Facebook arkadaşlarımdan biri paylaşmış bunu. Böyle şeyleri pek önemsemem ama bu kez dayanamadım.
Birkaç kez okudum, gene de ne demek istediğini tam olarak anlayamadım, en sonunda birazcık anlar gibi oldum o kadar.
Bunu yazan, bildiğim kadarıyla en az yirmi yıldır öğretmen. On yıl kadardır da üst makamlarda yöneticilik, müdürlük filan yapıyor. Tanışıklığımız da var, çok olmasa da konuşmuşluğumuz var.
Sadede geleyim... Yirmi yıllık eğitimcisi böyle yazıyorsa, fikirlerini böyle anlaşılmaz bir biçimde dile getiriyorsa, üstelik yazdığının neredeyse tamamı anlatım bozuklukları ve yazım hatalarıyla doluysa, bu eğitim çarkının öğrencisinin nasıl bir durumda olabileceğini varın düşünün yani.
20 Ağustos 2015
13 Mayıs 2014
Okulda yemek
Pek çok kez yaptığım gibi yine kitaplıktan rastgele bir dergi çektim. 2006 yılından bir National Geographic geldi bu kez. Karıştırmaya başladım. "İnsanlık Ailesi" sayfasında ilginç gelen bir şey gördüm, burada da paylaşmak istedim. Üç ülkede; ABD, Rusya ve Japonya'da okullarda verilen yemeklerin listesine yer verilmiş. Ben en çok yemeğini okulda yiyen öğrencilerin oranına takıldım. Amerika'da öğrencilerin yarısı, Rusya'da yüzde doksanı, Japonya'daysa tamamı okulda yemek yiyormuş. Neden acaba? Söz konusu üç ülkenin sosyoekonomik bakımdan pek farkı olmadığına göre bu soruyu yanıtlamak için ekonomiyi işin içine katamayız. Örneğin kalkınmamış bir Afrika ülkesi ya da kalkınmakta olan bir üçüncü dünya ülkesi listede olsaydı o ülkenin verilerine bakarak bir şeyler söyleyebilirdik. Ancak buradaki üç ülke de zengin. Zaten listede de görüldüğü gibi yemekler ucuz. Amerika'da 2 dolar değil de 7 dolar olsaydı mesela, çocukların bir kısmının bu yüzden okulda yemediği sonucunu çıkarabilirdik. O halde niçin Amerika'da çocukların yarısı yemeklerini okulda yiyor da Rusya'da tamamına yakını, Japonya'daysa tamamı yiyor?
ABD (Fairfax Country'de bir okul)
Fiyatı: 2 dolar
Öğrencilerin yaş aralığı: 11-18
Öğle yemeğini yemekhanede yiyen öğrencilerin oranı: %50
Rusya (St. Petersburg'da bir okul)
Fiyatı: 21 ruble (1,15 TL)
Öğrencilerin yaş aralığı: 7-17
Öğle yemeğini yemekhanede yiyen öğrencilerin oranı: %90
Japonya (Sapporo'da bir okul)
Fiyatı: 190 yen (2,41 TL)
Öğrencilerin yaş aralığı: 6-12
Öğle yemeğini yemekhanede yiyen öğrencilerin oranı: %100
Bence bütün mesele sosyokültürel yapıda gizli. Amerikalıların nasıl bir sosyal hayat yaşadığını Hollywood filmlerinden üç aşağı beş yukarı biliyoruz. Amerikan kültürü bireyselliği, kendi başınalığı hiç yadırgamadığı gibi, bir şeyi beğenmeyip dudak bükmeyi de gayet olağan sayar. Buna karşılık Rusya'da, her ne kadar Sovyetler'in çöküşünün üstünden geçen yirmi beş yılda zayıflamış olsa da, Sosyalist sistemin getirmiş olduğu, kolektif diyebileceğimiz bir kültür var. Bilenler bilir, Rusya'da bir zamanlar "Kolhoz" denen çiftlikler vardı ve buralardaki tarım makineleriyle hayvanlar köylülerin ortak malıydı. Köylüler mesleklerinin gerektirdiği işlerde çalışır, yaptıkları iş kadar da ücret alırlardı. Böylece sadece iş ve çiftlik değil, yaşam tarzı da ortaktı bir bakıma. Bu bir yana, Sosyalist bir sistemde yemeklerin ortak yenmesi zaten son derece olağan bir durumdur. Japonya'daysa yaşam tarzı daha başka. Çok değişik bir kültürleri var besbelli. Günümüzün küreselleşmiş dünyasında her ülkede görebileceğimiz birbirine benzer yaşam tarzları var elbette, Japonya da buna dahil, ancak yine de bir ülkenin/ulusun kültürü öyle elli yılda, yüz yılda ortadan kalkacak bir şey değil. Japonlar hayatı hızlı yaşamayı sevmezler. Balkonlarında domates ekip biçerler örneğin. Halbuki bizden birine kim böyle bir şeyi yaptırabilir? Şu cevabı almanız işten bile değil: "Yahu, ne gerek var? Bir yıl boyunca iki kilo domates için bekleyeceğine git pazardan alıver." Japonların önemli bir özelliği de az yiyor olmaları. Sumo güreşçilerini dışarıda bırakacak olursak herhalde ortalama bir Japon, bir Avrupalının bir günde yediğini üç günde, bir Arapın da bir günde yediğini on günde ancak yer. Dolayısıyla da yemeğe diğer kültürler kadar önem vermeyen Japonların çocuklarının da tamamının okulda yemek yemesini olağan karşılamak lazım.
Bunlar yüzeysel düşünceler tabii. Her bir ülkeden yalnızca bir okulun verilerine bakarak bütün ülke için bir karar vermek takdir edersiniz ki pek de sağlıklı değil, ama yine de belli ipuçları veriyor.
Gelelim Türkiye'ye. Burada okulda öğle yemeği geleneği aslında yok. Yatılı okullarda zaten zorunlu olarak yemek veriliyor. Onların dışında, özel okullarda var öğle yemeği. Ancak onun da geçmişi yok, yeni yeni yaygınlaşıyor, zorlasanız yirmi yıl geriye götürürsünüz en fazla. Bir de taşımalı okullarda öğle yemeği veriliyor. O da sadece taşımalı öğrencilere. Başka da yok. Oysaki okulda öğle yemeği çok önemli bir eğitim kültürüdür. Bizde eğitim-öğretim söz konusu olunca pek çok şey olmadığı için bu yokluğu da gayet normal karşılıyoruz. Okulda öğle yemeği kültürü yok ama çok sağlam bir kantin kültürümüz var ne yazık ki. Kantini olmayan küçük okulları da okul bahçesinin hemen dışındaki bakkallar, büfeler idare ediyor sağ olsunlar. Sonuç olarak çocukların sağlığı Allah'a emanet oluyor.
Bu konu niye ilgimi çekti böyle? Efendim, bendeniz de üç yılı ortaokul, dört yılı lise olmak üzere yedi yıl yatılı okudum. Okulda yemek bahsi açıldı mı, yalan olmasın iki saat durmadan konuşabilirim. Ancak şimdilik kalsın, başka bir yazıya inşallah.
ABD (Fairfax Country'de bir okul)
- Hindi sosisli iki sandviç
- Patates kroket
- Brokoli ve karnabahar, sos ile
- Süt
Fiyatı: 2 dolar
Öğrencilerin yaş aralığı: 11-18
Öğle yemeğini yemekhanede yiyen öğrencilerin oranı: %50
Rusya (St. Petersburg'da bir okul)
- Borş (çorba)
- Dana kotlet
- Karabuğday lapası
- Çavdar ekmeği
- Elma şırası
Fiyatı: 21 ruble (1,15 TL)
Öğrencilerin yaş aralığı: 7-17
Öğle yemeğini yemekhanede yiyen öğrencilerin oranı: %90
Japonya (Sapporo'da bir okul)
- Wonton miso çorbası
- Badem ezmeli Çin lahanası ve ıspanak
- Nattou (mayalanmış soya fasulyesi)
- Pilav
- Süt
Fiyatı: 190 yen (2,41 TL)
Öğrencilerin yaş aralığı: 6-12
Öğle yemeğini yemekhanede yiyen öğrencilerin oranı: %100
Bence bütün mesele sosyokültürel yapıda gizli. Amerikalıların nasıl bir sosyal hayat yaşadığını Hollywood filmlerinden üç aşağı beş yukarı biliyoruz. Amerikan kültürü bireyselliği, kendi başınalığı hiç yadırgamadığı gibi, bir şeyi beğenmeyip dudak bükmeyi de gayet olağan sayar. Buna karşılık Rusya'da, her ne kadar Sovyetler'in çöküşünün üstünden geçen yirmi beş yılda zayıflamış olsa da, Sosyalist sistemin getirmiş olduğu, kolektif diyebileceğimiz bir kültür var. Bilenler bilir, Rusya'da bir zamanlar "Kolhoz" denen çiftlikler vardı ve buralardaki tarım makineleriyle hayvanlar köylülerin ortak malıydı. Köylüler mesleklerinin gerektirdiği işlerde çalışır, yaptıkları iş kadar da ücret alırlardı. Böylece sadece iş ve çiftlik değil, yaşam tarzı da ortaktı bir bakıma. Bu bir yana, Sosyalist bir sistemde yemeklerin ortak yenmesi zaten son derece olağan bir durumdur. Japonya'daysa yaşam tarzı daha başka. Çok değişik bir kültürleri var besbelli. Günümüzün küreselleşmiş dünyasında her ülkede görebileceğimiz birbirine benzer yaşam tarzları var elbette, Japonya da buna dahil, ancak yine de bir ülkenin/ulusun kültürü öyle elli yılda, yüz yılda ortadan kalkacak bir şey değil. Japonlar hayatı hızlı yaşamayı sevmezler. Balkonlarında domates ekip biçerler örneğin. Halbuki bizden birine kim böyle bir şeyi yaptırabilir? Şu cevabı almanız işten bile değil: "Yahu, ne gerek var? Bir yıl boyunca iki kilo domates için bekleyeceğine git pazardan alıver." Japonların önemli bir özelliği de az yiyor olmaları. Sumo güreşçilerini dışarıda bırakacak olursak herhalde ortalama bir Japon, bir Avrupalının bir günde yediğini üç günde, bir Arapın da bir günde yediğini on günde ancak yer. Dolayısıyla da yemeğe diğer kültürler kadar önem vermeyen Japonların çocuklarının da tamamının okulda yemek yemesini olağan karşılamak lazım.
Bunlar yüzeysel düşünceler tabii. Her bir ülkeden yalnızca bir okulun verilerine bakarak bütün ülke için bir karar vermek takdir edersiniz ki pek de sağlıklı değil, ama yine de belli ipuçları veriyor.
Gelelim Türkiye'ye. Burada okulda öğle yemeği geleneği aslında yok. Yatılı okullarda zaten zorunlu olarak yemek veriliyor. Onların dışında, özel okullarda var öğle yemeği. Ancak onun da geçmişi yok, yeni yeni yaygınlaşıyor, zorlasanız yirmi yıl geriye götürürsünüz en fazla. Bir de taşımalı okullarda öğle yemeği veriliyor. O da sadece taşımalı öğrencilere. Başka da yok. Oysaki okulda öğle yemeği çok önemli bir eğitim kültürüdür. Bizde eğitim-öğretim söz konusu olunca pek çok şey olmadığı için bu yokluğu da gayet normal karşılıyoruz. Okulda öğle yemeği kültürü yok ama çok sağlam bir kantin kültürümüz var ne yazık ki. Kantini olmayan küçük okulları da okul bahçesinin hemen dışındaki bakkallar, büfeler idare ediyor sağ olsunlar. Sonuç olarak çocukların sağlığı Allah'a emanet oluyor.
Bu konu niye ilgimi çekti böyle? Efendim, bendeniz de üç yılı ortaokul, dört yılı lise olmak üzere yedi yıl yatılı okudum. Okulda yemek bahsi açıldı mı, yalan olmasın iki saat durmadan konuşabilirim. Ancak şimdilik kalsın, başka bir yazıya inşallah.
16 Eylül 2013
Zor Eğitim
![]() |
| Zor Ders, William-Adolphe Bouguereau |
***
Bazen geriye dönüp bütün bir öğrencilik hayatıma bakıyorum. Düşünüp duruyorum da, hadi üniversiteyi bir yana bırak, ilkokul, ortaokul ve lisede, hepsi değil ama bana ders vermiş olan öğretmenlerin büyük çoğunluğunun bir bok öğretmediğini görüyorum. O kadar sığ, o kadar bilgisiz öğretmenler gördüm ki... Bazılarına örneğin, öğretmenlikten başka her şeyi yaptırabilirdin. Ama her nasıl olmuşsa öğretmenliğe kapağı atmayı becerebilmişlerdi. Bizimse, öğrenci olarak yapabileceğimiz hiç ama hiçbir şey yoktu. Ne yapacaktık ki, "reddi hoca" mı yapacaktık? Böyle böyle, derken yıllar geçip gitti, sınıflar sınıfları, okullar okulları izledi, ilkokul, ortaokul, lise bitti, sonra üniversite, derken koca adam olup çıktık. Yüzde doksanı öğretmenlikten anlamayan insanların, o çok kokuşmuş deyişle, "rahlei tedrisinden" geçtikten sonra insan geldiği yere de şükrediyor doğrusu. Düşünün, öyle öğretmenlerin elinden çıkıp, en azından bir üniversite okumayı becermek de hiç fena bir iş değil. Gerçi burada kişisel çabalar da var, onları da göz ardı etmemek gerek. Öğretmenler kötüyse bile sen kendin bir çaba gösteriyorsan onun da elbette bir karşılığı oluyor. Ama her ne olursa olsun, senin gösterdiğin çaba ne denli büyük olursa olsun, gene de öğretmen çok önemlidir ve onun oynadığı rolün sonucu olarak, çok iyi bir duruma da gelebilirsin, çöpe de gidebilirsin.Bunlar iyi güzel de, şimdi konuşmanın faydası ne, diye sorulabilir. Şimdisi mimdisi yok be kardeşim. Olan olmuş, ölen ölmüş. Yedi yaşına dönüp her şeyi baştan alacak halin yok ya. Kader deyip sıyrılmak da pek içime sinmiyor ama ne yapalım, bugün artık yapacak bir şey yok, geçen zaman geçip gitmiş.
***
Öğrenci merkezli eğitim deniyor ama o da öyle basit değil, iki günde olmuyor. Adamakıllı oturması için nereden baksan yirmi yıl gerekli. Kısacası, eğitim-öğretim düzenimiz hâlâ öğretmen merkezli. Böyle olunca da öğretmenin nasıl biri olduğu, gerçekten öğretmenlik yapabilip yapamadığı hayati bir önem taşıyor. Demem o ki, okula giden çocuğunuz varsa, öğretmenlerini sık sık ziyaret etmeniz, onları "tanımanız" çocuğunuzun ve hatta sizin geleceğiniz için çok yararlı olacaktır.
Filozof John Locke'un tabula rasa yorumunu herkes bilir. İnsan bu dünyaya "boş bir levha" olarak gelir, sonradan o levhanın üzeri yazılır, çizilir. Bizim ülkemizde kalem kimin elinde, onu da herkes bilir: öğretmenin elinde. Dolayısıyla, öğretmenin o boş levhaya ne yazacağı, ne çizeceğidir önemli olan. Evet, bugün anne-babalar geçmişe göre çok daha bilinçli, hadi diyelim küçük bir kalem de onların elinde, ama esas kalem yine öğretmende, başlangıçtaki boş levhada ileride belirgin olarak görünecek olanlar öğretmenin yazıp çizecekleridir. O nedenle, bir kez daha söylüyorum, çocuğunuz okula gidiyorsa, öğretmenlerini yakından tanımanız çok önemli.
***
Biraz öğretmenleri yeren bir yazı oldu. Onları kötülediğim, karaladığım düşünülmesin, kendim de bir öğretmenim. Öğretmenler de elbette insan, onların da herkes gibi kusurları, eksik gedikleri olabilir, doğaldır. Mesleğini mükemmel bir biçimde yapabilen insanlar azdır, çünkü siz ne olursanız olun, sizin dışınızdaki koşullar size doğrudan ya da dolaylı olarak etki eder, bu da işinizi dört dörtlük yapmanıza engel olur. Kusursuz insan olmaz kısacası. Önemli olan bu kusurların ne kadar sizin dışınızda, ne kadar sizden dolayı gerçekleştiğidir. Benim burada söylemeye çalıştığım da bu. Bir öğretmen, eğer benim yukarıda sözünü ettiğim kendi öğretmenlerim gibiyse hiç olmasın daha iyi. Ama elinden gelen çabayı gösteriyorsa ne ala. Beklentileri karşılayan bir yıl olmasını diliyorum.
13 Eylül 2012
Eylül Sıkıntısı
İlkokul yıllarımda okulu zerre kadar sevmezdim. İlk günden başlayarak hep okula karşı bir antipati, bir kaygı, bir korku besledim durdum. Bunun nedenini şimdi bile tam olarak bilmiyorum, sanırım orada ilgimi çekebilecek pek bir şey yoktu. Evimizde, aile ortamında okuldan çok daha fazla şey öğreniyordum. Galiba okul biraz da zaman kaybı olarak görünüyordu gözüme, evde anne-babama sorup da üç beş dakikada öğrenebileceğim bir şeyi okulda öğrenmek bazen aylar alabiliyordu örneğin.
Dördüncü sınıfta bir kıza aşık oldum. Hayatımda (!) ilk defa aşık oluyordum, gözüm hiçbir şey görmüyordu. Sınıfta, teneffüste onu gördüğüm her an kalbim hemen atmaya başlıyordu. O zamanlar bile okula severek, isteyerek gitmediğimi hatırlıyorum.
İlkokulun özellikle ilk üç yılında en sevdiğim kelime tatil’di. Tatilden de çok cuma gününün öğleden sonrasını seviyordum. Yarın cumartesiydi çünkü, öbür gün pazar. Cumaları dersten çıkar çıkmaz eve gidiyor, odanın orta yerine seriliyor, öğretmenin verdiği bütün ödevleri bitiriyor, sonra da kalkıp büyük bir iç huzuruyla kendimi dışarı atıyordum. Zaman ne kadar uzun gözüküyordu, iki saatin içine her bir şeyi sıkıştırıyorduk. Bugünkü çocuklardan kesinlikle çok farklıydık, akşamları erkenden yatıyorduk, saat dokuzu gördüğümüz çok nadir oluyordu. Sabahın köründe de kalkıyor, iki lokma kahvaltı derken tekrar dışarı koşuyorduk. Akşama kadar dışarılarda oynuyorduk, çocukluğumuz dışarıda, güneşin altında geçiyordu.
Yazın bahçelerde, kırlarda koşup dolaşıyor, çaylarda, göllerde çimiyor, yakaladığımız atlara, eşeklere biniyorduk. Kışınsa kardanadamlar yapıyor, kızaklarımızla buzlarda kayıyor, damları, evlerin önünü temizliyorduk.
Pazar sabahları, yarın pazartesi olduğu için biraz neşem kaçıyordu ama daha önümde kocaman bir pazar günü olduğu için de avunuyordum. O gün de boyuna arkadaşlarımla oynadıktan sonra akşama yakın yüzüm asılmaya başlıyordu. Mecbur, eve gidiyordum. Elden bir şey gelmiyordu. Çaresiz, bir sonraki hafta sonunu beklemeye koyuluyordum.
Böyle böyle, günler geçip gidiyordu. Ne zaman ki bahar gelip karlar eriyordu, biraz olsun rahatlıyorduk ben ve arkadaşlarım. Kış boyunca evlerimizin önüne tıkılıp kalıyorduk çünkü. Karların erimesiyle birlikte okulun o kasvetli havasından sıyrılıp rahat bir nefes alma imkânı da doğuyordu.
Sonra, bahar ilerliyor, mart, nisan derken, mayısın yüzünü göstermesiyle içimizi tarifsiz sevinçler kaplıyordu. Yaz geliyordu. Yaşa yaşa bitmez kocaman üç ay tatil dünyalara bedeldi. Haziran gelip de karne gününü saymaya başladığımızda dünyalar bizimdi artık. Nihayet o gün geliyor, karneleri alıp eve koşuyorduk. Karne hediyesi diye bir kavramın varlığından bile haberimiz yoktu. Olsa bile umurumuzda mıydı? Karnenin kendisini almış olmamız en büyük hediye değil miydi? Tatil başlamıştı, bundan daha büyük, daha değerli hediye mi olurdu?
Çocukluğun kuşkusuz en güzel yanı, yarını düşünmek zorunda kalmayışın. Hiçbir şeyi umursamak zorunda olmayışın. Koca yaz tatili başladığında, gelecek eylülü düşünmek hangi birimizin aklına gelirdi ki? Üç ay ne demekti, üç ay! Okul sanki artık hiç başlamayacak, ömür boyu tatil edecekmişiz gibi gelirdi bize. Ne var ki zaman durmuyordu. O güzel günler de birer birer geçip gidiyorlardı. Ağustosun sonlarında büyükler, “Yakında okullar açılıyor,” deyince acı gerçekle yüz yüze kalıyorduk. Demek ki hiçbir şey daimi değilmiş. Hayatın “acılıklar ve tatlılıklar şöleni” olduğunu böyle öğreniyorduk.
Eylülün başlamasıyla, baştan sona iyi oynadığımız, gönlümüzce oynadığımız ve kazanacağımızdan mutlak emin olduğumuz bir oyunu kaybetmişcesine sus pus oluyor, kabuğumuza çekiliyorduk. Sonrasını tahmin edersiniz. Aynı sahneler ve oyuncular, aynı oyunlar…
Tam yirmi yıl olmuş. O günleri özlemle anıyorum.
***
Eylülün ikinci haftasındayız. Mini mini birler okula başladı. Geri kalan milyonlarca çocuk iki üç gün sonra tekrar ders başı yapacak. Şundan kesinlikle eminim ki bu çocukların büyük çoğunluğu bencileyin büyük bir iç sıkıntısı yaşamakta. Suratları asık, yüzleri buruşuk. Bakmayın siz, muhabirin uzatacağı mikrofona, “Okulumu, arkadaşlarımı çok özledim,” diyeceklerine.
Tanrım, bu ülkede çocuklar neden okulu sevmezler?
NOT: Konumuzla bir ilintisi yok ama boş bulunup şunları da söylemek istiyorum: Birkaç yıl önce yapılan bir okulun henüz daha bir camı, bir musluğu bile değişmemişken ülkenin eğitim-öğretim sistemi dört kere değişti. Sınav sisteminin kaç kere değiştiğini ben bile sayamadım, kusura bakmayın.
Dördüncü sınıfta bir kıza aşık oldum. Hayatımda (!) ilk defa aşık oluyordum, gözüm hiçbir şey görmüyordu. Sınıfta, teneffüste onu gördüğüm her an kalbim hemen atmaya başlıyordu. O zamanlar bile okula severek, isteyerek gitmediğimi hatırlıyorum.
İlkokulun özellikle ilk üç yılında en sevdiğim kelime tatil’di. Tatilden de çok cuma gününün öğleden sonrasını seviyordum. Yarın cumartesiydi çünkü, öbür gün pazar. Cumaları dersten çıkar çıkmaz eve gidiyor, odanın orta yerine seriliyor, öğretmenin verdiği bütün ödevleri bitiriyor, sonra da kalkıp büyük bir iç huzuruyla kendimi dışarı atıyordum. Zaman ne kadar uzun gözüküyordu, iki saatin içine her bir şeyi sıkıştırıyorduk. Bugünkü çocuklardan kesinlikle çok farklıydık, akşamları erkenden yatıyorduk, saat dokuzu gördüğümüz çok nadir oluyordu. Sabahın köründe de kalkıyor, iki lokma kahvaltı derken tekrar dışarı koşuyorduk. Akşama kadar dışarılarda oynuyorduk, çocukluğumuz dışarıda, güneşin altında geçiyordu.
Yazın bahçelerde, kırlarda koşup dolaşıyor, çaylarda, göllerde çimiyor, yakaladığımız atlara, eşeklere biniyorduk. Kışınsa kardanadamlar yapıyor, kızaklarımızla buzlarda kayıyor, damları, evlerin önünü temizliyorduk.
Pazar sabahları, yarın pazartesi olduğu için biraz neşem kaçıyordu ama daha önümde kocaman bir pazar günü olduğu için de avunuyordum. O gün de boyuna arkadaşlarımla oynadıktan sonra akşama yakın yüzüm asılmaya başlıyordu. Mecbur, eve gidiyordum. Elden bir şey gelmiyordu. Çaresiz, bir sonraki hafta sonunu beklemeye koyuluyordum.
Böyle böyle, günler geçip gidiyordu. Ne zaman ki bahar gelip karlar eriyordu, biraz olsun rahatlıyorduk ben ve arkadaşlarım. Kış boyunca evlerimizin önüne tıkılıp kalıyorduk çünkü. Karların erimesiyle birlikte okulun o kasvetli havasından sıyrılıp rahat bir nefes alma imkânı da doğuyordu.
Sonra, bahar ilerliyor, mart, nisan derken, mayısın yüzünü göstermesiyle içimizi tarifsiz sevinçler kaplıyordu. Yaz geliyordu. Yaşa yaşa bitmez kocaman üç ay tatil dünyalara bedeldi. Haziran gelip de karne gününü saymaya başladığımızda dünyalar bizimdi artık. Nihayet o gün geliyor, karneleri alıp eve koşuyorduk. Karne hediyesi diye bir kavramın varlığından bile haberimiz yoktu. Olsa bile umurumuzda mıydı? Karnenin kendisini almış olmamız en büyük hediye değil miydi? Tatil başlamıştı, bundan daha büyük, daha değerli hediye mi olurdu?
Çocukluğun kuşkusuz en güzel yanı, yarını düşünmek zorunda kalmayışın. Hiçbir şeyi umursamak zorunda olmayışın. Koca yaz tatili başladığında, gelecek eylülü düşünmek hangi birimizin aklına gelirdi ki? Üç ay ne demekti, üç ay! Okul sanki artık hiç başlamayacak, ömür boyu tatil edecekmişiz gibi gelirdi bize. Ne var ki zaman durmuyordu. O güzel günler de birer birer geçip gidiyorlardı. Ağustosun sonlarında büyükler, “Yakında okullar açılıyor,” deyince acı gerçekle yüz yüze kalıyorduk. Demek ki hiçbir şey daimi değilmiş. Hayatın “acılıklar ve tatlılıklar şöleni” olduğunu böyle öğreniyorduk.
Eylülün başlamasıyla, baştan sona iyi oynadığımız, gönlümüzce oynadığımız ve kazanacağımızdan mutlak emin olduğumuz bir oyunu kaybetmişcesine sus pus oluyor, kabuğumuza çekiliyorduk. Sonrasını tahmin edersiniz. Aynı sahneler ve oyuncular, aynı oyunlar…
Tam yirmi yıl olmuş. O günleri özlemle anıyorum.
***
Eylülün ikinci haftasındayız. Mini mini birler okula başladı. Geri kalan milyonlarca çocuk iki üç gün sonra tekrar ders başı yapacak. Şundan kesinlikle eminim ki bu çocukların büyük çoğunluğu bencileyin büyük bir iç sıkıntısı yaşamakta. Suratları asık, yüzleri buruşuk. Bakmayın siz, muhabirin uzatacağı mikrofona, “Okulumu, arkadaşlarımı çok özledim,” diyeceklerine.
Tanrım, bu ülkede çocuklar neden okulu sevmezler?
NOT: Konumuzla bir ilintisi yok ama boş bulunup şunları da söylemek istiyorum: Birkaç yıl önce yapılan bir okulun henüz daha bir camı, bir musluğu bile değişmemişken ülkenin eğitim-öğretim sistemi dört kere değişti. Sınav sisteminin kaç kere değiştiğini ben bile sayamadım, kusura bakmayın.
19 Şubat 2012
Okuma Alışkanlığı Üzerine
Okulda çocuklara okuma alışkanlığı kazandırmak, üzerinde en çok durduğum konulardan biri. Baştan söyleyeyim, çok zorlanıyorum. Bunun birkaç nedeni var. Her şeyden önce ailelerde "iş yok". Çoğunun evinde tek bir kitap yok. Hal böyle olunca çocuklar da kitapları sadece okulda lazım olan birer "eşya" olarak biliyorlar.
Problem sadece ailelerde mi? Öğretmenlerin çoğunda da "iş yok". Bizzat şahit olmasam bu kadar rahat konuşur muyum; koca bir yıl boyunca iki kitap okuduğu için kendini "çok okuyan" olarak lanse eden nice öğretmenler var, kaldı ki onlar yine iyi, en azından yılda iki kitap okumayı becerebiliyorlar, tek bir kitap okumayan öğretmenler var, hem de "sürüyle". Okuduğum eğitim (!) fakültesinde koca dört yılı, zorunlu ders kitapları hariç bir tek satır okumadan bitirip öğretmenlik diploması alan nicelerini gördüm. Her biri Anadolu'nun bir köşesine gidip öğretmenlik yapıyor. Şimdi biz kalkıp böyle yetişen bir öğretmen neslinden okumayı seven nesiller yetiştirmelerini nasıl bekleyebiliriz?
Okumayı sevdirmek yolunda televizyon da işimizi fazlasıyla zora sokan faktörlerden biri. O yetmiyormuş gibi şimdi bir de internet çıktı. Sen gel de çocuğa bu ikisi dururken hayatı okuyarak, kitaplardan öğrenmesini salık ver. Gerçekten zor. Dedim ya, çoğu, kitapları sadece okul sıralarında lazım olan birer eşya olarak görüyorlar, ödevlerini de zaten artık internetten kopyalayıp yapıştırıyorlar. Böyle olunca kitaplara ne gerek kalıyor ki? Hem çocuk büyüklerini örnek alır; evde ana-baba okumuyor, okulda öğretmenler okumuyorsa kendisi neden okusun o zaman?
Bizim eğitim-öğretim düzenimizin temel problemlerinden biri, neyi niçin, neyi nasıl öğreteceğini bir türlü öğrenememiş olmasıdır. Örneğin çocuğa yaşam boyu okumanın niçin gerekli ve önemli olduğunu bir türlü öğretemiyoruz. Öğretmenlere üniversitelerde öğretilmiyor ki onlar da okulda çocuklara öğretsinler. Bu örneğin en çok geçerli olduğu konu yabancı dil olsa gerek. Öğrencilerin neredeyse tamamına bir yabancı dilin neden gerekli olduğu öğretilemediği gibi yabancı dilin nasıl öğretileceği de öğrenilemedi gitti. Düşünün, bazı gramer konularını öğrenciler kendi ana dillerinde bile bilmiyorken kalkıp İngilizcelerini öğretmeye çalışıyorsunuz. Hem Türkiye'deki İngilizce müfredatlarına bakarsanız, sanırsınız tekmil nüfusumuzu Oxford, Cambridge, Columbia üniversitelerine profesör olarak yetiştirmeye çalışıyoruz. Nedir, alt tarafı çocuklara bir yabancı dilde gündelik konuşmalar yapabilmelerini sağlayacaksınız. Ama nerede... Yabancı dilin baştan sona bütün kurallarını öğretmeye kalkıyoruz, sonuç: elde var sıfır. Yıllarca dersini gördüğü yabancı dilde adını bile söyleyemiyor çocuk.
Bir başka handikabımız matematik. Başka bir ülkede "matematik fobisi" sözlüklere girmiş midir, cidden merak ediyorum.
"Peki, iyi güzel de okumak neden bu kadar önemli, çocuklar ille de çok okuyarak mı hayata hazırlanmalılar," diye sorabilirsiniz. Evet, okumanın ne işe yaradığına dair somut hiçbir veri yok elimde. Size, falankes çok okudu başı göğe erdi, diye bir örnek veremem. Gelgelelim okumanın sihirli bir değnek olduğu da su götürmez. Bir tılsımı var bu işin, bunu inkâr edebilir misiniz? Baksanıza kalkınmış toplumların tümü okuyan toplumlar. Sizce Bangladeş'te mi daha çok okunuyor yoksa Japonya'da mı? Suriye'de mi daha çok okunuyor yoksa Hollanda'da mı?
Çuvaldızı başkasına batırmadan önce iğneyi kendimize batırmak zorundayız. Her yerde Amerika'nın bizi parmağında oynattığını, Avrupa'nın bizi bilmem ne ettiğini söyleyip duruyoruz. Sen kalkınmadıktan, gelişmedikten sonra zaten bir parmakta oynatılmaya mahkumsun. Doğanın kanunu bu. Kalkınma, gelişme dediğin de ancak okuyarak elde edilir. Haksız mıyım?
Problem sadece ailelerde mi? Öğretmenlerin çoğunda da "iş yok". Bizzat şahit olmasam bu kadar rahat konuşur muyum; koca bir yıl boyunca iki kitap okuduğu için kendini "çok okuyan" olarak lanse eden nice öğretmenler var, kaldı ki onlar yine iyi, en azından yılda iki kitap okumayı becerebiliyorlar, tek bir kitap okumayan öğretmenler var, hem de "sürüyle". Okuduğum eğitim (!) fakültesinde koca dört yılı, zorunlu ders kitapları hariç bir tek satır okumadan bitirip öğretmenlik diploması alan nicelerini gördüm. Her biri Anadolu'nun bir köşesine gidip öğretmenlik yapıyor. Şimdi biz kalkıp böyle yetişen bir öğretmen neslinden okumayı seven nesiller yetiştirmelerini nasıl bekleyebiliriz?
Okumayı sevdirmek yolunda televizyon da işimizi fazlasıyla zora sokan faktörlerden biri. O yetmiyormuş gibi şimdi bir de internet çıktı. Sen gel de çocuğa bu ikisi dururken hayatı okuyarak, kitaplardan öğrenmesini salık ver. Gerçekten zor. Dedim ya, çoğu, kitapları sadece okul sıralarında lazım olan birer eşya olarak görüyorlar, ödevlerini de zaten artık internetten kopyalayıp yapıştırıyorlar. Böyle olunca kitaplara ne gerek kalıyor ki? Hem çocuk büyüklerini örnek alır; evde ana-baba okumuyor, okulda öğretmenler okumuyorsa kendisi neden okusun o zaman?
Bizim eğitim-öğretim düzenimizin temel problemlerinden biri, neyi niçin, neyi nasıl öğreteceğini bir türlü öğrenememiş olmasıdır. Örneğin çocuğa yaşam boyu okumanın niçin gerekli ve önemli olduğunu bir türlü öğretemiyoruz. Öğretmenlere üniversitelerde öğretilmiyor ki onlar da okulda çocuklara öğretsinler. Bu örneğin en çok geçerli olduğu konu yabancı dil olsa gerek. Öğrencilerin neredeyse tamamına bir yabancı dilin neden gerekli olduğu öğretilemediği gibi yabancı dilin nasıl öğretileceği de öğrenilemedi gitti. Düşünün, bazı gramer konularını öğrenciler kendi ana dillerinde bile bilmiyorken kalkıp İngilizcelerini öğretmeye çalışıyorsunuz. Hem Türkiye'deki İngilizce müfredatlarına bakarsanız, sanırsınız tekmil nüfusumuzu Oxford, Cambridge, Columbia üniversitelerine profesör olarak yetiştirmeye çalışıyoruz. Nedir, alt tarafı çocuklara bir yabancı dilde gündelik konuşmalar yapabilmelerini sağlayacaksınız. Ama nerede... Yabancı dilin baştan sona bütün kurallarını öğretmeye kalkıyoruz, sonuç: elde var sıfır. Yıllarca dersini gördüğü yabancı dilde adını bile söyleyemiyor çocuk.
Bir başka handikabımız matematik. Başka bir ülkede "matematik fobisi" sözlüklere girmiş midir, cidden merak ediyorum.
"Peki, iyi güzel de okumak neden bu kadar önemli, çocuklar ille de çok okuyarak mı hayata hazırlanmalılar," diye sorabilirsiniz. Evet, okumanın ne işe yaradığına dair somut hiçbir veri yok elimde. Size, falankes çok okudu başı göğe erdi, diye bir örnek veremem. Gelgelelim okumanın sihirli bir değnek olduğu da su götürmez. Bir tılsımı var bu işin, bunu inkâr edebilir misiniz? Baksanıza kalkınmış toplumların tümü okuyan toplumlar. Sizce Bangladeş'te mi daha çok okunuyor yoksa Japonya'da mı? Suriye'de mi daha çok okunuyor yoksa Hollanda'da mı?
Çuvaldızı başkasına batırmadan önce iğneyi kendimize batırmak zorundayız. Her yerde Amerika'nın bizi parmağında oynattığını, Avrupa'nın bizi bilmem ne ettiğini söyleyip duruyoruz. Sen kalkınmadıktan, gelişmedikten sonra zaten bir parmakta oynatılmaya mahkumsun. Doğanın kanunu bu. Kalkınma, gelişme dediğin de ancak okuyarak elde edilir. Haksız mıyım?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



