19 Şubat 2015

İnsanlar ve filler

Öyledir. Her kötülük içinde biraz iyilik, her çirkinlik biraz güzellik, her yanlışlık biraz doğruluk barındırır. Ve işte, aslında kötü olan cahillik de bizi yalnızca doğru bilgilerden değil, aynı zamanda yanlışlardan da sakınır, böylece iyi yanını göstermiş olur.

***
Filin Yolculuğu, José Saramago'nun satır araları dopdolu bir romanı; en belirgin özelliği bu bence. Adından da anlaşıldığı gibi bir filin yolculuğu etrafında biçimlenen roman, Avrupa tarihinden dinler tarihine, kültürel farklılıklardan insan-doğa ilişkilerine kadar pek çok konuyu satır aralarında barındırıyor. Saramago'nun asıl derdinin de bu olduğu anlaşılıyor, kanımca o bize güzel bir roman sunmanın peşinde filan değil, asıl istediği roman yoluyla bir şeyler anlatmak. Fakat bunu yaparken, romanı, deyiş yerindeyse emellerine alet etmiyor, okuyucularına aynı zamanda gayet lezzetli bir roman sunuyor. Yani, ister herhangi bir roman olarak okuyun, isterse sözünü ettiğim satır aralarında birer birer durarak okuyun, kesinlikle iyi bir roman okumuş olacaksınız. Bu söylediklerim geçen yıl okuduğum Kabil için de geçerli.
***
Portekiz ve Los Algarbes kralı Üçüncü Don Juan... Don Juan'ın karısı Avusturyalı Doña Catalina... O sırada İspanya kral naibi olarak Valladolid'de bulunan Avusturya arşidükü Maximilian...

Kral, dört yıl önceki düğününde Maximilian'a verdikleri düğün hediyesinin onun soyuna sopuna ve meziyetlerine pek uygun düşmediğini ve hazır İspanya'dayken ona daha değerli bir hediye verme önerisini kraliçeye açar. Kraliçe de hem maddi hem de manevi değeri olan bir altın çanak vermeyi önerir. Fakat kral kilisenin bu fikre sıcak bakmayacağını ileri sürer, çünkü adı geçen çanak, kutsal ekmeğin konulduğu ayin çanaklarındandır. Üstelik Arşidük Maximilian Katolik değil Lutherci'dir. Bunun üzerine kral, Maximilian'ı memnun edecek başka bir hediye üzerine kafa yormaya başlar. 

Kral kafa yora dursun, kraliçenin aklına Süleyman geliverir. Don Juan ilkin anlamaz sözü edilen Süleyman'ın kim olduğunu. "Fil," der kraliçe, "fil Süleyman'ı hediye edelim." Önce burun kıvıran kral, biraz duralayıp düşündükten sonra kabul eder, bu fikir ona da ilginç gelmiştir. Kraliçeye göreyse bu yalnızca ilginç değil, aynı zamanda iyi ve parlak bir fikirdir.
-
Süleyman iki yıl önce Hindistan'dan gelmiştir. Yiyip içip yan gelip yatmaktan başkaca yaptığı bir iş yoktur. Çünkü Portekiz'de ona uygun bir iş yoktur. Bir işe yaramayan bu hayvanı elden çıkarma taraftarıdır kraliçe. Fakat fili gönderme konusunda kralla mutabakata varınca da "Süleyman'ı o uzak topraklara, o tuhaf insanların arasına yolladığı için keskin bir acı da hisseder." O uzak topraklar, elbette arşidükün kenti Viyana'dır. Karar verilmiştir, fil gönderilecektir. Kral arşidüke göndereceği bir mektup yazdırmaya koyulur. 

Don Juan, gitmeden önce fili görmek ister. Başseyisi mektubu Valladolid'e götürmek üzere atına atlayıp yola çıkarken o da yanına başyaveriyle iki uşak alıp bir yıldır görmediği Süleyman'ın ahırına gider. Etrafı çitle çevrili bir çayırlıktadır fil. Fili görünce hayal kırıklığına uğrar kral. Tüylü, lekeli, dahası, oldukça kirli bir fildir bu. Bunun bir bakıcısı vardır değil mi, diye sormaya kalmadan kıyafetleri paçavraya dönmüş olan bir Hintlinin yaklaşmakta olduğunu görür. Filin terbiyecisi, kralı bile tanımayan Subhro'dur bu. Hindistan'dan fille birlikte gelmiştir. Kral, gideceği yerde onları rezil etmesin diye onun için iki elbise dikilmesini emreder. 

Hazırlıklar tamamlanır. Bir komutan, askerleri, yardımcılar, levazım arabası, saman ve su yalağını taşıyan kağnı, ve elbette fil Süleyman ile terbiyecisi Subhro'dan oluşan kervanın yola çıkmasıyla filin yolculuğu başlar.

Kervan önce İspanya'ya, Valladolid'e, oradan yeni sahipleri Avusturya arşidükü ve karısının maiyetinde bir liman kentine, oradan da İtalya üzerinden Viyana'ya gidecektir.

18 Şubat 2015

İneğin kaderi

Ne hikâyesiymiş bu, diye sordu komutan, Bir ineğin hikâyesi, İneklerin hikâyeleri de mi varmış, diye tekrar sordu komutan, Bu ineğin var, tam on iki gün ve on iki geceyi galiçya dağlarında, soğukla ve yağmurla ve buzla ve çamurla ve bıçak gibi keskin taşlarla ve çivi gibi fundalıklarla ve ara sıra kısacık dinlenme fırsatlarıyla ve yetmezmiş gibi dövüşlerle ve saldırılarla ve ulumalarla ve böğürtülerle geçiren, sütten kesilmemiş yavrusuyla kaybolmuş bir ineğin hikâyesi, tam on iki gün ve on iki gece çevresini kurtlar sarmış, inek bu uzun mu uzun savaşta hem kendisini hem de yavrusunu savunmak zorunda kalmış ve her yanda dişler, açık çeneler, ani hamleler ve elbette ki boynuz darbeleri varmış, ölümün kıyısında yaşamanın ıstırabının yanı sıra, kendi canı ve kendini koruyamayacak kadar küçük bir yavrucak için savaşmak zorunda kalmış ve tüm bunlar yaşanırken, sırtları kambur, kulakları dimdik kurtlar sinsice yaklaşırken, o yavrucak annesinin memelerine uzanarak yavaş yavaş emiyormuş. (...) On iki günün sonunda inekle yavrusu bulunmuş ve kurtarılmış, zaferle köye dönmüşler ama hikâye burada bitmemiş, iki gün daha sürmüş, çünkü o artık cesur bir inekmiş, kendini savunmayı öğrenmiş, kimse ona söz geçiremiyor, hatta yanına yaklaşamıyormuş, sonunda inek ölmüş, onu öldürmüşler, on iki gün boyunca yenilgiye uğrattığı kurtlar değil, onu kurtaran insanlar, belki de sahibi öldürmüş, dövüşmeyi öğrenen ineğin o daha önceki barışçıl, her şeye kafa sallayan hayvan olamayacağını anlayamamışlar. 
José Saramago, Filin Yolculuğu.

Not

Saramago'nun diyalogları bilindik biçimde değil,
bu parçada da görüldüğü gibi düz bir biçimdedir.
Karşılıklı konuşmalar, cümlenin büyük harfle
başlamasıyla birbirinden ayırt edilir.
Sayfa başına git