23 Ağustos 2022
17 Kasım 2021
31 Ekim 2020
20 Nisan 2020
Niçin herkes etimolojiyle uğraşmamalı?
CNN Türk'te 31 Ekim 2016 tarihli bir haber. Konuşan amcamız İstanbul İşportacılar Esnaf Odası başkanı Osman Aktaş. Diyor ki,
"İş kelimesi Arapça kökenli, porta kelimesi Latince bir kelime, kapı manasına geliyor: iş kapısı."
Haydi bakalım.
Amcamızı bir nedenden ötürü hoş görebiliriz, adının önünde "Prof." kelimesi yok. Hakikaten, diğer herkesi geçtim, profesörlerimizin yazım yanlışlarına, anlatım bozukluklarına, noktalamayı bile bilmemelerine, ezcümle cehaletlerine o kadar çok rastlıyorum ki ne düşünüp diyeceğimi bir yerden sonra bilemiyorum, neyse, ayrı konu.
Amca bey birkaç saniyelik konuşmasında iki yanlış birden yapmayı beceriyor. "İş kelimesi Arapça bir kelime," demesi ilk yanlışı, zira bu kelime Türkçe (kaynak). Portus'un Latince olduğu doğru ancak işporta'daki "porta"nın portus'la bir ilgisi yok, bu da ikinci yanlışı.
İtalyanca sporta kelimesinden gelen işporta Türkçeye Arnavutça üzerinden geçmiş olup "ağaç yongasından örülen kulplu büyük sepet" anlamına geliyor, oraya da Latinceden geçmiş. Seyyar satıcıların içine mallarını koyup ellerinde taşıyarak sattıkları sepetin adıdır işporta. Zamanla sepetin yerini günümüzdeki üç veya dört tekerlekli basit arabalar ya da tahta tezgâhlar almış ama kelime olduğu gibi kalmış.
4 Şubat 2020
15 Ağustos 2018
11 Haziran 2017
Van balığı, namı diğer inci kefali
Bu yıl havaların biraz geç ısınması balık göçünü de bir-iki hafta geciktirdi. Mayısın on ikisinde Balık Bendi'ne pikniğe gittiğimizde suda tek bir balık yoktu. Bunu suya bakarak değil, havaya bakarak anlamıştım. Suda hiç balık olmayışı, havada hiç martı olmayışından anlaşılıyordu zira. Geçen perşembe gittiğimizdeyse havadan bildiğin martı yağıyordu. Yalnızca hava mı, su da martılarla dolup taşmıştı.
Bizim Van denizinin sodalı/tuzlu suları canlı yaşamına elverişli değil. Balıklar akarsuların denize döküldüğü ağız kesimlerinde yaşarlar daha çok. Üreme mevsimindeyse yumurtalarını bırakmak üzere bu akarsulara göç ederler. Yani yavru balıklar denizde değil, akarsularda gözlerini açarlar dünyaya.
Sularını Van Gölü'ne boşaltan on kadar akarsu var. Bunların hepsinde de Van balığına rastlanabilir. Bir başka deyişle, ilkbahardaki söz konusu göç bu akarsuların tamamından gerçekleşir. Fakat aralarında bir tane var ki balıkların göçü kelimenin tam anlamıyla bir görsel şölene dönüşür. Erciş'teki Deliçay'dır bu. Bu akarsuyu farklı kılan şey, tam göle döküleceği yerde, yani bura halkının deyişiyle Balık Bendi'nde sularının bir-iki metre yükseklikten dökülmesini sağlayan taşlık bir zemine sahip olmasıdır. Ufacık bir şelale gibi yani. Tabii, göçün görsel şölene dönüşmesinde dağlardaki karların erimesiyle suların coşmasının da büyük payı var. Milyonlarca balık sertçe akan bir suyun tersi istikametine gitmeye çalışır.
Van balığının etinin tadına bakan yalnızca martılar değil. Biz insanlar da kendimizi bildik bileli yeriz. Tabii, tazesini sadece ilkbahar aylarında, bir-iki ay kadar. Buraya özgü bir yöntem olarak tuzlanıp kış için de saklanır. Geleneksel pişirme biçimi tandır. Bizim burada tandır kuyu biçiminde olur, bir metre kadar yere gömülü. Balık tandırın duvarına yapıştırılmak suretiyle pişirilir. Piştikten sonraysa tat versin diye çay kaşığıyla ağzından tuzlu su verilir. Bazıları tandıra iyi yapışması, düşmemesi için cıvık bir hamura bandırır, biraz kuruyup yapışkan hale gelmesi içinse genişçe bir tepside ya da ekmek tahtasında bir saat kadar güneşte bırakır. İşte kedilerle saksağanların gelip bunları götürmemesi için de çocukluğumuzda başına bizi koyarlardı. O zamanlar sıkıcı bir işti haliyle, işin yoksa bir saat boyunca balıkların başında bekle, gelgelelim şimdi nasıl da özlüyor insan o günleri.
Sözümü burada bitireyim artık. Bakmak isteyenler için birkaç yıl önceden kalma fotoğraflar şurada. Bu yıl çektiklerimdense dokuz videoluk bir oynatma listesi hazırladım:
***
| Martılar ziyafet çekiyor. |
Halk arasında inci kefali diye bilinen balığın –son yıllarda yapılan araştırmalarla– kefal değil, sazangiller familyasına dahil bir tür olduğu anlaşılınca adı Van balığı olarak değiştirildi. Ne var ki yıllar yılı kullanılmış olan inci kefali adının hemen tutulup atılmayacağı, daha uzunca bir süre kullanılmaya devam edeceği de aşikâr. Bilimsel adı Alburnus tarichi. Endemik bir tür, yani dünyada yalnızca Van Gölü havzasında yaşıyor. Bundan ötürü, adının Van balığı olarak değiştirilmiş olması gayet isabetli.
Bizim Van denizinin sodalı/tuzlu suları canlı yaşamına elverişli değil. Balıklar akarsuların denize döküldüğü ağız kesimlerinde yaşarlar daha çok. Üreme mevsimindeyse yumurtalarını bırakmak üzere bu akarsulara göç ederler. Yani yavru balıklar denizde değil, akarsularda gözlerini açarlar dünyaya.
Sularını Van Gölü'ne boşaltan on kadar akarsu var. Bunların hepsinde de Van balığına rastlanabilir. Bir başka deyişle, ilkbahardaki söz konusu göç bu akarsuların tamamından gerçekleşir. Fakat aralarında bir tane var ki balıkların göçü kelimenin tam anlamıyla bir görsel şölene dönüşür. Erciş'teki Deliçay'dır bu. Bu akarsuyu farklı kılan şey, tam göle döküleceği yerde, yani bura halkının deyişiyle Balık Bendi'nde sularının bir-iki metre yükseklikten dökülmesini sağlayan taşlık bir zemine sahip olmasıdır. Ufacık bir şelale gibi yani. Tabii, göçün görsel şölene dönüşmesinde dağlardaki karların erimesiyle suların coşmasının da büyük payı var. Milyonlarca balık sertçe akan bir suyun tersi istikametine gitmeye çalışır.
***
Balıklar o kadar çok ki atlayacakları yere geldiklerinde kocaman bir balık havuzu oluştururlar. O kadar ki suyun rengi değişir. Bazılarıysa, fotoğrafta görüldüğü gibi, kenarlara yığışır. Bunlar bir nebze şanslılar, çünkü suyun kenarlarındaki seyir teraslarında boyuna insanlar durup izlediği için martılar yanaşamıyorlar. Yoksa suyun içindekileri yakalamaya çalışmakla uğraşmaz, doğrudan buralara konar, karınlarını doyururlardı bir güzel. Geceleyin martılar eve gidiyorlar mıdır bilmiyorum, bildiğim, insanların gittiği. E, insanlar gidince meydan martılara kalıyor demektir. Fakat, diyorum ya, onların da eve gitmiyor olması koşuluyla. İnsanlar dedim de, bu yıl ramazandan ötürü Balık Bendi tenha sayılırdı, izlemeye gelenlerin sayısında geçen yıllara göre gözle görülür düşüş vardı. Eskilerde sadece Ercişlilerin bildiği bir doğa olayıydı bu. Son on yılda, internetin de etkisiyle, epey bir tanındı, büyük olasılıkla gelecekte daha da tanınacak.
***
| Balık Bendi |
***
Etinin tadı orta karar. Deniz balığı yemeye alışkın birine çok da lezzetli gelmez. Bunun nedeni tahminimce yaşam ve beslenme alanının dar olması. Nasıl ki okyanusta yaşayan somon iç denizlerde yaşayandan daha lezzetli, açık denizde yaşayan çoğu balık da bizimkinden daha lezzetli. Ama, dedim ya, bu yalnızca bir tahmin. Deniz dedim de, acaba bunu götürüp denize bırakan, orada yaşayabilip yaşayamadığını deneyen olmuş mu, merak ettim şimdi?Sözümü burada bitireyim artık. Bakmak isteyenler için birkaç yıl önceden kalma fotoğraflar şurada. Bu yıl çektiklerimdense dokuz videoluk bir oynatma listesi hazırladım:
19 Mart 2017
3 Şubat 2017
3 Aralık 2016
Böyle
Geçenlerde Emine Abla, "Gel sana bir şey vereceğim," demişti. Odasına gitmiştik, çekmecesinden bir şey çıkarıp vermişti: "Al, gözlüğünü silersin." Teşekkür edip almıştım.
Yıllardır gözlük kullanırım, gözlük silme mendili diye bir şeyin varlığından anca bu yaz haberdar oldum. Kardeşimde varmış. Küp biçiminde küçük bir kutuda her biri kendi ambalajı içinde tek kullanımlık küçük mendiller. Emine Abla'nın verdiğiyse hepsi aynı kutunun içinde yirmi-otuz parça. Görünüşte ıslak mendilden hiçbir farkı yok. Bunlar da ıslak, fakat bizzat gözlük silmek için üretildiklerinden ıslaklık ya da iz bırakmıyorlar. Gözlüğün camına değer değmez kendiliğinden kuruyorlar.
Dün gün içinde, masadan kalkınca gözlüğümü sileyim, dedim kendime, sonra unutmuşum, öylece kalmış. Akşam hatırladım. Müziğin birbirimizi duymayı epeyce zorlaştırdığı bir kafedeydik, oturuyorduk altı-yedi kişi. Karşımdaki kızlardan biri bir ara yanındakilere ıslak mendilleri olup olmadığını soruyordu. Ben de tam o sırada gözlük mendilini çıkarmış gözlüğümü siliyordum. Kutuyu da önüme bırakmıştım. Doğrudan bana sormadığı için bir şey demek istemedim. Fakat kuşkusuz önümdeki kutuyu görmüştü kız. Ne düşündü acaba, diye merak ettim daha sonra. "Benim ıslak mendil istediğimi duymasına rağmen vermedi," diye düşünmüş olabilir.
Yıllardır gözlük kullanırım, gözlük silme mendili diye bir şeyin varlığından anca bu yaz haberdar oldum. Kardeşimde varmış. Küp biçiminde küçük bir kutuda her biri kendi ambalajı içinde tek kullanımlık küçük mendiller. Emine Abla'nın verdiğiyse hepsi aynı kutunun içinde yirmi-otuz parça. Görünüşte ıslak mendilden hiçbir farkı yok. Bunlar da ıslak, fakat bizzat gözlük silmek için üretildiklerinden ıslaklık ya da iz bırakmıyorlar. Gözlüğün camına değer değmez kendiliğinden kuruyorlar.
Dün gün içinde, masadan kalkınca gözlüğümü sileyim, dedim kendime, sonra unutmuşum, öylece kalmış. Akşam hatırladım. Müziğin birbirimizi duymayı epeyce zorlaştırdığı bir kafedeydik, oturuyorduk altı-yedi kişi. Karşımdaki kızlardan biri bir ara yanındakilere ıslak mendilleri olup olmadığını soruyordu. Ben de tam o sırada gözlük mendilini çıkarmış gözlüğümü siliyordum. Kutuyu da önüme bırakmıştım. Doğrudan bana sormadığı için bir şey demek istemedim. Fakat kuşkusuz önümdeki kutuyu görmüştü kız. Ne düşündü acaba, diye merak ettim daha sonra. "Benim ıslak mendil istediğimi duymasına rağmen vermedi," diye düşünmüş olabilir.
***
Masadakilerin hepsi Aze'nin arkadaşı. İçlerinden yalnızca biriyle iki-üç kez karşılaşmışlığım var. Kızlardan biri biraz geç geldi. Kaplumbağası hastaymış ve galiba veterinere götürmüş. Bundan ötürü gelemeyecek dediler ilkin ama sonra geldi. Kaplumbağasının öldüğünü söyledi. Başın sağ olsun, dedim. Banyoda mı beslediğini sordum, galiba evet dedi, hatırlamıyorum. Su kaplumbağasıymış. Evde beslenen kaplumbağaların ne yediğini de bilmiyordum, sordum. Aslında su kaplumbağaları etçil oluyorlar, dedi. Küçük et parçaları, kıyma filan yiyorlar, diye de ekledi. Meğer yanındaymış, çantasındaymış hayvancık. Artık kalkıp evlere dağılacağımız zaman öğrendik bunu. Masadakilerden biri merak edince çıkarıp gösterdi bize. Ben büyük bir şey sanmıştım, küçücükmüş meğer. Kese gibi bir şeye koymuştu, götürüp gömecekmiş.
***
Sakarmeke kelimesini ilk duyuşumun üzerinden belki de yirmi yıl geçmiştir. Bulmacalarda karşıma çıkmışlığı çoktur. Ne var ki sakarmekenin ne menem bir kuş olduğunu bilmiyordum. Doğrusu, bilmediğimi sanıyordum. Meğer şu kafasının ön yüzünde beyaz akıtması olan kara renkli su kuşuymuş. Geçen gün akşam üzeri soğuk havada yürüyesim tuttu, çıkıp göle gittim. Asıl adı Susuz Göleti, etrafta Göksu Gölü diye biliniyor nedense. İçinde çokça sakarmeke yaşıyor. Geçen yıl da aklıma gelmişti, bunların adını bir öğreneyim demiştim, o da öylece kalmıştı. Nihayet o gün eve dönünce üstadımız Google'a "kafasının önü beyaz olan su kuşu" yazdım. Şansıma bak ki sakarmeke en üstte çıkan sayfanın başında duruyormuş. O gün yalnızca sakarmekenin hangi kuş olduğunu değil, aynı zamanda sakar kelimesinin hayvanların başının ön yüzündeki beyazlık, yani akıtma demek olduğunu da öğrendim.2 Kasım 2016
27 Ekim 2016
5 Temmuz 2016
21 Nisan 2016
Amor est vitae essentia
Dobro doşli'yi nerede, ne zaman duyduğumu düşünüyorum. Elbette ne anlama geliyor olabileceğini de. Bir filmde duymadığıma emin olmakla birlikte bir yerlerde okumuş olma ihtimalim var. Şu ihtimaller de olmasa ne yapıp edeceğiz, bilmiyorum hiç. Dobro doşli'yi boş verelim de şimdi, Sabina hangi filmde oynuyordu yahu?
Kant'ı çok severim. Günün birinde bir Alman arkadaşım olsa ve bir oğlu doğsa adını Immanuel koymasını öneririm. Bir Alman, diğer her şey bir yana, sırf Kant'ın yurttaşı olduğu için doya doya övünebilir.
*
Kiyarüstemi'nin film çekmenin yanında fotoğraf da çektiğini bilmiyordum. Sergi afişinde kullanılan fotoğrafı şahaneydi. Zaten sinemayla fotoğraf kardeş iki sanat dalı değil mi? Biri öbürünün hareketli hali.
***
Meğer geçen gün burada iki günlük bir Kant Sempozyumu varmış. O tarafa gittiğim gün sonuncu günmüş. Oradan geçerken kalabalığı da gördüm üstelik. Bir etkinlik olduğu besbelliydi. Zaten de hafta sonuydu, hafta sonları bina kapalı olur, ortalıkta da pek kimse olmaz, halbuki o gün ana baba günüydü. İnsan bir gidip bakar. Eğer baksaydım yapmam gereken bir-iki işi erteleyecektim gerçi, bu da biraz canımı sıkacaktı, fakat Kant üzerine yeni ve belki çok heyecanlı bir şeyler öğrenecektim. Kant'ı çok severim. Günün birinde bir Alman arkadaşım olsa ve bir oğlu doğsa adını Immanuel koymasını öneririm. Bir Alman, diğer her şey bir yana, sırf Kant'ın yurttaşı olduğu için doya doya övünebilir.
***
Bir de Kiyarüstemi'nin fotoğraf sergisi vardı CerModern'de. Aylar önce, sergi henüz açılmadan afişlerini görmüştüm metroda. Zaman bol, elbet giderim dedim. Dedim de dedim. Ha bugün, ha yarın derken gidemedim, inanabiliyor musun! (Bu paragrafı yazar yazmaz CerModern bitişik mi, ayrı mı yazılıyor diye CerModern'in sitesine girdim ve serginin 24 Nisan'a kadar uzatıldığını gördüm. İnanabiliyor musun!)*
Kiyarüstemi'nin film çekmenin yanında fotoğraf da çektiğini bilmiyordum. Sergi afişinde kullanılan fotoğrafı şahaneydi. Zaten sinemayla fotoğraf kardeş iki sanat dalı değil mi? Biri öbürünün hareketli hali.
***
Bu CerModern, cermodern diye mi okunur, sermodern diye mi, ne zaman yanından geçsem bunu düşünüyorum.
***
Babasını kıskanan insanlar var mıdır acaba, bugün bunu da düşündüm.
***
Kant Sempozyumu'nun afişinde N. Hoca'nın da adı vardı. Görünce zamanın bu denli hoyratça geçişine bir kez daha içerledim. Vakti zamanında ondan da bir-iki ders almıştım. Çok iyi insandı. Hâlâ da öyledir. Evet, bazı insanların iyiliği dönemseldir. Yani, galiba öyledir. Bazılarınınkiyse daimidir. Yüzlerine bakınca anlarsınız bunu. N. Hoca onlardandı. Alman terbiyesi de almıştı. Doktorasını Mainz'da yapmıştı filan.
***
Trivia Crack diye bir oyun çıkmış. Bir tür bilgi yarışması. Millet oynayıp duruyor. Ben de biraz oynadım. Soruları kullanıcılar hazırlayıp gönderiyor galiba. Genel olarak kıytırık sorular.
***
Dün terleten bir güneşli hava vardı, bugünse herkes üşüyordu.
***
Sabina gerçek bir oyuncu muydu, yoksa o da filmde oynayan diğer pek çoğu gibi ora halkından biri miydi, bunu hiç bilemedim.
***
Annem bana çilek yıkayıp getirdi. Babamsa akşam gelince bana ceviz içi verdi. Hayır, çocukluğumda değil, bugün oldu bunlar.
***
Norveç'in kendi dilindeki adı Norge. Bu kelime Eski Norse dilindeki nordr ve vegr kelimelerinden türemiş. "Kuzey yolu" anlamına geliyormuş.
***
17 Nisan 2016
17 Mart 2016
13 Şubat 2016
5 Ekim 2015
Çingene marşı
Celem Celem. Çingene marşı. Dünyanın dört bir köşesine savrulmuş Çingenelerin marşı. Bir halka ait olup da millî olmayan belki de tek marştır bu. Çünkü tüm millî şeyler sevimsiz bir sınırın içine hapsetmişlerdir kendilerini.
Barselona Çingene Klezmer Orkestrası
Esma Recepova
Barselona Çingene Klezmer Orkestrası
Esma Recepova
26 Ağustos 2015
İrlandalı Turist
Ellerine kollarına bacaklarına bileklerine sağlık İrlandalı Turist!
Seni doğuran ana dert nedir bilmesin İrlandalı Turist!
Helal olsun sana, sen çok yaşa İrlandalı Turist!
Allah senden bin kez razı olsun İrlandalı Turist!
Seninle karşılaştığım yerde alnından öpeceğim İrlandalı Turist!
23 Temmuz 2015
Kara Delik: İnsanın kadim doyumsuzluğu üzerine
Bana sorarsanız, dünyayı bilmiyorum fakat insanlığın sonu böyle gelecek derim, ama bugün, ama yarın.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




