20 Ağustos 2020

Okunacak kitaplar

Bu yazıyı 5 Kasım 2016'da yazmış, öylece bırakmışım, taslak olarak kalmış. Bu renkteki kısımlar şu anda eklediklerim.

***
Okuyacağım kitapların listesini artık eskisi kadar dağınık tutmuyorum. Hatta son bir-iki yıldır iyicene düzene soktum. Eskiden kitaplıkta, defterdeki, bilgisayardaki listede, kütüphane rafında ve bir de kafamın içinde sayısını kendim bile bilmediğim okunacak kitaplarım vardı. Şimdiyse adına kalkınma planı dediğim, her yıl için bir önceki yılın sonunda hazırladığım, ete kemiğe bürülü okuma listeleri yapıyorum. Öyle çok uzun da tutmuyorum listeyi, sözgelimi, yirmi kitaplık bir liste yapıyorum, onları okuyup bitirdikten sonra üzerine ne kadar başka kitap eklersem de kâr sayıyorum. Geçtiğimiz aralıkta da oturup okumak istediklerimi derleyip toparladım, böylece 2016 kalkınma planı çıktı ortaya. 
Bunu sekiz ay kadar önce yazmışım. Sözünü ettiğim o kalkınma planı şuydu:
  1. Ağaçların Özel Hayatı, Alejandro Zambra
  2. Başka Bir Ülkede, David Constantine
  3. Deniz Kenarında Geyikler, Ralf Rothmann
  4. At Çalmaya Gidiyoruz, Per Petterson
  5. Ve Bir Pars, Hüzünle Kaybolur, Faruk Duman
  6. Bir İntihar Efsanesi, David Vann
  7. Vişne'nin Cinsiyeti, Jeanette Winterson
  8. Swastika Geceleri, Katharine Burdekin
  9. Lizbon'a Gece Treni, Pascal Mercier
  10. C, Tom McCarthy
  11. Rojnivîska Spinoza, Şener Özmen
  12. Döşeğimde Ölürken, Faulkner
  13. Kitap Evi, Enis Batur
  14. Qûma Mezopotamyayê, Fawaz Hussain
  15. Haw, Kemal Varol
  16. Ay ve Şenlik Ateşleri, Pavese
Yılın bitmesine iki aydan az bir zaman kaldı. Görülüyor ki kalkınma planım umduğum gibi neticelenmeyecek. E, plana uymazsan olacağı bu. On altı kitaplık listeden beş tanesini okumuşum, altı çizili olanlar. 

(Ağaçların Özel Hayatı, Lizbon'a Gece Treni ve Kitap Evi'ni de okudum daha sonra.)

Neden bu kitapları almıştım okuma listeme? Zambra'nın Eve Dönmenin Yolları'nı okuyup beğenince onun bir kitabını daha okuyasım geldi, bu da Ağaçların Özel Hayatı oldu. Başka Bir Ülkede ile Deniz Kenarında Geyikler, galiba ikisini de Semih Gümüş'ün bir yazısında gördüm, öneriyordu, okuyayım dedim. Deniz Kenarında Geyikler LAMER'in kütüphanesinde var, almak için gittim, şu an bir kütüphane görevlisi olmadığından ödünç veremiyoruz, dediler. Geçen gün yolum gene o tarafa düşünce gittim, aynı şeyi söylediler. Doğru mu söylüyorlar, uyduruyorlar mı, bilmiyorum.  At Çalmaya Gidiyoruz'u okumak isteyişimin nedenini şurada demiştim. Ve Bir Pars, Hüzünle Kaybolur üç-beş yıldır kafamdaki listede duruyordu, galiba bir kitapçıda görmüştüm ilkin. Hem, Faruk Duman'ın henüz bir kitabını okumuş değilim. Bir İntihar Efsanesi'ni gene Semih Gümüş'ten duyduydum. Hangi kütüphanedendi, hatırlayamadım, alıp neredeyse tamamını metrolarda okumuştum. Vişne'nin Cinsiyeti'ne ya bir gazete kitap ekinde ya da bir kitap sitesinde rastlamıştım. Swastika Geceleri'nin konusu hakkında internetten bir-iki yazı okuyunca ilgimi çekti. Lizbon'a Gece Treni'nden çoğu yazarın övgüyle söz ettiğine rastladım birkaç kez. Hacettepe Kütüphanesi'ne gitmiştik Aze'yle, C'yi orada görmüştüm, yeni gelmişti üstelik, benim için ödünç aldı, okudum. Şener Özmen son yıllarda adı birden duyulup ünlenen bir Kürt yazar. Henüz bir kitabını okumadım, iyi yazar olduğunu söyleyen bir-iki yazıya rastlayınca merak ettim ve Rojnivîska Spinoza'yı (Spinoza'nın Günlüğü) okuma listeme aldım. Döşeğimde Ölürken'i, yanlış anımsamıyorsam gene Semih Gümüş salık vermişti bir yazısında. Enis Batur'un Kitap Evi'ni çıktığı zaman gazetelerin kitap eklerinde görmüştüm. Fawaz Husên de henüz okumadığım Kürt yazarlardandı, nihayet bu yaz Qûma Mezopotamyayê'yi (Mezopotamya'nın Kumları) okudum. Ayrıntı Yayınları geçen yıl Sarı Kitaplar adıyla bir dizi başlattı. Kürt olup da başka dillerde yazan yazarların kitaplarını hem Kürtçeye hem de Türkçeye çevirip yayımlayacakları bir dizi. Şimdilik üç kitabı olan dizinin devamı gelmeyecek gibi görünüyor. Kemal Varol'un Haw'ı da çıktıktan hemen sonra epey övgü alan bir kitap oldu. Pavese'nin Ay ve Şenlik Ateşleri'ni okumayı ise herhalde on yılı aşkındır erteliyordum, nihayet bu yıl okudum.


Zorunlu olarak okuduklarım hariç yılda otuz civarında kitap okuyorum. En azından son birkaç yılki okuma düzenim bu. Fakat anlaşılan bu yıl son yıllar içinde en feci yıl olmuş, çünkü şu ana değin yalnızca on üç kitap okuyabilmişim. Şunlar:

  1. Üç Damla Kan, Sâdık Hidâyet
  2. Animal Farm, Orwell (e-kitap)
  3. Ay ve Şenlik Ateşleri, Cesare Pavese
  4. Göçmüş Kediler Bahçesi, Bilge Karasu
  5. C, Tom McCarthy
  6. Türkler Kürtler Kıbrıslılar / İngiltere’de Türkçe Yaşamak, Tayfun Atay
  7. Ufkun Ötesindeki Dünyalar, Joachim G. Leithäuser
  8. Bir İntihar Efsanesi, David Vann
  9. Haydutun Aşkı, Massimo Carlotto
  10. Meseleya Wijdanê, Ahmed Muxtar Caf
  11. Quma Mezopotamyayê, Fawaz Husên
  12. Ekmek Arası, Charles Bukowski
  13. Kâğıt Ev, Carlos María Domínguez
Bu yılın listesinde yer alıp da okuyamadığım, okuyamayacağım kitapların önümüzdeki yılın listesine kendiliğinden girmeleri gerekir mantıksal olarak. Ancak bu, önümüzdeki yıl için yeni bir liste yapılmayacağı anlamına da gelmez elbette. Nitekim şimdiden yapmaya başladım da. İşte, henüz taslak durumunda olan 2017 kalkınma planım:
  1. Dava, Kafka
  2. Keçiler Dönemi, Luan Starova
  3. Cennet Kayıp, Cees Noteboom
  4. Kış Uykusu, Goli Taraghi
  5. İncelenen Hayatlar, Stephen Grosz
  6. Buzda Yürüyüş - Münih Paris, Werner Herzog
  7. Sisifos Söyleni, Albert Camus
  8. Yabancı, Albert Camus
  9. Sincaplı Gece, Cem Akaş
  10. Ne Yapabilirim, Gündüz Vassaf
  11. Babamın Tüfeği, Hiner Saleem
  12. Paris ve Londra'da Beş Parasız, Orwell
(Bu listeden de Üç Damla Kan, Keçiler Dönemi, Cennet Kayıp, İncelenen Hayatlar, Buzda Yürüyüş ve Yabancı'yı okudum. Yabancı'yı daha önce bir-iki kez okumuştum zaten, amacım bu kez Sisifos Söyleni'yle beraber okumaktı güya, ne oldu o iş!)

Dedim ya, bu liste henüz taslak durumunda. Bundan ötürü de önerilere sonuna kadar açık olduğumu belirtmek isterim. Yukarıdakilere bakılınca ne tür kitaplar okuduğum kolaylıkla anlaşılabilir sanırım.

Yazıyı buraya kadar yazıp neden öylece bırakmışım ki?
***
Eski bir alışkanlığım da nüksetmiş görünüyor bu arada. Pek çok kitabı bir arada okuyorum. Böyle olunca okuma hızı da biraz düşüyor tabii. Rüzgârın Gölgesi (Carlos Ruiz Zafón), Cam (Sam Savage), Kröyçer Sonat (Tolstoy), Hazar Sözlüğü (Milorad Paviç) ve Atocha'dan Ayrılış (Ben Lerner) şu an okuduklarım.

11 Eylül 2018

İhtiyar düşünürden düşünceler

Doğrusu ben de iyi düşününce ihtiyarlığı kötü gösteren dört sebep buluyorum: Birincisi, insanı işlerden uzaklaştırması; ikincisi, vücudu zayıflatması; üçüncüsü, insanı hemen hemen her zevkten mahrum etmesi; dördüncüsü, ölüme yakın oluşu.
* 
Çocuklarda zayıflık, yetişkinlerde taşkınlık, orta yaşlılarda ağır başlılık, ihtiyarlarda olgunluk tabii hallerdir, bunları zamanında kabul etmek lazımdır.
*
Kuvvetimizi mahvedecek kadar değil, tazeleyecek kadar yiyip içmek lazımdır.
*
Gençlerde ihtiyarların, ihtiyarlarda da gençlerin bazı hallerinin bulunması iyi bir şeydir.
*
Solon: “Her gün bildiklerime birçok şeyler katarak ihtiyarlıyorum” diyor. Bunu demesi kendisi için bir şereftir. Şu muhakkak ki hiçbir maddi zevk manevi zevklerden daha üstün olamaz.
*
İtibar ihtiyarlığın şanındandır.
*
Bir ihtiyara selam vermek, yanına yaklaşmak, onu görünce ayağa kalkmak, önüne geçmemek, onu geçirmek, ona akıl danışmak gibi önemsiz ve alelade görünen şeyler bile ona gösterilen saygıya işarettir.
*
Atina’da ihtiyar bir adam oyunun ortasında tiyatroya girince, o kalabalık seyirciler içinde hiçbir vatandaşı kendisine yer vermemiş, ama elçi oldukları için hususi yerlere oturan Spartalıların yanına yaklaşınca hepsi ayağa kalkmış ve ihtiyarı oturtmak istemişler. Seyircilerin hepsi birden onları alkışlayınca, içlerinden biri: “Atinalılar iyilik nedir bilirler ama yapmak istemezler” demiş.
*
İhtiyarların hasisliğine gelince, buna aklım ermiyor. Öyle ya, yol kısaldıkça yolluğu arttırmaktan daha saçma bir şey olabilir mi?
*
Ölüm gençlerin de başında olduğuna göre neden ihtiyarlığı kötülemek için bir sebep olsun?
*
Diyebilirler ki: İyi ama, bir genç uzun zaman yaşayacağını ümit eder, ihtiyar bir insan böyle bir ümit besleyemez. (…) Öyle ama, ihtiyar gencin ümit ettiğini ele geçirmiş olduğuna göre daha iyi bir durumdadır: Biri uzun müddet yaşamayı ümit eder, öteki uzun müddet yaşamıştır.
*
Sonu olan bir ömür uzun sürmüş sayılmaz. Çünkü sona varılınca geçmiş zaman akıp gitmiştir; elde kala kala fazilet ve dürüstlükle kazandığın şey kalır.
*
Kendilerini daha uzun müddet anmamız için ruhları bize tesir etmeseydi, büyük adamlara ölümlerinden sonra hala saygı gösterilmezdi.
Cicero, İhtiyarlık.

28 Temmuz 2018

Sineklerin Tanrısı

Sineklerin Tanrısı'nı ilkin askerde, nöbet sıralarında okumuştum. Herhalde çok sevmiş olacağım ki, bir kere daha okuyasım tuttu, aldım okudum. Güzel kitap kendini her zaman okutuyor tabii. Güzel çeviriyi de yabana atmamak lazım bu arada. Çeviri bir kitap okuyacağım zaman ilk olarak çevirmenine bakıyorum, iyiden iyiye alışkanlık oldu bu bende. Mîna Urgan gibi, çevirdiği dile bütünüyle hakim bir çevirmenden okumak var, adı sanı belirsiz birinden okumak var. 
***
Bana kalırsa, Sineklerin Tanrısı'nı okumadan önce Platon'un Devlet'ini okumalı. Neden? Çünkü Devlet'te, insanların basit küçük topluluklardan toplumlara, oradan uygarlıklara geçişinin analizi yapılmaktadır. Bildiğim kadarıyla bu konuda ilk kalem oynatan filozof da Platon'dur. Birkaç kişilik bir topluluk nasıl büyüyüp organize, karmaşık bir toplum haline gelir? Binlerce yıldır insanların merakını yönlendiren ilginç bir soru. 
***
Sineklerin Tanrısı önemli bir konuya dikkatimizi çekiyor. Bilmiyorum, bütün ülkelerde böyle midir, yoksa yalnızca Türkiye'deki tarih öğretiminin sakatlığından mı kaynaklanıyor, biz tarihin hep düz bir çizgi halinde ilerlediğini, uygarlığın böyle geliştiğini düşünüyoruz. Halbuki tarihin ilerleyişi başlangıcından itibaren sürekli zikzaklar halinde olmuştur. Uygarlık bazen çok ilerlemiş, bazense tepetaklak olmuştur. İşte, tarihin hep ileriye doğru gittiği yönündeki bu ön kabulün bir sonucu olarak, toplumda insanların sürekli olarak vahşilikten medeniyete doğru ilerlediği yönünde yanlış bir algı var. William Golding bizi uyandırıyor: İnsanlar pek tabii ki uygarlıktan ilkelliğe doğru da gidebilirler, uygarken vahşileşebilirler, nitekim olmuşlardır da.
***
Bir savaş sırasında, bir İngiliz yatılı okulunda okuyan on-on iki yaşındaki birkaç çocuğu saldırılardan korumak için başka bir yere taşıyan bir uçak, okyanus üzerindeyken ıssız, muhtemelen daha önce hiç insan eli değmemiş bir adaya düşer. Kurtulanlar arasında hiç büyük yoktur, yalnızca hepsi de daha önce birbirini tanıyan birkaç çocuk sağ çıkar kazadan. 

Başta her şey normaldir. Çocuk da olsalar, olağanüstü durumlarda medeni insanların davranması gerektiği gibi davranırlar. Ne de olsa Britanya gibi bir uygarlık yuvasından gelmişlerdir. Diğerlerinden bir-iki yaş büyük çocukların liderliğinde, ilk günlerde üzerlerindeki şoku atmaya çalışırlar. İlk zamanlarda hiç kimsenin aklına gelmeyen şey,  bu adada uzun bir süre kalacak olmalarıdır. Herkes kısa sürede birilerinin gelip onları kurtaracağını düşünmektedir doğal olarak. Yeryüzüne ayak bastığımız günden beri sahip olduğumuz bir içgüdü değil midir bu: hep kendimizi güvenli bir limana atma içgüdüsü. 

Günler ilerledikçe durum karmaşıklaşır. Gelen giden yoktur. Burası ıpıssız bir adadır. Doğal hayattan başka bir şey yoktur. Uygarlık çok uzağındadır buranın. Çocuklar yeni hayata alışırlar. Türlü türlü meyve vardır adada bol miktarda, onlarla beslenirler. Bir de, çocuklardan birinin gözlük camından yararlanarak ateş elde ederler. Amaç, ateşin çıkaracağı dumanla uzaktan geçebilecek gemilere işaret göndermektir. Ancak günler geçer, hiç kimse uğramaz adaya. 

İlk günlerde büyükçe bir şeytanminaresi de bulmuşlardır ve bunu bir tür boru olarak kullanabileceklerini fark ederler. Borunun üflenmesi, herkesin üfleyenin etrafında toplanması ve onu dinlemesi anlamına gelecektir; böyle kararlaştırırlar ve tüm çocuklar hemencecik benimserler bu kuralı. Ayrıca, o sırada boru kimin elindeyse yalnızca onun konuşma hakkı vardır. Böylece, Britanya'dan getirdikleri medeniyetin bu adada tezahür edişini de görmüş oluruz. Bu, demokrasinin ta kendisidir aslında. Ancak pek de ideal bir demokrasi sayılamaz, "borusu ötenin" toplumu yönettiği bir düzen pek ideal değildir de ondan. Yine de, çocukların bulduğu bu yöntem fena bir fikir değildir, sonuç olarak, bir yöneticinin etrafında toplanıp geleceğe yönelik fikirler üretmeye çalışmak, düzensizlikten iyidir. Üstelik de böylesi olağanüstü bir durumda.

Bu yazıya başladığımda 2013'tü. Yarın devam ederim, demiştim ama işte görüldüğü gibi, etmemişim. Blogculukta olur böyle şeyler, ne edelim?

9 Mart 2018

If we accept this basic outline...

Although many Western historians of Islam are not Muslims, it would be difficult to determine this from their writings on the first centuries of Islamic history. This is in stark contrast to historians of Judaism and Christianity, who tend to adopt an outsider's approach to their subject when writing in academic contexts (despite often being themselves Jews and Christians). Why the difference? Before turning to answers, it is worth underlining the question. The traditional accounts of Islam's rise tell us that in a remote and isolated region of Arabia (the Hijaz), in a pagan town unaccustomed to monotheism (Mecca), an illiterate man (Muhammad) began to recite verses full of references to Biblical characters and established monotheistic ideas. If we accept this basic outline – and most do – how are we to explain Muhammad's acquaintance with this ideas? To traditionally minded Muslims, the answer is clear: God, via an angel, revealed the verses to him. In fact, it would be hard to be a believing Muslim in the traditional sense without accepting this version of events. Equally, however, Wansborough might argue that it would be hard to accept the broad outlines of the story without being a Muslim (or at least without accepting God's hand in these events), for which reason he argued that Islam and the Quran developed later and elsewhere, where Jewish and Christian ideas were prevalent.
Adam J. Silverstein, Islamic History: A Very Short Introduction.
Oxford University Press

20 Aralık 2017

Bir arayışın romanı

Geçen yılki okunacaklar listemde bulunan Deniz Kenarında Geyikler'le bu yılkinde bulunan Günah Keçisi'nden birini ya da ikisini birden almak üzere halk kütüphanesine gittim. Dışarıdan bakılınca hiç mi hiç belli olmasa da her zaman şanssız olduğumu iddia etmiş, iddiamda haklı olduğumu da savunmuşumdur. Nitekim kim bilir kaç bin kitabın bulunduğu kütüphanede almaya niyetlendiğim hepi topu iki tanesi de tamir için depoya kaldırılmıştı. Şayet o gün örneğin kütüphane görevlisiyle konuşan birine kulak misafiri olup da almak istediği iki kitabın da tamirde olduğunu duysaydım inanın çok şaşıracak, tesadüfün de böylesi, diye geçirecektim içimden, gelgelelim konu bendim ve, dedim ya, kendim dışında neredeyse hiç kimse bilmese de dünyadaki en şanssız insanlardan biriydim, velhasılıkelam hiç şaşırmadım. Eh, gelmişken başka bir kitap alayım bari diyerek raflar arasında dolaşmaya koyuldum ve gene geçen yılki listede yer alan Lizbon'a Gece Treni'ni görünce hemen alıp oracıkta okumaya başladım.
***
Raimund Gregorius İsviçre'nin başkenti Bern'de yaşıyor. Öğretmen. Evine yakın bir lisede eski diller dersi veriyor yıllardır. Türkiye'de kesinlikle bulamayacağınız türden bir lise öğretmeni; branşına büsbütün hakim, o kadar ki üniversite profesörlerini bile cebinden çıkarır. Olabildiğince tekdüze olan hayatı günün birinde bir tesadüfle ansızın değişir. 

İnsan zaman zaman tesadüflerin gerçekten tesadüf olup olmadığını sorgular. Tesadüf diye bir şey gerçekten var mıdır? Konuya felsefi pencereden yaklaşan var, dini pencereden yaklaşan var, kozmos meselesine giren var, evrende yalnız olmadığımızı söyleyip bizi küçük çocuklar gibi korkutmaya çalışan var, galiba konuyu psikolojik olarak ele alan bile var. Kitabın ilk bölümünü okuyunca üzerinde ilk durduğum mesele bu oldu. Gregorius'un başına gelen tesadüf gerçekten bir tesadüf müydü acaba?
*
Lizbon'a Gece Treni, Pascal Mercier
Gregorius günün birinde bir kadınla tesadüfen karşılaşır, sıradışı denebilecek bir-iki olay yaşanır, kadın göründüğü gibi sırra kadem basar ve Gregorius'un, yaşını başını almış, bileğinin hakkıyla herkesin saygınlığını kazanmış bu adamın hayatının akışı değişir. Bern'den Lizbon'a aktarmalı giden trene bindiğinde kendisi de henüz farkında olmasa da eski yaşamını bir kenara bırakmıştır bile. İlk bakışta kadından çok etkilenip onun peşinden gittiği izlenimine kapılır insan, fakat çok geçmez, aslında kadının değil de bu tesadüfler zincirinin bir halkası olarak eline geçen bir kitabın gizemli yazarının peşinde olduğu anlaşılır. Böylece kitap baştan sona bir arayışla geçer. En nihayetindeyse öğreniriz ki Gregorius aslında ne güzel bir kadını ne de gizemli bir yazarı arıyordur, bizzat kendisidir aradığı.

Kitabı okuyup bitirince, hayat nedir, diye soruyor insan kendine. Bir de şu: Bir hayat, sahibine ne kadar dahildir? Bir ad gibi midir mesela hayat, ya da yüzümüzün şekli gibi mi, gitgide bizimle bütünleşir mi? Yoksa bize ait ama bizim dışımızda olup biten bir şey mi? Cevabı uzakta görünen bir soru.

Gregorius'un yaşamı, kendi payıma, kesinlikle yaşanabilecek, sonuna kadar götürülebilecek bir yaşam. Bugün bana öylesi bir yaşam vaat edilse bir dakika bile düşünmeden kabul ederim. Ama işte, burada bitmiyor iş. Çiğ süt emmiş ya insanoğlu, üstelik bir de tercih diye bir illet verilmiş kendisine, yaşamını durmadan değiştiresi geliyor, ille daha fazlasını değil, fakat daha başkasını, daha farklısını istiyor. En azından içinde yaşadığımız dünyanın büyük bölümünde yaşayan insanlar için bu böyle. Romanın yarısından sonra hep sorduğum soru, Gregorius'un yaşamındaki eksikliğin ne olduğu, onu arayışa sürükleyenin ne olduğuydu. Cevabını bulamadım. İlk elden cevap gibi görünen bir-iki yüzeysel şey ortaya çıkıyor, fakat sonra anlaşılıyor ki değil. Her kim olursa olsun, hangi koşullar altında bulunuyorsa bulunsun, insan niye değiştirmek ister hayatını?
***
Günümüz insanının hayvandan pek farkı kalmamış görünüyor. Bunu ciddiyetle söylüyorum. Şöyle ki bir hayvanın gündelik yaşamı sabah kalkıp akşama dek karnını doyurmak, akşamdan sabaha kadar da dinlenmekten ibarettir. Geri kalan şeyler ayrıntılardır. Dünyanın başka yerlerinde hayat nasıl işliyor bilmiyorum, yaşamadan bilinmez, fakat kendi toplumumuza bakınca temel yaşama güdüsünün tam da böyle, hayvanlarınki gibi bir hal aldığını görüyorum. Arada tek bir fark var. Hayvan yalnızca o gün karnını doyurmanın derdindedir, yarını düşünmez, fazlasını da almaz. İnsansa hep daha fazlasının peşindedir. Gözünü doyuracak bir şey henüz bulunamamıştır. Hep daha fazlası istenince haliyle peşinden koşulmalıdır. İşte böyle olunca da sabahları dolmuşlar, otobüsler, metrolar, arabalar tıklım tıkış olur, insanoğlu işe gidiyordur, akşam gene aynı manzara. Bir yerde geçim derdi en önemli şey halini almışsa orada insan yaşamı hayvan yaşamının seviyesine inmiş demektir.

Bunları söylemekle maksadım nedir? Lizbon'a Gece Treni'ni okuyunca yaşamın böyle bir şey olmaması gerektiğini düşündüm ister istemez. Madem aklımız var, hayvanlardan üstün yönlerimiz var, o halde onlardan farklı bir yaşamımız da olmalı değil midir? Şu da atlanamayacak bir soru: İnsan neden yerinde duramaz? Gitme isteğinin altında yatan esas neden nedir? Ve de şu: İnsanı arayışa iten güdü tam olarak nedir?

Soru sorduran kitap iyi kitaptır.

16 Aralık 2017

Okunacaklar

Geçen yıl olduğu gibi, bu yıl da okuma konusunda pek randımanlı geçmedi. Gene geçen yılki gibi bu yıl da okumalarım çok bölük pörçük oldu. Başlayıp da bitirmediğim ya da yalnızca belli bölümlerini okuduğum kitaplar çok oldu, onları saymadığım için ne kadar olduklarını da şimdi kestiremiyorum. Aslına bakarsanız hep böyleydi.

İki-üç ay önce başlayıp da yarım bıraktığım iki kitap vardı, böyle durumlarda hep olduğu gibi aklımın bir köşesini meşgul ediyorlardı (neyse ki bana özgü bir durum değil bu, psikolojide Zeigarnik etkisi diyorlar), üstelik öyle çok hacimli kitaplar da değillerdi, birini geçen gün baştan açıp okudum, öbürünü de dün elime aldım. Bir de geçen yıl bitiremediğim bir kitap vardı, on dört bölümünü okumuş, on beşinci ve son bölümünü bitiremeden evden ayrılınca öylece kalmıştı, anladım ki ben farkında olmasam da öylece duruyor aklımda, açıp o kalanını da okudum.

Bu yıl şu vakte kadar hepi topu on sekiz kitap okumuşum. Çok az. Bir ara kitap okuma orucuna girmiştim. Dergi mergi okuyordum gerçi. Bir de kütüphanelerle kitapçılarda ayak üstü okuduklarım vardı, bazen beş sayfa, bazen yirmi-otuz. Bir ara bir kitapçıda ayak üstü bir kitabın neredeyse üçte birini okudum, param yoktu, sonra alırım, dedim, ama daha sonra gelince, şansa bak, satılmıştı. Daha sonra dediğime bakmayın ama, arada şehir değiştirmiştim, nerden baksan üç ay geçmişti.

Bu yılki okumalarımın en dikkat çekici yanı, okuduğum ilk altı kitabın e-kitap oluşu. Bir gün bir arkadaşımın evinde bir kitap alıp yarıya kadarını okudum, güzeldi, birkaç gün sonra tesadüfen gördüm ki bende o kitabın elektroniği varmış, kalanını da öyle okudum. Tuhaf bir şey gibi geliyor, teknolojinin bu denli olmadığı bir devirde anlatsan insanlar yadırgardı herhal.

Yapılacaklar listeleri genelde tutmaz, bilirsiniz. Açıp listelerime baktım, 2016 için on altı kitaplık bir liste yapmışım fakat yalnızca dördünü okumuşum onların, birini de yarım bırakmışım. 2017 de farklı olmamış, yirmi üç kitaplık bir liste yapmışım ama okuduklarımın yalnızca üçü bu listeden. Niye böyle oluyor ki? Kitapların çokluğundan olsa gerek. Okunacak o kadar şey var ki. 

8 Mart 2016

Ayrıksı bir roman: C

Okuyacağım kitapların listesini artık eskisi kadar dağınık tutmuyorum. Hatta son bir-iki yıldır iyicene düzene soktum. Eskiden kitaplıkta, defterdeki, bilgisayardaki listede, kütüphane rafında ve bir de kafamın içinde sayısını kendim bile bilmediğim okunacak kitaplarım vardı. Şimdiyse adına kalkınma planı dediğim, her yıl için bir önceki yılın sonunda hazırladığım, ete kemiğe bürülü okuma listeleri yapıyorum. Öyle çok uzun da tutmuyorum listeyi, sözgelimi, yirmi kitaplık bir liste yapıyorum, onları okuyup bitirdikten sonra üzerine ne kadar başka kitap eklersem de kâr sayıyorum. Geçtiğimiz aralıkta da oturup okumak istediklerimi derleyip toparladım, böylece 2016 kalkınma planı çıktı ortaya. C listenin onuncu sırasında yer alıyordu, fakat kütüphanede rafların arasında dolaşıp bakınırken gözüme çarpınca alıp başlayayım dedim. Üstelik henüz alıp okuyan da olmamış, belli ki yeni gelmiş. 

Sık okuduğum romanlardan değil C. Zaten çok yazılan ve yayımlanan romanlardan da değil. Arka kapağında yazdığına göre yazarı C'nin kahramanını Ulysses'in kahramanına benzetiyormuş. Ulysses'i de henüz okumuş değilim. Birkaç yıl önce yeltenecek oldum da erteledim, galiba gözüm korktu, anlayabileceğimden kuşkuluydum. Şimdi bunu okuyunca onu okumak için de cesaretlenmiş oldum. Bu yılın listesinde yok gerçi ama ekleyebilirim. 

İşte, C'yi okurken aldığım bölük pörçük notlar...

15 Şubat. Dün Tom McCarthy’nin C’sine başladım. Yüzüncü sayfadayım. Kendini okutmakta başarılı bir kitap. Fakat henüz beynimi sarıp sarmalamış değil. Şimdilik bir sorun sayılmaz bu, daha dörtte biri bile okunmadı.
*
Hikâyenin başlamasıyla Mr. Simeon Carrefax adlı bir adamı görüyoruz. Ağırlığı olan bir adam, her halinden fark ediliyor bu. Bütün romanın onun etrafında geçeceğini sanıyor insan. Fakat bir zaman sonra, Carrefax'lerin romanın hemen başında doğan küçük oğlu Serge’in gitgide ortalıkta göründüğünü izliyoruz. O, babasının aksine yavaş yavaş giriyor hikâyeye. Simeon Carefax evine ve işine büsbütün egemen, kendiyle barışık, pek derdi tasası olmayan, kendinin ve ailesinin yaşamını her yönüyle yoluna sokmuş bir adam görünümü veriyor. Yalnızca o değil, ailenin öteki bireyleri de kendinden bir hayli emin, yaşamı seven, çalışkan bireylerden oluşuyor. Ailenin bir de Sophie adlı bir kızı var, Serge'in ablası.
*
Şimdilik hikâyenin merkezinde Serge var. Sayfalar ilerledikçe ağırlığı artıyor.
*
C’nin ne olduğu yönünde henüz bir fikrim yok.

16 Şubat. Gündüz Okulu diye bir okul var. Bir sağırlar okulu. Serge’in babası kurmuş. Burada sağır çocuklar eğitim görüyor. Carrefax’lerin evi bir tür kampüsün içinde, bu okul da burada bulunuyor.

Mr. Carrefax, sağır olan bir insanın aynı zamanda dilsiz olduğunu kabul etmeyen idealist biri. “Sağır olabilirler ama dilsiz değiller,” diyor. Nasıl ki herhangi bir insan filanca dili bilmediği halde sonradan öğrenebiliyorsa sağır bir insan da konuşmayı öğrenebilir ona göre. Nitekim bu okulda sağır çocuklara konuşma öğretiliyor da. Hem de bir hayli başarılı bir biçimde.

*
Serge'in kızkardeşi Sophie, bir bardaktaki siyanürü limonata sanarak içti ve öldü. Sophie'nin cenaze töreninin mekanikliği şaşırtıcıydı. Sanki gündelik işlerin arasına sıkıştırılmış ne önemli ne de önemsiz bir işti.
*
Romanın ilginç bir havası var. Yazar okura “zaten burada” olduğunu hissettirmek istiyor sanki. Yeni bir olaydan, yeni bir yerden söz edince insan sanki onlarla önceki sayfalarda karşılaşmış duygusuna kapılıyor.
*
Serge'in yaşı konusunda tereddüte düştüm. Kitabın başlarında, doğduktan kısa bir süre sonra iki buçuk yaşındaydı. Bir ara yedi yaşında olduğu geçti. Şimdiyse ergenmiş, hatta belki on sekiz-yirmiymiş gibi bir izlenim var. Yaşı söyleniyor da ben mi atlıyorum, yoksa yazarın ayrıksı üslubunun bir gereği olarak doğrudan söylenmiyor mu, bilmiyorum. 
*
Roman geçmişte geleceği yaşıyor. Aşağı yukarı yüz yıl önceki bir zamanda geçiyor ama sanki bizim zamanımızda bile değil, gelecekte geçiyormuş gibi. Zaman zaman bir bilimkurgu romanı okuyormuşum gibi geliyor.

17 Şubat. Serge on sekiz yaşına girdi. Askeri Havacılık Okulu'na yazıldı. Kısa –birkaç ay süren– bir eğitimle pilot oldu. Birkaç kez uçtu da. Şu an bir tür stajyer pilot. Neler olacak bakalım. Onu olağanüstü denebilecek bir ustalıkla, handiyse kaşla göz arasında pilot yapan yazar, bakalım bir savaşa yollayıp başına bir şeyler getirecek mi? Kitabın arka kapağında Birinci Dünya Savaşı'na gözlemci pilot olarak katıldığı yazıyorsa da bu bir ipucu sayılmaz. Keşke hiç arka kapak yazısı da yazılmasaydı.


Yeri gelmişken, kitabın kapak tasarımını çok beğendiğimi söyleyeyim. Belki de Notos'un en iyi kapağıdır. 
*
Serge'in ailesinde bir Fransızlık olduğu baştan beri seziliyordu. Bugün anne tarafından Fransa'ya dayandığını okudum. Babasıysa İngiliz. İngiltere'de yaşıyorlar.

Carrefax'lerin memleketi Versoie'nin nasıl okunduğuna dair bir fikrim yok. Bu adda gerçek bir yer var mı, yoksa yazarın kurduğu bir yer mi, onu da bilmiyorum. Versoye mi, Vörsoye mi, yoksa bunda da mı bir Fransızlık var; Vöğsuaye mi? Kitap boyunca hem duyulduk hem de duyulmadık yer adlarıyla karşılaşıyorum.

*
Serge bir hastalıktan ötürü bir süre hastanede yatmak zorunda kalıyor. İngiltere dışında, galiba bir İskandinav ülkesinde, bir hastanenin bulunduğu Kloděbrady adında bir kasabaya gidiyorlar.

“Kan,” diyor Doktor Filip kavanoza işaret edip. “Sende kaşektik bir durum var: bağırsakların yüzünden kendi kendini zehirliyorsun. Ptomaine zehri, toksinler, patojenlerin hepsi kana karışıyor. Ne kadar koyu renk olduğuna baksana.” “Koyu renk olan şey kan mı,” diye soruyor Serge. “Yoksa–” “İkisi de koyu,” diye cevabı yapıştırıyor Doktor Filip. “Ve eğer tedavi edilmezse başka şeyler de kararacak. Senin içinde atardamarlara, karaciğere, böbreklere ve ötesine salgılanan bir zehir fabrikası var. Onu engellemediğimiz takdirde beyni de karartır.” (s.142).
1910'lar... Savaş yılları... Britanya İmparatorluğu'nun  ve diğer Avrupa devletlerinin yayılma politikaları... Fransa, Rusya... Yüzyılın başında dünyanın, özellikle de Avrupa ve Orta Doğu'nun durumu... Bu kaotik ortamda etkileri günümüze değin sürecek bilimsel gelişmeler, ciddiyetle yapılan çalışmalar... Yaşanan, belki de Avrupa'nın ikinci bir rönesansı... Ve işte tüm bunlarla Serge'in yaşamı birbirine paralelmiş gibi, dahası, aynı meselenin iki farklı boyutuymuş gibi önümüze seriliyor.
“Senin vücudundaki sorunun aynısı bunların kafalarında var,” diyor, Serge'i bürosuna geri götürüyor, bu arada yeniden onun bağırsaklarını dikkatle dinlemeye koyuluyor. “Avrupa'nın kanı zehirlenmiş; Avrupa kaşektik olmuş. Sistemin içi çürümüş, patojen mikroplarla dolmuş. Siyah safra artık her yerde: mela chole. Herkesin bakış açısı tıpkı seninki gibi bir bulutla kaplı.” (s.147).
 *
Roman dört ana bölümden oluşuyor. Şimdi ikinci bölümün başındayım. Bu bölümün adı Oluk. Neden oluk, nedir oluk, bilmiyorum. 
*
Nihayet ortaya bir C çıktı. Acaba bu C kitaba adını veren C mi? Bir yerlerden başka bir C çıkar mı ki? Stajyerliğini tamamlayıp pilot olan Serge gidip birliğine katılıyor. Birliğin komutanı Serge'e üç uçuş planı olduğunu, kendisinin C-Uçuşu'nda yer alacağını söylüyor. 
*
“Arzı endam ediyor,” cümlesi sık sık geçiyor. Hangi İngilizce ifadenin karşılığı olarak çevrilmiş, merak ediyorum.

19 Şubat. Dün yoğun bir gündü, kitabı hiç okuyamadım. 


İkinci bölüm de bitti. Üçüncü bölümün adı Çarpışma. Serge'in babası ve ailesi ortalıkta hiç görünmüyor artık. Serge savaşa katılıyor. Subay oluyor. Almanlarca esir alınıyorlar.
*
Tam Serge'in babası ortadan iyiden iyiye kayboldu derken tekrar ortaya çıkıyor. Serge eve dönüyor çünkü. Döndüğünde Versoie'de hayat durmuş oluyor sanki. Ama zaten hep böyle durgun değil miydi burası? Tuhaf bir yer. Olabildiğince hareketlilikle olabildiğince durağanlık bir arada barınıyor Serge'in baba evinde. Fakat şimdi, Serge'in savaştan dönüşüyle sanki artık yalnızca durağan bir yer.

Serge'in annesinin yaşlanmış olduğunu okuyoruz burada. Haliyle babasının da yaşlanmış olduğu sonucu çıkıyor.

*
Evde ne savaştan ne de Serge'in dönüşünden konuşuluyor. McCarthy pek çok şeyi okurun tamamlaması için öylece bırakıyor. Serge'in savaştan dönüşü sanki geçen hafta bir yerlere gitmiş de bu hafta geri dönmüşçesine sunuluyor. Babası eski işini sürdürüyor. Bilim yapıyor Simeon Carrefax. Radyo dalgalarının etkisi altında bir yaşam sürüyor. Oldukça tutkulu bir bilim adamı. Kendini büsbütün işine, hayallerine adamış biri.

“Şu anlatacaklarımı hayal etmeni istiyorum,” diyerek Serge'e sırrını açıyor babası, sanki birileri onlara kulak misafiri oluyormuş gibi sesini alçaltıyor, “yalnızca hayal et: eğer tarihte heyecan veya acı verici olayların hepsi gökyüzüne bizim sonradan bulabileceğimiz böylesi dalgalar yaymış olsaydı – o zaman Hasting Savaşı'nı görebilir, suikaste uğramış Caesar'ın üzüntüsünü, baştan çıkarılırken Aziz Anthony'nin yaşadığı ıstırabı gözlemleyebilirdik. Bu anlattıklarım hemen şu anda, çevremizde hâlâ gerçekleşiyor olabilirdi.” (s.288).
*
Yüz yıl önceki Avrupa'nın içinde bulunduğu buhran dolu hava gayet iyi hissediliyor. Yalnızca ön planda olup bitenler değil, arka plandakiler de iyi fark ediliyor. 
*
Kitap tarihe göndermelerle dolu. Geçmişle bugün sıklıkla aynı potada harmanlanıyor. Sözgelimi, bir bakıyorsunuz, kendilerine Amazonlar adını vermiş Londralı bir grup genç kızla İskit'in amazon kadınları bir sahnede ustalıkla bir araya getiriliyor.
*
Hikâye artık büsbütün Serge'in etrafında dönüyor. 
*
Serge savaştan döndükten sonra okumaya karar veriyor. Ama ne okuyacağına dair verilmiş bir kararı yok. Londra'ya taşınıyor. Bir mimarlık okuluna kaydoluyor. Fakat Londra'da da pek kalmıyoruz, bir de bakıyoruz ki Mısır'dayız. Mısır, bilindiği gibi, bir İngiliz sömürgesi, Serge oraya gidip İmparatorluğa ait işlerde çalışacak.

Bu noktadan itibaren Serge sanki hayatın anlamını sorgulamaya başlıyor. Okumaya karar verişi, Mısır'a gidişi sanki hep bundan ötürü.

*
Cupid, Sophia, sizigi sözcükleri farklı bağlamlarda yeniden ortaya çıkıyorlar. Cupid, romanın ilk bölümünde Gündüz Okulu öğrencilerinin bir gösterisinde canlandırılan bir karakterdi. Sophie zaten Carrefax'lerin kızıydı. Gerçi burada Sophia diye geçiyor. Üçüncü bölümün hemen başında, Serge Havacılık Okulu'nun sınavında sorulan sorulardan birini, Güneş ve Ay tutulması nedir'i yanıtlarken sizigi sözcüğü çıkmıştı karşımıza. Burada gerçek anlamıyla, bir astronomi terimi olarak geçiyordu. Şimdi ise “Gnostiklerin Bilgeliği. İsa'nın Sizigi'si” cümlesinde geçiyor. Ne yazık ki buralarda kitaba tam hakim değilim, bir şeyleri kaçırıyorum galiba. Metroda rahat okunmuyor. Bunun yanı sıra, bir yandan okurken bir yandan da kafamdaki başka şeylerle meşgulüm.
*
Kitap boyunca Almanca, Fransızca ifadeler geçiyor. Fransızcaları az buçuk çıkarıyorum, Almancalar hakkında hiçbir fikrim yok. Buna rağmen Google Translate'i açma gereksinimi duymuyorum.

20 Şubat. Kitabın sonlarına yaklaştıkça baştaki gibi doğru dürüst alamıyorum notlarımı.
*
Romanın son bölümünde nihayet C çıkıyor karşımıza. “C her yerde,” diyor Serge'in muhataplarından biri. “C nedir?” diye soruyor o da. “Karbon'un simgesi:” diyor adam, “hayatın temel bileşeni.”
*
Kitabı bitirdim. Son üç-beş sayfayı okurken, bütün romanın bu son sayfaları hazırlamak için yazılmış upuzun bir giriş olduğuna karar verdim.

Serge carbonisé oldu. Yani öldü. Ölümü de elbette yaşamı ve kendisi gibi olağan dışıydı. Büyük bir sinema salonunda, devasa bir perdede bir başıma bir bilimkurgu filminin son sahnelerini izliyor gibiydim sanki.



***

Yaşamın anlamlılığıyla anlamsızlığının bir bütün olduğu... Benim C'den anladığım bu oldu. Bu tür kitapları bitirince on yıl sonra bir daha okurum niyetiyle kapatıyorum. Bakalım o zaman başka bir şeyler de anlayabilecek miyim?

21 Ocak 2016

İlk e-kitabımı okudum

Önceki gün ilk e-kitabımı bitirdim. Son birkaç yılda bilgisayardan ve telefondan pek çok şey okudum, özellikle de makale, öykü ve şiir, ama hiç e-kitap okumamıştım. Geçenlerde ablam aradı, "Bende kullanmadığım bir tablet bilgisayar var, al sen kullan," diyerek gönderdi. Ben de bilgisayarda biriktirdiğim yüzlerce e-kitabı, makaleyi falan gözden geçirip birkaç tanesini tablete yükledim. İlk olarak da hemen her yıl okuduğum Orwell'ın Hayvan Çiftliği'ne başladım. 

Geçen yıl okuduğum kitapların neredeyse tamamını metroda okudum. Ayak üstü okumak sıkıntılı bir şey, kitaba adamakıllı kendini veremiyor, yoğunlaşamıyorsun, ama başka yolu da yok, zira vakit yok. Bunun yanında, çoğu kez okurken not almak, kelimelerin, satırların üzerini boyamak, bazı sayfaları işaretlemek vs. gerekiyor, böylece gene sıkıntı çıkıyor. Metro da hemen her zaman kalabalık oluyor. Kulağında kendini sesten yalıtmak için taktığın kulaklık, bir elinde kitap, öbüründe fosforlu kalem, hiç de rahat bir okuma değil. Ara sıra yere düşen ayracı, not kâğıdını filan almak için eğilip kalkmak da cabası. Gene de metroda okumak otobüste, hele de dolmuşta okumaktan çok daha rahat. Ankara metrosunun pek gürültülü patırtılı olmamasıysa işin olumlu yönü. Sözün kısası, e-kitap bu tür teknik meselelerle daha az karşılaşılmasını sağlıyor. En azından şimdilik izlenimim bu. 

E-kitabın basılı kitabın yerini tutup tutmayacağı meselesine girmeyeceğim. Bana sorarsanız, tutmaz. Basılı kitaplar daha uzunca bir süre kültür yaşamının temel bileşenlerinden biri olmayı sürdürecektir. Fakat elektronik metinler de artık iyiden iyiye kendilerine yer açmış bulunuyorlar, bunu da göz ardı edemeyiz.

4 Mart 2015

Bir mayıs akşamı, bir gül ağacına...

Ferit Edgü'nün Hakkâri'de Bir Mevsim'ini okuyalı epey bir olmuş. Bu kez Kimse'yi okudum, baktım Edgü yine Hakkâri'de. Yine, diyorum ama Kimse Hakkâri'de Bir Mevsim'den daha önce yayımlanmış; bir yıl önce, 1976'da. Bundan haberim yoktu doğrusu, yazarın Hakkâri serüvenini bir roman ve birkaç öyküde anlatıp bitirdiğini sanıyordum. Aklımda kaldığı kadarıyla, Hakkâri'de Bir Mevsim'de, bu küçük kentten, insanlarından ve doğasından bol bol betimlemeler vardı. Kimse'de de var, fakat görece daha az.
*
Ferit Edgü, 1964'te askerliğini öğretmen olarak yapmak üzere Hakkâri'nin bir dağ köyüne yollanır. İstanbullu, Paris'te yaşamış, iki kitabı yayımlanmış genç bir yazar, tanımadığı etmediği bir yerde ne yapacaktır? Üstelik de bu yer hiç de öyle sıradan olmayan, aksine, zorlu coğrafyası ve kendi halindeliği, içine kapanıklığıyla epey bir sıra dışı olan uzak mı uzak bir dağ köyüyse? Anladığımız kadarıyla genç adam kendini edebiyata vermiş orada. Bir başka deyişle, edebiyatı kendine bir sığınak yapmış, pek çoklarının yaptığı gibi. Çünkü onun o durumundaki biri için gerçekten bir sığınağa gereksinim vardır. Hiç aşina olmadığı bir coğrafya ve farklı bir kültürün içine girmiştir birdenbire. Bu bir yana, burası on üç haneli, yüz on dört nüfuslu küçücük bir yerdir, burada zamanın nasıl geçeceği meselesi vardır bir de. O zamanlar o uzak dağ köylerinde elektriğin henüz esamesinin okunmadığını da hatırlatmak gerekir.
*
Kimse, iki bölümden oluşan bir roman. İlk bölümde iki ses arasında geçen uzunca bir diyaloğa tanık oluyoruz. Aslında bu, tek kişiden çıkan iki sesin diyaloğudur, bir başka deyişle, "diyaloğa dönüşen bir monolog"dur. Yazarın o uzun kış gecelerindeki ruh halinin bir dökümü de denebilir. Bu diyaloğun satır aralarında elbette karlı-dumanlı dağlar, kurtlar, köpekler, karşılıklı uluma ve havlamalar, tezekli sobalar, gaz lambaları, ve illa ki, tüm ağırlığıyla yalnızlık vardır. Fakat, belki tuhaftır, şikâyet yoktur. Yazar, ya da konuşmalarını dinlediğimiz kahraman(lar) belki de o zamana kadarki hayat(lar)ının muhasebesini yapmakta ve hayatı olduğu gibi yaşamanın ondan şikâyet etmekten daha iyi bir yol olduğunu düşünmektedir(ler).
.
Ferit Edgü
İkinci bölümde ise diyaloğun yanında bu kez kahramanımızın oraya gidişi ve bu gidiş esnasında yaşadıkları, görüp duydukları da vardır. Beş buçuk saatlik bir uçak yolculuğundan sonra Van'a ulaşır. Bir otele yerleşir. Hakkâri'ye gitmek epey çilelidir. Zira tek otobüs vardır, onun da kalkmak için dolması gerekir. Van'ın çarşısını gezer. Yerel kültürü ve yerli halkı gözlemler. Hakkâri'ye vardığında şaşkındır haliyle. 60'ların Hakkâri'si... Dağların içine gizlenmiş küçük bir kasaba. Fakat bu daha başlangıçtır. Çünkü son durak, bu kasabayı içine almış dağlardan birinin üzerindeki ufacık bir köydür. Oraya varması bile günler alır. Burada, yöre insanının içtenliği ve yardımseverliği dikkat çeken noktalardan biridir. Bu yabancı adama yol yordam göstererek onu "köyüne" ulaştırırlar. Fakat aslında köyüne ulaşması Hakkâri'ye ikinci gidişinde olur. İlk gidişinden üç-dört gün sonra hastalanır, onu Van'a sevk ederler. Yine birkaç kişinin paylaşmak zorunda olduğu salaş bir otel odasında kalır. Denizi görür, Ahtamar Adası'na gider. Van'daki hastane de onu Diyarbakır'a gönderince ilk defa gidip gördüğü bu kadim kentte âdeta büyülenir. Hastalığını unutur, kendini şehrin tarihi sokaklarına bırakır. Doğu macerasında lezzetli bir parantez olarak kalır bu birkaç gün. Şunu da belirtmek gerekir ki, Edgü, gittiği köyün adı –Pirkanis– dışında hiç yer ismi vermez. Hatta dikkatsiz bir okuyucu, kitabın bitiminde "Hakkâri - Ankara - Paris - İstanbul" ibaresini görmezse kitapta sözü edilen yerin neresi olduğunu anlamakta güçlük de çekebilir. Yeri gelmişken, romanın sözü geçen dört şehirde, on yılda, 1964-74 arasında yazıldığını da söyleyelim.
*

Sen hiç, bir Mayıs akşamı, bir gül ağacına, bir dileğini asmadın mı? diyor Bir Ses.
Ne dileği? diyor Öbür Ses. Hangi dilek? Hangi gül dalına? Ne zaman? Niçin? Nasıl? Nerde?
Herhangi bir dileğin için, diyor O Ses. Örneğin bahçe içinde sessiz bir yuva. Örneğin anaç bir kadın, yatağını ısıtacak. Örneğin senin adını yaşatacak bir çocuğunun olması. Örneğin yaşamının değişmesi.
Bir gül dalında mı? diyor Öbür Ses.
Ya da bir kitap, diyor İlksözebaşlayan Ses.
Kutsal kitap mı? diye sorarak cevaplıyor Öbür Ses (alaylı).
Niçin olmasın? diyor İlk Ses. 
Ama onu çoktan yazdılar, diyor Son Ses.
Bir de sen yazmak isterdin belki, diyor İnatçı Ses.
Benim yazmak istediğimi başkaları yazdı, diyor İnançlı Ses. Hem de çok önce. Hem de ben bundan şikâyetçi değilim. 
Böylece, Benim kitabım çoktan dürüldü mü demek istiyorsun? diyor Hepsorusoran Ses.
Hayır, düzüldü, diye düzeltiyor, Ezik Ses.
Belki onun için asmışındır dileğini bir gül ağacına, ılık bir hıdrellez gecesi, sabaha değin salınıp kalmıştır gül dalında, sabah gidip baktığında... Kafanı çalıştır, ansımaya çalış, diyor Üsteleyen Ses.
Niçin açtın bu konuyu? Benden ne istiyorsun? diyor Kırık Ses.
Çünkü sen yağmursan ben toprağım, diyor Dökük Ses. 
Ben yağmayan bir yağmurumdur, olsam olsam, diyor O Ses.
Ben de sütsüz kalmış bir bebeğim, ağlayıp kıvranan, yağmur yağdıracak Tanrı'ya adak olan, diyor Öbür Ses. Sen aysın, ben güneş, sen bana sırt çevirensin, ben sana yanıp biten, kıyamet günü anlatacağım sana büyük sevdamı. 
Şimdi anlat, diyor Çekipgitmedeki Ses. Kıyamet günü, bugün.
Anlatmanın gereği yok, diyor Cevapveren Ses. Ama dilersen, konuşalım.
Başka ne yapıyoruz ki? diyor Duran Ses.
Haydi başlayalım, diyor Yeldesavrulan Ses.

19 Şubat 2015

İnsanlar ve filler

Öyledir. Her kötülük içinde biraz iyilik, her çirkinlik biraz güzellik, her yanlışlık biraz doğruluk barındırır. Ve işte, aslında kötü olan cahillik de bizi yalnızca doğru bilgilerden değil, aynı zamanda yanlışlardan da sakınır, böylece iyi yanını göstermiş olur.

***
Filin Yolculuğu, José Saramago'nun satır araları dopdolu bir romanı; en belirgin özelliği bu bence. Adından da anlaşıldığı gibi bir filin yolculuğu etrafında biçimlenen roman, Avrupa tarihinden dinler tarihine, kültürel farklılıklardan insan-doğa ilişkilerine kadar pek çok konuyu satır aralarında barındırıyor. Saramago'nun asıl derdinin de bu olduğu anlaşılıyor, kanımca o bize güzel bir roman sunmanın peşinde filan değil, asıl istediği roman yoluyla bir şeyler anlatmak. Fakat bunu yaparken, romanı, deyiş yerindeyse emellerine alet etmiyor, okuyucularına aynı zamanda gayet lezzetli bir roman sunuyor. Yani, ister herhangi bir roman olarak okuyun, isterse sözünü ettiğim satır aralarında birer birer durarak okuyun, kesinlikle iyi bir roman okumuş olacaksınız. Bu söylediklerim geçen yıl okuduğum Kabil için de geçerli.
***
Portekiz ve Los Algarbes kralı Üçüncü Don Juan... Don Juan'ın karısı Avusturyalı Doña Catalina... O sırada İspanya kral naibi olarak Valladolid'de bulunan Avusturya arşidükü Maximilian...

Kral, dört yıl önceki düğününde Maximilian'a verdikleri düğün hediyesinin onun soyuna sopuna ve meziyetlerine pek uygun düşmediğini ve hazır İspanya'dayken ona daha değerli bir hediye verme önerisini kraliçeye açar. Kraliçe de hem maddi hem de manevi değeri olan bir altın çanak vermeyi önerir. Fakat kral kilisenin bu fikre sıcak bakmayacağını ileri sürer, çünkü adı geçen çanak, kutsal ekmeğin konulduğu ayin çanaklarındandır. Üstelik Arşidük Maximilian Katolik değil Lutherci'dir. Bunun üzerine kral, Maximilian'ı memnun edecek başka bir hediye üzerine kafa yormaya başlar. 

Kral kafa yora dursun, kraliçenin aklına Süleyman geliverir. Don Juan ilkin anlamaz sözü edilen Süleyman'ın kim olduğunu. "Fil," der kraliçe, "fil Süleyman'ı hediye edelim." Önce burun kıvıran kral, biraz duralayıp düşündükten sonra kabul eder, bu fikir ona da ilginç gelmiştir. Kraliçeye göreyse bu yalnızca ilginç değil, aynı zamanda iyi ve parlak bir fikirdir.
-
Süleyman iki yıl önce Hindistan'dan gelmiştir. Yiyip içip yan gelip yatmaktan başkaca yaptığı bir iş yoktur. Çünkü Portekiz'de ona uygun bir iş yoktur. Bir işe yaramayan bu hayvanı elden çıkarma taraftarıdır kraliçe. Fakat fili gönderme konusunda kralla mutabakata varınca da "Süleyman'ı o uzak topraklara, o tuhaf insanların arasına yolladığı için keskin bir acı da hisseder." O uzak topraklar, elbette arşidükün kenti Viyana'dır. Karar verilmiştir, fil gönderilecektir. Kral arşidüke göndereceği bir mektup yazdırmaya koyulur. 

Don Juan, gitmeden önce fili görmek ister. Başseyisi mektubu Valladolid'e götürmek üzere atına atlayıp yola çıkarken o da yanına başyaveriyle iki uşak alıp bir yıldır görmediği Süleyman'ın ahırına gider. Etrafı çitle çevrili bir çayırlıktadır fil. Fili görünce hayal kırıklığına uğrar kral. Tüylü, lekeli, dahası, oldukça kirli bir fildir bu. Bunun bir bakıcısı vardır değil mi, diye sormaya kalmadan kıyafetleri paçavraya dönmüş olan bir Hintlinin yaklaşmakta olduğunu görür. Filin terbiyecisi, kralı bile tanımayan Subhro'dur bu. Hindistan'dan fille birlikte gelmiştir. Kral, gideceği yerde onları rezil etmesin diye onun için iki elbise dikilmesini emreder. 

Hazırlıklar tamamlanır. Bir komutan, askerleri, yardımcılar, levazım arabası, saman ve su yalağını taşıyan kağnı, ve elbette fil Süleyman ile terbiyecisi Subhro'dan oluşan kervanın yola çıkmasıyla filin yolculuğu başlar.

Kervan önce İspanya'ya, Valladolid'e, oradan yeni sahipleri Avusturya arşidükü ve karısının maiyetinde bir liman kentine, oradan da İtalya üzerinden Viyana'ya gidecektir.

5 Haziran 2014

Günahlarımızın Öteki Yüzü

Geçenlerde Hasan Ali Toptaş'ın Bin Hüzünlü Haz'ını almaya gittim kütüphaneye. Her zaman yaptığım gibi rafları biraz elledim. Birkaç kitabın arka kapağını okudum. José Saramago'nun Kabil'ini de gördüm o arada. Arka kapağını, sonra da ilk sayfasını okudum. Ve oracıkta almaya karar verdim. Bin Hüzünlü Haz da bir sonraki haftaya kalmış oldu.
.
Saramago'nun Kabil'ini fazlasıyla beğendim. Her şeyden önce ilgi alanıma giren bir konuya değindiği için. Genel anlamda mitolojiyi severim, İbrahimi dinlerin söylencelerine karşıysa daha bir ilgim vardır. İleride Adem babamızla Havva anamız üzerine bir roman bile yazabilirim, belli mi olur. Birkaç kez kendilerinden söz etmişliğim de vardır burada. Kutsal Kitap'ın başlangıcı da bu bağlamda en sevdiklerim arasındadır mesela.

Bu kitabı sevmemin tek nedeni konusunun ilgi alanıma girmesi değil elbette. Saramago çok güzel kurgulamış Kabil'i bana göre. Birine neden büyük yazar deriz ki zaten? En başta, kitabının hakkını verdiği için. Konusuna ilgi duymayan biri bile bu romanı genel olarak beğenebilir. Bazen sadece büyük yazarları okumalıyım diyorum kendime. Ama ne dersen de, söz konusu kitap olunca illa ki okumak istediğin başkaları da çıkıyor.
*
Yazar, kadim söylenceye bağlı kalarak cennetten başlatıyor hikâyesini. Adem'le Havva'yı görüyoruz ilkin. Tabii, onlardan önce "Efendi"yi. Sonra sahneye Kabil'le Habil çıkıyorlar. Kabil Habil'i öldürüyor. Buraya kadar olağan dışı pek bir şey yok. Ancak bundan sonra ezberimiz bozulmaya başlıyor. İlk katil, ilk günahkâr, ilk bozguncu olarak bilinen Kabil'in aslında hiç de öyle olmadığı gerçeğiyle karşılaşıyoruz. Bu işte onun "suç ortakları" da varmış meğer. Hem yeni şeyler de öğreniyoruz. Kabil'i, babasını, annesini "daha yakından" tanıyoruz. Alışılmadık şeyler de görüyoruz bu arada. Ne olduklarını açıkça söylemeyeceğim, dileyen kitabı okuyabilir.

Zaman beklediğimizden çok daha hızlı ilerliyor. Nuh'u, Lilith'i, İbrahim'i, İshak'ı, Eyüb'ü görüyoruz sahnede. Geçmiş, şimdi ve gelecek de iç içe geçiyor, neyin ne zaman olduğunu anlamakta zorluk yaşıyoruz. Kabil İbrahim'in İshak'ı kurban etmeye çalışmasına tanık olmaktadır örneğin, ama daha sonra İshak'ın aslında henüz doğmadığını öğreniyoruz. Yani, şimdiki zaman içinde gelecek zaman yaşanıyor. İlginç bir kurgu.

Sayfalar ilerledikçe dünyanın kuruluşuna da şahit oluyoruz. Şehirler inşa edilmektedir, meslekler doğmaktadır ve bunlara benzer başka dünyevi meseleler meydana gelmektedir. Ayrıca, insanoğlunun birtakım kadim alışkanlıklarının o gün de bugünkü gibi capcanlı bir şekilde var olduğunu görüyoruz. Bir başka deyişle, insanlık tarihi boyunca sürmüş olan alışkanlıklarımızın nasıl ortaya çıktığını görüyoruz. Asıl dikkat çeken de budur zaten. Yalan vardır örneğin. Kabil, gittiği ilk yabancı yerde adının Habil olduğunu söylüyor. Yalan, sahiden de insanlığın kendisi kadar eski bir alışkanlığı değil midir? Elbette yalnızca yalan değildir kaynağını o kadim zamanlardan alan, öteki şeyler de vardır. Mesela savaş. Şehirler yıkılıyor. Masum insanlar ölüyor... Kıskançlık vardır bir de. Öyle ya, o da temel dürtülerimizden biridir. Ancak olumsuzlukların yanında olumluluklar da yok değildir. Her zaman düzensizliğin hükmü yoktur, düzen de vardır. Nefretle birlikte sevgi vardır. Arkadan vurma düşüncesinin yanında sahiplenme isteği de vardır. Kısacası, hem kötülük vardır hem de iyilik. İkisi, uygarlık tarihi boyunca oldukları gibi o zaman da bir aradadır.
*
Kitap boyunca yazarın başkahraman olarak neden Kabil'i seçtiğini düşünüp durdum. Bu konuyu anlatmak için bir başkasını da seçebilirdi sanki. Adem'le Havva'yı birlikte de seçebilirdi. Ama vardır bir bildiği elbette. Kabil'i neden seçtiğini tam olarak anladığımı söyleyemem, ancak, tarih boyunca kötü olarak bildiklerimizin aslında kötü olmadıklarını, en azından bizim bildiğimiz biçimiyle kötü olmadıklarını, iyi olarak bildiklerimizin de yine aslında bildiğimiz haliyle iyi olmadıklarını göstermek için onu seçmiş olabilir, diye akıl yürüttüm. Hakikaten de biraz düşününce, insanlık tarihinin bir yanılgılar tarihi olduğunu iddia edebileceğimiz gibi, bu tarihin bakış açıları tarafından biçimlendirildiğini de söyleyebiliriz. İlk günümüzden bugünümüze hep farklı bakış açıları yönetmemiş midir dünyayı? Bana göre böyle, sana göre şöyle.

Kabil, Saramago'nun son romanı. Ölümünden önce yayımlanmış. Ölmese belki Habil'i de yazardı. Ne var ki belkilerle yol alınmıyor pek. Bize yön veren yine gerçekler oluyor. Kimi zaman acı, kimi zaman tatlı; kimi zaman soğuk, kimi zaman da sıcak gerçekler. Baksanıza, ilk ölen Habil de ölmüş, elbette daha sonra Kabil de ölmüş, binlerce yıl sonra onların öyküsünü yazan Saramago da ölmüş. Gerçeğin ta kendisi. Ama bir yandan da hayat devam ediyor. Bu, gerçeğin de gerçeği. Fakat bir gün belki hayat da durur, kim bilir.

3 Mayıs 2014

Açlık

Amaçsız yürüyordum. Kilise caddesine geldim, kale yoluna, aşağı saptım. Üşümüş, uykulu, uzun yürüyüşten dizlerimde, sırtımda yorgunluk hissederek, sonra çok aç, bir kanapeye oturdum, uzun zaman hayal kurdum. Tam üç hafta var ki, sadece otelci kadının sabah, akşam verdiği yağlı ekmek dilimleriyle yaşamıştım; son yediğimden bu yana, işte şimdi tam yirmi dört saat geçmişti; midem yine fena kazınmaya başlamıştı; Olabildiğince çabuk, bu işe bir çare bulmalıydım. Bu düşüncelerle, kanapede yeniden uyuyakaldım...
"Son sayfasını kapattığınızda bir dostu yitirmiş duygusuna kapıldıysanız, bilin ki iyi bir kitap okudunuz." Daha geçen gün Dünya Kitap Günü dolayısıyla burada yayımladığım sözlerden biriydi bu, Paul Sweeney'e ait.

Dünyaca ünlü Norveçli romancı Knut Hamsun'un, yine dünyaca ünlü romanı Açlık'ın son sayfasını kapattığımda sahiden de bu duyguya kapıldım. Ama yalnızca son sayfasını değil, her sayfasını kapatıp bir diğerine geçtiğinizde bu duyguya kapılmanız olası. 

"Yumruğunu yemedikçe kimsenin bırakıp gitmediği o garip şehir Kristiania'da aç acına sürttüğüm günlerdeydi..." diye başlıyor roman. Garip şehir Kristiania dediği, Norveç'in başkenti Oslo'nun o zamanki adı. Yazar baştan sona kendi hayatını anlatıyor bu romanda. Bir başka deyişle, söz konusu açlık yazarın bizzat kendi açlığı. Ama hani hep derler ya, edebiyat kendi başımıza gelen olayları, kendi hissiyatımızı kaleme dökmek değildir, diye. Evet, öyledir, herkes kendi başına gelenleri kaleme dökseydi kitapların sığacağı yer bulunmazdı. Gelgelelim, edebiyat dediğin, insanın başından geçenlerden ibaret değil de nedir? Bir diğer biçimde söylersek, yine çokça söylenmiş olduğu gibi, edebiyatın merkezinde insan vardır. Knut Hamsun'un ustalığı tam da burada ortaya çıkıyor işte. Kendi başından geçenleri; açlık günlerini olabildiğince usta bir biçimde kaleme dökerken kendi yaşantısını da evrensel bir motifle birleştiriyor. 

Açlık'ı okuyunca, günümüzde insanların dert edindiği şeylerin aslında ne kadar basit şeyler olduğunu düşünüyor insan ister istemez. Edebiyatın bir görevi de budur zaten, insanı farkında olmadıklarının farkına vardırmak.

Açlık, kitap olarak ilkin 1890'da yayımlanmış. Üstünden 124 yıl geçmiş yani. O günden bugüne çok şeyler değişti kuşkusuz. Çok şeyler bir yana, dünya değişti. Bakın mesela, Hamsun'un ülkesi Norveç bugün dünyanın en zengin, refah seviyesi en yüksek, insana verilen değerin tavan yaptığı ülkelerinden biri. Değişim bir olgudur; insanlar, yerler, şeyler hep değişir, dünya döndükçe de değişecektir, ne var ki hiç değişmeyen, bin yıl da geçse aynı kalan şeyler de vardır. İnsanın sevinci örneğin, üzüntüsü, kederi, hayalleri, hayal kırıklıkları, aşkı, arzuları, hele de umutları. Bunlar sanırım binlerce yıl önce de bugünkü haliyle içimizde bir yerlerde duran, hep de duracak olan ilkel mal varlığımız.

18 Kasım 2013

Bilge Karasu

Bilge Karasu'yu okumayı uzun zamandır istiyordum. Ancak buna bir türlü cesaret edemiyordum. Onun "başka" şeyler yazdığını biliyordum çünkü. Gündelik hayatımızda yapıp ettiklerimiz farklı derecede cesaret isterler; kıyıda oturup denizi izlemekle denize yirmi metre yükseklikten atlamak farklı derecede cesaret isteyen edimlerdir. Yazarların metinleri için de böyledir bu, her yazarı okumak için bize gerekli olan cesaretin miktarı aynı değildir. Umarım verdiğim örnek yadırganmaz.

Nihayet Bilge Karasu'yu da okudum. Herhangi bir sürprizle karşılaşmadım. Beklediğim gibi çıktı, yazdıklarından hiçbir şey anlamadım. Buna karşılık, kitabı bir solukta okuduğumu söyleyebilirim, çok zevkliydi çünkü okuduklarım. Hiçbir şey anlamadan nasıl zevk alabildin ki be adam, diye sormazsanız alınırım. Buna verecek eli ayağı düzgün bir yanıtımın olmadığını da söyleyeyim ama. Ne bileyim, Bilge Karasu derin bir adam nihayetinde, derin adamların yazdıkları da öyle sıradan şeyler olmayacaktır. Anlamıyorsan bile sana bir şeyler anlatıyor olacaktır. Öyle değil mi, size biri boş şeyler anlatıyor ve siz de gerçekten anlıyorsanız bile yalnızca zaman harcamış olursunuz onu dinlemekle, adı üstünde, boş şeylerdir, ama bir de bunun tersini düşünün, size biri hakiki şeyler anlatıyor ve siz de hiç anlamıyorsanız bile, gene de bir katkısı vardır size o anlatılanların, adı üstünde, hakiki şeylerdir, anlatabiliyor muyum?
.
Bilge Karasu'nun Gece'sini okudum. Aslında Göçmüş Kediler Bahçesi'ni okumayı düşünmüştüm. Neden, diye sorarsanız, adından ötürü. Hani, bazı kitapları sırf kapaklarından ötürü okumak isteriz ya, bize bir şeyler çağrıştırır kapaklar, ben de bazı kitapları adından ötürü okumak isterim. Son zamanlarda nedense kediler üzerine okumak istiyorum. Hatta bir ara kedili metinlerin listesini çıkarmıştım, bilgisayarın bir yerlerinde duruyor olmalı, başında da Salâh Birsel'in bir metni vardı. Sahi bak, Salâh Birsel de okunmayı bekliyor onca zamandır. Yeri gelmişken söyleyeyim, deneme okumayı çok severim. Nermi Uygur'u örneğin, henüz okumadıysanız çok şeyler kaçırıyorsunuz demektir. Ne diyordum, Bilge Karasu okumanın vakti geldi, deyip halk kütüphanesinin yolunu tuttum. Göçmüş Kediler Bahçesi yoktu, ben de mecburen Gece'yi alıp eve geldim. 

Bazı şiirleri okurken yaşadıklarımı yaşadım Gece'yi okurken. Şiirden hiçbir şey anlamam ama severek okurum, üst üste birkaç kez okurum üstelik. Bir zamanlar böyle değildi ama, onu da itiraf edeyim. "Ne saçmalamış bu" diye söylendiğim çok olmuştur bir şiiri okurken. Tabii, birini yargılamaktan kolay ne var. Okullarda hep karşılaştığımız bir şeydir, öğrenci, diyelim otuz almışsa "Hocam, bana niye otuz verdiniz?" diye sitem eder, ama doksan almışsa teneffüsü dört gözle bekler, yan sınıftaki arkadaşına "Doksan aldım" demek için. Benimki de o hesaptı bir zamanlar, şiiri anlamışsam ben anlamıştım, yok, anlamamışsam şair saçmalamıştı, başka işi gücü mü yoktu oturup bunları yazmakla vakit harcıyordu. Neyse ki çok sürmedi bu yargılamalarım. Şimdi hiç anlamadığım bir İkinci Yeni şiirini örneğin, severek, defalarca okuduğum olur. Ha, anlayınca iki kat severek okurum, o ayrı.
.
Bilge Karasu
Kitabı anlamadığımı söyledim. Belki Bilge Karasu'nun tüm kitaplarını okuduktan sonra dönüp bunu bir daha okumalıyım anlamak için. Belki de okuduğum her kitabında biraz daha anlayacağım. Bilemem. Kitabın adı Gece. Bunun üzerine düşündüm uzunca. Gece nedir? Ya da gece denince aklımıza ilk gelen nedir? Elbette karanlık. En azından benim aklıma ilk gelen bu. O halde karanlık bir durumdan söz ediyor olmalı Bilge Karasu. Peki ama, nasıl karanlık bir durum bu? Bir tür daralma, sıkılma, hayattan bıkma mı? Siyasi ve toplumsal olayların doğurduğu bir karanlık mı? Düşün dur... Tabii ki gece demek yalnızca karanlık demek değildir. Gecede başka şeyler de var, örneğin yıldızlar. Işımaları için gece olması gerek. Karanlık ne denli olumsuz bir anlam barındırıyorsa, yıldızlar da o denli olumlu bir anlam taşır, haksız mıyım? Gecede bir de yalnızlık var, onu da atlamamak gerek. Yalnızlık, ama sıkıntı veren türden değil, seni kendinle başbaşa bırakan türden bir yalnızlık. Dinginlik anlamındaki yalnızlık. Bunları hep hesaba kattım ama yine de bir sonuca varamadım. Bilge Karasu nasıl bir geceden söz ediyor? 

Bir şey anlamadın, tamam, ama gene de söyleyecek bir şeyin yok mu bu kitapla ilgili, diye sorsa biri, "metaforlar kitabı" derim herhalde. Nasıl yani, diye üstelerse, öyle işte, baştan sona metaforlarla dolu, diye sürdürürüm ben de. Bakın mesela: 
"Gecenin işçileri" epeyden beridir artık herkesin ağzında dolaşan bir deyim. Buna karşılık olacak bir deyim, örneğin "gündüzün işçileri" deyimi, kullanılmıyor. Hiç değilse, kullanıldığını daha işitmediğimi söyleyebilirim. 
Kimdir bu gecenin işçileri? Kitap boyunca onlardan söz edilir. Ama bilemeyiz bunların nasıl işçiler olduğunu. İşçi varsa ortada, iş de vardır haliyle. Ne iş görüyor peki bu adamlar? Sahi, bunlar adam mı? Belki de insan değillerdir...

Yalnızca gecenin işçileri de değil, N. diye biri var, Sevinç adında başka biri var. Bu ikisinin insan olduğuna yönelik kuşku yok. (Gibi.) Öyle sanıyorum ki bunlar yazarın yaşamında yer almış kişiler. Evet ama kitapta ne işleri var? Sonra, Bilgiler Sarayı diye bir yer var. Ne menem bir saraydır bu? Burada nasıl bilgiler bulunur, dahası, ne kadar bilgi bulunur? Burası bilgilerin üretildiği bir saray mıdır, tüketildiği bir saray mı? Düşün dur... Bir de Hareket var. Bu hareketin niteliğini de çıkaramadım. Toplumsal bir hareket midir bu, siyasal bir hareket mi? 

Böyle sorular işte... Kitap boyunca kafamı kurcaladı durdular. Şunu da söylemezsem kendime haksızlık etmiş olacağım, kitabı açık bir zihinle okuyamadım maalesef. Son bir yıldır özellikle, kafamı hiç toparlayamıyorum. Bunlar söylenmez gerçi, millete ne senin kafanın dağınıklığından, yine de söylemiş bulundum işte. Bakın örneğin, ne diyor kitabın başlarında:
Uzatıyor, dolaştırıp karıştırıyor muyum lâfı? Şimdiye değin doğru dürüst olmuş bitmiş bir şey yok. Geçişin sertliği, çarpıcılığı, istediğim bir şey mi? Oysa tasarladığım çeşitli izleklerden ancak birini sezdirebildim şimdilik. Dağınıklığı toparlamak gereği var, her şeyin ardındaki yazar ben miyim, benim bir yaratığım mı, karşılaştırmak gereği var... 
Sözü edilen izleği sezemedim ne yazık ki? O bir yana, burada konuşan kişi kim, sözünü ettiği izleği bize sezdiren kim, Bilge Karasu mu, yoksa kitaptaki biri mi? Buna da emin olamadım. İyisi mi ben de lafı fazla uzatmayayım. Besbelli, işin içinden çıkamayacağım. Zaten uzun blog yazıları pek çoklarınca okunmaz, yıllardır blogger'ım ya güya, bunu çok iyi bilirim. Sahi, buraya kadar okudunuz mu? Eğer öyleyse, siz ya bir kitap kurdusunuz ya da bir Bilge Karasu hayranı, kalıbımı basarım.
Sayfa başına git