4 Temmuz 2017

Dut'tuğunu ye, dut'amadığını kargalara bırak

Şu sıralar en çok kargalarla ortak özellik taşıyorum. Bir dut ağacı var, ak dut, her gün, bazen günde bir, bazen iki kez gidip altında durup biraz dut yiyorum. Altında duruyorum dediğime de bakmayın, olgunlaşmış olanlar çoğunlukla yüksek dallarda olduklarından ötürü, ilkin hoplayıp zıplayıp o dallardan birini yakalaman, kendine doğru çekmen, sonra da elinden çıkıp gitmesin diye sıkıca tutman gerekiyor ki adamakıllı yiyebilesin. İşin en kötü yanı, olgunlaşmış dutların pamuk ipliğine bağlıymışçasına dalın en hafif bir sallanışında kopup yere düşmeleri. Arkadaşın biri, genişçe bir yaygı getirip ağacın altına serdikten sonra dalları sallamamızı, üzerine düşenleri toplayıp yememizi önerdi fakat akla uzak bir öneri olduğundan pek oralı olmadık. Kargalar diyordum, bugün ben gene ağaca yanaşmaktayken, "Bu memleketin kuşları ne biçim kuş arkadaş, ben olsam çoktan gelip şu koca ağacın dutlarını yiyip bitirmiştim," diye içimden geçiriyordum ki üç-beş karga ağacın içinden çıkıp ötedeki başka bir ağaca doğru uçtular. 

Dut ağacının bir özelliği, meyvelerinin diğer pek çok ağaçtan, örneğin elmadan, erikten, kayısıdan farklı olarak, aynı zamanda değil de bir süreç halinde, peyderpey olgunlaşıyor olması. Aynı dalda olgunlaşmış, olgunlaşmasına az kalmış, olgunlaşmamış ve henüz yeni tutmuş dutları bir arada görebiliyorsunuz. 

Hayatımda hiç dut ağacına konmuş bülbül görmediğim için "dut yemiş bülbüle dönmek" deyimini de uygulamalı olarak hiç görmüş değilim. Fakat dut yemiş karga görmüşlüğüm var artık. Gelgelelim bu kargalarda herhangi bir tuhaflık, anormallik gözlemlemediğimden dolayı "dut yemiş kargaya dönmek" gibi yepyeni bir deyim üretme şansını da en azından şimdilik yakalayamadım. Dedim ya, tek gördüğüm, bir ağaçtan kalkıp bir başkasına konduklarıydı ki bir karga için bu dünya gözüyle bundan daha doğal bir şey olamaz. 

Şimdi efendim, karga diyoruz, bu kuşları kimi zaman aşağılıyoruz, örneğin kötü sesli insanları betimlemek için "karga sesli" diyoruz, işte Ezop'un malum masalında tilkiye kolayca aldanan haline bakıp aptallığına gülüyoruz ediyoruz da bu adamlar sırf karga oldukları için bir konuda bizden daha şanslılar. Dut yeme konusunda. Yani şimdi bizler de karga olsaydık dilediğimiz daldaki bal gibi dutları zahmete girmeden yiyebilecektik. Bakın mesela, dut yemek için bahçeye girdiğimde ayakkabılarımın, hatta çoraplarımın içi kurumuş dikensi otlarla doluyor, daha sonra işin yoksa otur bunları çıkarmakla uğraş. Üstüne bir de boyuna yere düşmüş dutlara bastığım için ayakkabılarımın altlarıyla kenarları zırnık gibi oluyor, temizlemek için bir kutu ıslak mendil kullanmam gerekiyor. Yok yok, dalından dut yemek söz konusu oldu mu bu devirde en iyisi karga olmak, daha iyi bir seçenek bence yok. Demem o ki, sırf ayaklarıma doluşan otlardan motlardan ötürü de olsa artık o ağaçtan dut yememeye karar verdim bugün. Benim payımı kargalar yesin. Bu arada, ağaç kimin diye sorarsanız, sahibini uzaktan tanıyor olmakla birlikte, şu an metruk bir evin bahçesinde bulunuyor. Az kalsın unutuyordum, birkaç gündür aklımda olan bir şeyi bugün yaptım, bir sandalye götürüp üzerine basarak ağaca çıktım. Güya üst dallardaki olgunlaşmış dutları doyasıya yiyip inecektim. Umduğumu bulamadım. Alttaki dallardan pek de farkı yoktu üsttekilerin. Hatta öbürleri bunlardan iyiydi.

Öteden beri felsefe ve bilim camialarında dut yeme konusunda iki yaygın görüş vardır. Kızıl dutun daha lezzetli olduğunu savunan Yeni-Kantçılar'a Viyana Çevresi takipçileri ak dutun daha lezzetli olduğunu savunarak karşı çıkmışlardır. Daha sonra bazı postmodernistlerse bu iki görüşe de karşı çıkarak, şeftalinin, bilhassa gece yarısından sonra yenmek koşuluyla, kızıl duttan da ak duttan da çok daha lezzetli olduğunu ileri sürmüşlerdir. 

Geçen gün Herakleitos'un bir fragmanına rastladım bir kitapta, diyordu ki, "Dut'tuğunu ye, dut'amadığını kargalara bırak."

22 Nisan 2014

Karganın evi

Dünyadan ne denli çok beklentisi varsa insanın, mutluluğu yakalaması da o denli zorlaşıyor. Sanırım bunda bir tekimiz bile dışarıda kalmamak üzere hemfikiriz.

Bakınız, bu aşağıda gördüğünüz olay benim penceremin önünde geçiyor. İki gün içinde evini dayadı döşedi karga. Evet, sadece iki gün. Belki bir gün daha çalışacak üstünde, sonra girip yerleşecek. Peki ya, siz üç günde bir ev yapıp yerleşebilen bir insan gördünüz mü hiç? Göremezsiniz. Çünkü insanoğlunun beklenti çıtası o kadar yüksek ki, doğanın kanununu hiçe sayıp geçiyor. O nedenledir ki çokluk insanlar bir ömür boyu bir ev, bir araba için didinip duruyorlar. Zavallı insanlar!

Nihayet o evi elde ettiklerinde ömür bitme noktasına gelmiş oluyor. Sağlık, gençlik, enerji hep gitmiş oluyor. Peşinde onca koşulan mutluluksa zaten bunlar olmadan olanaksız. Sözün kısası, insan bu dünyada mutlu olmak istiyorsa kargaları gözlemlemeli biraz. Ciddiyim.
.

28 Ocak 2014

Kargaların Yaşamı

Bir karga tam beş bin yıl yaşar. 

Biz insanlara ve öbür hayvanlara benzemez kargaların yaşamı. Her bir insan ya da her bir at örneğin, doğar yaşar ve ölür; her bir bireyin yaşamı kendine aittir. Bir insan, bir kedi, bir koyun... belli bir süre yaşar ve dünyayı gerisinde bırakıp gider. Ama karga öyle mi?


Gözünü dünyaya açan her karga, yaşamakta olan bir karganın yaşantısını devralır. Böylelikle o yaşantı tam beş bin yıl sürer.

Via
Peki, karga ne yer? Elbette insanların kederini, tasasını yer. Seksen-doksan yıl yaşayabilen insanlar bu dünyadan göçecekleri zaman kargaların gözünün içine bakarlar. Onlar kadar uzun bir yaşama sahip olabilmiş olmayı isterler. İçerlerler. Üzülürler içten içe. Ama yapılacak bir şey yoktur. Ve işte kargalar da o anda boş durmazlar, o insanların derdini, tasasını, kederini, hüznünü, üzüntüsünü yerler. Hayır hayır, insanları düşündüklerinden değil, yaşamlarını sürdürebilmek kaygısıyla yaparlar bunu. Bin yıl sonra, iki bin yıl sonra gelecek, gelip o yaşantıyı devralacak olan öteki kargaları düşünerek yaparlar bunu. Çünkü yaşamın devamı için beslenme şarttır, bizim için de böyledir bu, kargalar için de.

Peki, ya biz insanlar? Biz ne yeriz?



Bir blog yazısına yaptığım yorum.

4 Ocak 2014

Kanatlı Uygarlık

 
Baykuş Kanatlı Uygarlık'ın entelektüelidir.
Çok düşünür. Kendisine "uğursuz"
yaftası yapıştırılmış olması da bundan 

ötürü değil midir? Dünya kurulduğundan 
beri sürüler hep çoğunlukta, düşünenler, 
bilenler de hep azınlıkta oldu ve artık açıkça 
anlaşılıyor ki dünya döndüğü sürece 
bu böyle olacak. 
Karga'yı kısa cümlelerle anlatmak herkesin
harcı değil. Biz insanlar arasında kötü
sesiyle ünlenmişse de Kanatlı Uygarlık'ta
gün görmüş, devran sürmüş
bir tür koca adam rolüne sahiptir.
En bilinen türünün siyah renkli olması da
kaderin bir cilvesi olsa gerek.

Martı. Denizlerin hâkimi. İnsan atalarımızın denizlere açılmak için binlerce yıl geçmesi gerekti, oysa Martı ilk günden beri denizlerdedir. Martı ayrıca çağdaş uygarlığı da simgeler. Şehirlerde yaşamaya neredeyse insanlarla birlikte başladı.




















>>>
Papağan eğlencenin, zevkin, sefanın
simgesidir. O kadar ki, bu özelliği onun 

renklerine de yansımıştır. Rengârenk 
telekleri, insanlar gibi konuşabiliyor 
olması onu Kuşlar Aleminde apayrı 
bir yere koyar.
Serçe, Kanatlı Uygarlık'ta kendi halindeliğin sembolüdür. Kimseye karışmaz etmez. 
Eğer bir çocuk bir kuşa benzetilecekse 
bu kuş serçe olmalıdır; o denli çocuk
ruhludur serçe. Hayatı olduğu gibi kabul 
eder bir de. Çok üşüse de kışın göçmez.

Kartal da dağların hâkimidir. Onu dağlardan başka yerde yaşatmak çok zordur. Kanatlı Uygarlık'ta yerine yurduna bu kadar bağlı bir kuş daha yoktur. Bu nedenle çevresine hep korku salmıştır, çünkü yaşadığı yerin sahibidir, dağlar onundur bir kere, daha ne söylenir.























Copyright ©: The owl, the crow, the seagull, the parrots, the sparrow, the eagle.

25 Nisan 2013

Karganın Türküsü

Karga açlıktan ölmek üzereydi. Günlerdir bir şey yememişti. Midesi kazınıyordu. O böyle aç dururken şu karşıdaki buğday tarlasında boy veren başakların rüzgârda dans etmeleri, hele de uğuldayıp şarkı söylemeleri nasıl da zoruna gidiyordu.

"İşin ucunda ölüm var!" düşüncesi damladı içine birden. "Böyle aç kala kala ölüp gideceğim," dedi kendi kendine, "ne demelere bakınıyorum? Ne kadar da zavallıyım ben." Biraz durdu, sonra yine kendi kendine şöyle dedi: "Git gir o tarlanın içine, ye yiyebildiğin kadar. Nasıl olsa ölecek değil misin?"

Soğuk bir sonbahar günüydü. Kış da iyice yaklaşmaktaydı. Karga, yapraklarını dökmüş bir ağacın dalında duruyordu. Ağaç da buğday tarlasının tam ortasındaydı. Cesaretini topladı, tam havalanacağı sırada geçmişi düştü aklına. "Düşünme!" dedi kendine. Düşünmeden edemedi ama, yaşadıkları geldi aklına. Yalnızlığını düşündü. Neden şimdi bu uçsuz bucaksız diyarda bir başınaydı? Arkadaşı, eşi dostu yok muydu? Geçip giden günler, geçip giden zaman neredeydi şimdi? Geçip giden dünya neredeydi, kim bilir. Şu kuşlar nereye gidiyorlar böyle? Nerede o insan sürüleri? Havalar da gitgide soğumakta...   


Kafasındaki düşünce yineledi: "Nasıl olsa ölecek değil misin? Burada açlıktan öleceğine, o bekçinin bir darbesiyle öl. Varsın ölümün bir insanın elinden olsun, ne çıkar?" Bunları düşündü. Düşündü düşünmesine, ama yine adına umut dedikleri o engelleyici güç aklını çeldi. Ne zaman ölümü göze alıp da bir karar verse, kararını bir türlü eyleme geçiremiyordu, bir umut beliriyordu içinde; ilginç, anlaşılmaz bir umut: yaşama umudu, yaşama isteği.

(Devamı var elbette, yok değil, var, var ama Allah bilir ne zaman.)

29 Ocak 2013

Karganın Masalı

© Copyright

Saatlerdir ürkek ürkek yanaşan karga, kadının elinin boş olduğunu görünce uçup gidiyor. Böyle bitiyor masal.

Sayfa başına git