıza bile gelmeyen şeyler gelecekte gerçekleşecek. Kim inkâr edebilir bunu?

Peki, gelecek daha mı iyi olacak, daha mı kötü? Bazılarına göre daha iyi, bazılarına göreyse daha kötü olacak. Örneğin, yukarıda sözünü ettiğim akrabam gibi düşünürsek, elbette daha kötü olacak. Çünkü ona göre bugün geçmişe göre daha kötü. Gidiş de aynı gidiş olduğuna göre doğal olarak gelecek de bugünden daha kötü olacak. Ancak bu fikre itiraz edilebilir tabii. Mesela, ortalama yaşam süresinin geçmişte kırk-elli yılken bugün seksen yıl olması kanıt gösterilebilir. Geçmişte çaresi olmayan bir hastalığın bugün basit ilaçlarla giderilebiliyor olması da. Bir kanser hastası düşünün, gelecekte kansere de çare bulunacak olması ihtimaline bakıp elbette, gelecek daha iyi olacak, diyecektir. Gelgelelim, bunun gibi tekil örneklere değil de, meseleye bir bütün olarak baktığımızda iş değişiyor. Tokyo'da 35, Meksiko'da 21 milyon insan yaşıyor. Bununla birlikte, insanların en yalnız olduğu yerler de metropoller.

Başa dönelim. Bu coğrafyanın havasından mıdır, suyundan mıdır bilemem, insanları yorum yapmayı çok severler. Facebook'u açıyorsun, en basit bir konuda sürüyle yorum yapılıyor. Herkesin her konuda söyleyecek illa ki bir sözü var. Sanki olmak zorundaymış gibi. Adına susmak denen erdem unutuldu neredeyse.

Gündeme bakınca insanın moralinin bozulmaması elde değil. Üstüne bir de bu gündeme sözünü ettiğim bini bir para sürüyle yorumu da boca edin, sonra da sağlıklı bir zihnim var deyip ortalıkta dolaşın dolaşabilirseniz.

Dünyamız çorbaya dönmüş. Benim görebildiğim bu.

24 Haziran 2011

Geleceğe uçuş

Okuduğum bir haber ilginizi çekebilir. Gelecek onyıllarda uçaklar ve uçuş nasıl olacak, bir tahmin yürüttünüz mü? Chloe Turgis adlı vatandaşın verdiği habere göre uçak üreticisi EADS şirketi geçen hafta fütüristik bir uçağın fotoğraflarını yayımlamış.

Planlandığına göre bu uçakla Londra'dan Tokyo'ya iki saatte uçulacakmış. Evet yanlış duymadınız. Avrupa'nın batısından Asya'nın doğusuna, sadece iki saatte. Düşünün, İstanbul'da işi ile evi farklı yakalarda olan bir vatandaş akşam işten çıktından sonra karşıdaki evine varamadan adam dünyanın bir ucundan öbürüne varmış olacak. Bizim açımızdan şimdilik en azından kulağa hoş geliyor değil mi...

Unutmadan küçük bir de not: Bu süpersonik uçak projesinin 40 yıldan evvel hayata geçirilmesi biraz zormuş. Kaba bir hesapla yüzyılımızın tam ortalarında bunların ete kemiğe bürünmüş gerçek örnekleriyle karşılaşabiliriz.

Haberde, hazır söz uçaklardan açılmışken diğer uçak şirketlerinin geleceğe ilişkin planlarına da bir göz atılmış. Önde gelen üreticilerden Airbus da boş durmuyormuş. Geliştirdiği S.A.S. adlı bir uçak projesi hayli enteresan.

İşte gelecekte üretilmesi planlanan o uçağın dıştan ve içten görünüşü:












Sayfa başına git