8 Ağustos 2026
Yaz Günleri
4 Nisan 2025
Bir-iki kelime
Son etimoloji yazısını yazışımın üzerinden tam beş yıl geçmiş. Vay be! Zamana bak, bizi hiç takmayarak kendi yolunda ilerleyip gidiyor.
Aklıma takılan albañil kelimesine bakmak üzere, sık ziyaret ettiğim etimoloji sitelerinden birine baktım. Albañil İspanyolca inşaat işçisi demek. İlk öğrendiğim zaman da aklıma takılmıştı, acaba Albania, yani Arnavutluk ile bir ilgisi var mı diye? Arnavut işçilerden ötürü bu kelime dile girmiş olabilir mi? Aklıma yatmadı tabii, İtalya olsa hadi neyse, onlar komşu, ama İspanya ne alaka? Birkaç kez daha aklıma geldi de önemsemedim. Nihayet bugün açıp baktım ve gördüm ki pek çok kelime gibi, albañil de Arapçadan geçmiş İspanyolcaya. Evet, Araplar bir zamanlar İspanya'nın önemli bir bölümüne hükmettiklerinde İspanyolcaya da kaydadeğer sayıda Arapça kelime geçmişti. Bugün İspanyolcada <al-> ile başlayan kelimelerin önemli bir bölümü Arapçadan gelmiş olanlar. Bu, bildiğimiz Arapça <el> artikeli. Meğerse bu albañil kelimesi de aslında pek yabancı değilmiş, "el-bani" kelimesi, yani bina eden, inşa eden anlamındaki kelime İspanyolcada zamanla bu biçimi almış.
Bu yazıyı bana yazdıran asıl kelime bu değil ama. Albañil'e bakınca gözüme başka bir kelime çarptı: albéitar. O da oldukça tanıdık çıktı, baytar. Her ne kadar bugün artık daha çok veteriner kullanılıyor olsa da baytar da henüz ölmedi. Bunun Arapçaya da Yunancadan geçmiş olduğunu gene bugün öğrenmiş oldum. ἵππος/híppos (at) ile ἰατρός/iatrós (hekim, doktor) kelimelerinin bileşiminden oluşan ἱππίατρος/hippíatros'un Arapçaya geçmiş biçimiymiş baytar. Biliyorsunuz, Araplarda <p> sesi yoktur, bu ses, yabancı bir dilden Arapçaya <b> diye geçer.
İşte etimolojiyi bundan ötürü seviyorum. Yunancadan Arapçaya, oradan Türkçeye geçmiş bir kelimeye İspanyolca sözlükte rastlıyorsun.
30 Ağustos 2020
Bir berber bir kuaföre: Bre kuaför, gel bir saç tasarımcısı açalım
İşin tuhaf yanı, eski tezgâhtarlar şimdiki satış danışmanları gibi müşterilerin yüzüne sahte gülüşlerle gülmüyorlar, bir malı satmak için de herhalde onlar kadar yalan söylemiyorlardı. Üstelik, satış danışmanları dükkânın içinde sabahtan akşama kadar ayakta duruyor, üstlerine başlarına da dikkat etmek zorundalar.
Berberler kuaför oldukça hem kaliteleri düştü, hem fiyatları yükseldi. Bir santim kes, diyorsun iki buçuk santim kesiyor, daha santimin ne kadar olduğunu bilmiyor ama saçına on dakika makas vurup elli lira almasını biliyor. Kadın kuaförlerine hiç girmiyorum bile. Saç tasarımcılarının ortalama fiyatlarıysa herhalde üç yüz beş yüzdür.
Bugün İstanbul'un ortalama bir semtinde ortalama bir apartman dairesinin genişliği yüz metrekare, fiyatıysa 1500 ₺ iken, aynı metrekaredeki bir rezidansın kirası 3000'den, aidatı da 500'den aşağı değildir. İki yıl önce rezidansta oturan bir arkadaşı ziyarete gittim, ev kelimenin tam anlamıyla göt kadar, yatak odasına sığan tek şey yatak, salona kanepeyle televizyon konduktan sonra bir kişinin ayakta durabileceği yer kalmış, mutfak desen köşede bir lavaboluk yer, 1750 ₺ kira ödüyordu, aidatı sormadım.
Gerek gerçek hayatta, gerekse sosyal medyada tanıdığım bir hayli öğretmen arkadaşım var, çoğunun profilinde "eğitimci" yazar. Eğitim anlayışınız nedir, diye sorsan iki kelime edemeyeceklerine kalıbını basarsın. Bir gün olsun ellerinde bir kitapla göremezsiniz çoğunu, ama öğretmen kelimesi yetersiz geliyor olacak ki kendilerine eğitimci demeyi uygun görüyorlar.
Eleman değil de "çalışma arkadaşı" arayan iş yerlerinin o arkadaşlara ne tür çalışma şartları sundukları herkesin malumu. Çalışma arkadaşı, ekip arkadaşı diyerek güya insanları onore eden sistem, onları çalıştırma biçimleriyle köleden beter hale sokar.
Peki, acaba neden böyle oluyor? Dil "insanileştikçe" şartlar, tavırlar neden kötüleşiyor?
16 Ağustos 2020
Yeni (sosyal) kelimeler
müfyesbik: facebook'u olan,
münstegrim: instagram'ı olan,
müttewtir: twitter'ı olan.
Bundan böyle "Abuzittin Facebook'ta şöyle yazmış" demek yerine, "Müfyesbik Abuzittin şöyle yazmış" demek yetiyor.
20 Nisan 2020
Niçin herkes etimolojiyle uğraşmamalı?
"İş kelimesi Arapça kökenli, porta kelimesi Latince bir kelime, kapı manasına geliyor: iş kapısı."
31 Mart 2020
Üç kelime: virüs, karantina, korona
Virüs, diğer dillere Latince virus'tan yayılmış. "Zehir, bitki özsuyu, kıvamlı sıvı, kudret suyu" gibi anlamları varmış bu dilde. Tabii, Latinceye Proto-Italic weis-o-(s-)'tan, oraya da muhtemelen İlk-Hint-Avrupaca ueis- kökünden gelmiş ve bu sonuncusunda gene muhtemelen "eriyip gitmek, akmak" anlamına geliyormuş. Kısacası, zamanla Latincede "zehirli su, zehirli sıvı," sonradan da doğrudan doğruya "zehir" anlamlarını kazanmış.
"Bulaşıcı hastalıklara yol açan mikrop" anlamı zührevi bir hastalığa gönderme yapılmak suretiyle 1728'de kaydedilmiş olmakla beraber, günümüzdeki tıbbi anlamı 1880'lerde yerleşmiş.
Quaranta kelimesi İtalyancaya ise Latince quadraginta'dan geçmiş ki o da İlk-Hint-Avrupaca dört anlamına gelen kwetwer- kökünden gelmişmiş.
Malum, virüsümüzün şekli taca benzediği için tıpta coronavirus biçimiyle elli bir yıl önce, 1969'da kayıtlara geçmiş.
Covid-19, Co: corona, vi: virus, d: disease olmak üzere korona virüsü hastalığı demek. Sonundaki 19 ise (Aralık) 2019'da görüldüğünü belirtmek için.
Kaynak: Bir, iki, üç.
25 Mart 2020
Sosyal mesafe kavramı
Korona virüsü bu kavramı hayatımıza soktu dedim, doğru, çünkü ne yazık ki bazıları kabullenmek istemese de, evet, İlber hiç de haksız değil, toplumumuz şu son yarım yüzyılda son beş yüz yılın en cahil zamanını yaşıyor ve işte bazen belki yüzlerce yıldır var olan kimi şeylerin, kavramların vs. sanki yenice çıktığını zannedebiliyor. İşte bu kavram da hayatımıza yeni girmiş olabilir ama epeydir var, Türkçede de yer etmiş bir sosyoloji kavramı, gelgelelim virüsten korunmak için birbirimizden bir-iki metre uzak durmamız gerektiğini ifade eden mesafeden büsbütün farklı bir şey.
Sosyal mesafe türlü çeşitli toplumsal sınıflar arasındaki uzaklığı ifade eden bir sosyoloji terimidir. İktidar partisiyle muhalefet partisi arasındaki mesafe bir sosyal mesafedir, Sünnilerle Aleviler arasındaki mesafe bir sosyal mesafedir, Türkçülerle Kürtçüler arasındaki mesafe bir sosyal mesafedir. Fenerbahçelilere Galatasaray yenilgisi sonrası küfür ettiren şey sosyal mesafedir, feminist kadınları, ben çocuk doğurmak zorunda mıyım, diye bağırtan şey sosyal mesafedir, mecliste milletvekillerini yumruk yumruğa kavga ettiren şey sosyal mesafedir. Dedim ya, toplumun farklı sınıfları arasındaki uzaklıktır sosyal mesafe.
Şuraya geliyor insan, hakikaten de bazen hiç bilmemek yalan yanlış bilmekten daha iyidir. Burada da öyle oldu, toplumun yüzde doksan dokuzunun bilmediği bir kavramı şimdi artık herkes biliyor ama yanlış biliyor. İnternet öncesi çağda elalem köyünde, kasabasında, mahallesinde kısmen mütevazı yaşayıp giderken günümüzde artık herkes her şeyi biliyor ne yazık ki.
7 Mayıs 2018
Yeni Türkiye, yeni kelimeler
Müzmir: İzmirli
Mavnun: Vanlı
Makrıs: Karslı
Mabrus: Bursalı
Müçenakkil: Çanakkaleli
Mayezgut: Yozgatlı
Müdenni: Adanalı
Mükyesri: Kayserili
Müsemsin: Samsunlu
5 Şubat 2017
7 Haziran 2016
Eşeğin şeyi
![]() |
| Via |
22 Ocak 2016
Yüklü kelimeler
Sözünü ettiğim kelime hamule. Şu uzun cümlede şöyle geçiyor:
(...) kıyı setlerinde inşa edildikten sonra, kanallardan denize açılan ve bu şekilde kurak memleketin üzerinde yelken açmış gibi görünen ve kıymetli hamulelerini rıhtıma taşıyan gemilerin kimin malı olduklarını da tahmin edebiliyordu. (Ref.)Kelimeyi, dediğim gibi, ilk kez bugün duydum. Cümleye bakıldı mı anlamı oracıkta tahmin edilebiliyor. "Yük" anlamına geliyor hamule (حَمُولة). Bazı sözlüklerde bu şekilde, bazılarındaysa hamûle şeklinde yer alıyor. Bundan on beş yıl kadar önce de "Hamil-i kart yakinimdir" diye bir şeye rastlamış ve şans eseri oradan geçmekte olan yaşlı bir dil hocasına gidip sormuştum. Sorumu cevaplamış ve hamil ile hamile'nin aynı kökten geldiğini söylemişti. Aslına bakarsanız, "taşıyıcı", "yüklü" anlamlarına gelen bu iki kelime birbirinin aynısı (حامل). Arapçanın bir özelliği olarak, taşıyıcı kişi erkekse hamil, kadınsa hamile olur. Naci ile Naciye'deki mantık. Dolayısıyla "Hamil-i kart yakinimdir," sözü "Kartı taşıyan benim yakınımdır," anlamına geliyor. Bu topraklarda her devirde varlıklarını sürdüren çanak yalayıcılar, kendilerine bir yerlerde torpil filan lazım oldu mu bir büyüklerinin, mesela götünü yaladıkları bir siyasetçinin yanına giderler, siyasetçi bir kart, kâğıt vs. yazıp ellerine tutuşturur, onlar da götürüp torpillenecekleri yere verirlermiş. İşte, oradaki muhatapları kartı alıp üstünde "Hamil-i kart yakinimdir," sözünü ve altında da bunu yazan siyasetçinin imzasını görünce gereğini yaparmış. Tabii, bu kelime eskimiş sayılır artık, şimdilerde kullanıldığını sanmıyorum, ama örneğin doksanlarda, seksenlerde filan siyasetçilik yapan tanıdıklarınız varsa onlara sorun muhakkak bilirler. Neyse, konumuzdan sapmayalım.
Aynı kökten, yani Arapça /hml/ kökünden gelen bir kelime daha var elimizde. Tahmin etmişsinizdir, hamal (حمّال). Bu kelime Türkçeye tek /m/ ile geçmişse de Arapça orijinalinde şeddelidir, yani m'si çift sesli okunur, hammal biçiminde.
13 Kasım 2015
Mecnun, Meczup, Divane ve Budala Üzerine
Meczup, Arapçada cezb'den ("çekilme"den) kaynaklanıyor; "kendi içine doğru çekilmiş; bir tarafa ya da bir varlığa doğru çekilmiş, onun cazibesine kapılmış kişi" anlamında. Ayrıca, "Tanrı sevgisine tutulmuş ve kendinden geçmiş kişi" demek; eş anlamlıları da "divane" ve "abdal".
Mecnun, Arapça cin kökünden geliyor ve anlamı, "cin tutmuş, çıldırmış, deli; aşk yüzünden kendini kaybetmiş kişi".
Divane'nin kökü, Farsça "şeytan, cin, ifrit" anlamına gelen "div". "Div", Türkçede "dev" olmuş. İnsanoğlununkine oranla bedensel boyutları çok büyük bir hayali varlığı belirtmek için kullanılıyor. Ne var ki, Alaattin'in Lambası'ndan çıkan dev gibi, "cin" olma özelliğini de bir ölçüde kaybetmemiş. Mehmet Salâhî, Kamus-u Osmanî’de divane karşılığı olarak şunu veriyor: "div tutmuş, delirmiş, deli" (s. 392, Kanaat Matbaası, 1329). Bu sözcüğün etimolojisinin yeni yazı sözlüklerinde verildiğini görmediğimi de bu arada belirtmek isterim.
Budala'nın, bugünkü anlamına ulaşana kadar geçirdiği dilsel serüven daha ilginç. Bu sözcüğün, Arapça bedil’in çoğulu olduğu sözlüklerde belirtiliyor. Öte yandan, bugün budala ile eşanlamlı olarak kullandığımız aptal sözcüğünün de bedil’in bir başka çoğulu olan abdal’dan geldiğini yine sözlüklerde okuyoruz. Bedil, "karşılık, bedel; bir şeyin ya da bir kimsenin yerini alan" demek (Büyük Larousse, s. 1449). Bu anlam göz önüne alınınca, budala'nın da aptal'ın da etimolojisinin açık ve seçik bir şekilde görülmediğini söylememiz gerekir. Ama ortak köke bakarak, bu iki sözcüğün de, "bir yere ya da varlığa doğru çekil-mişliği" dile getirdiği söylenebilir. Nitekim abdal, "gezgin derviş" anlamına geliyor ve derin dinsel bağlılığı ve çoğunlukla da mistik inançları olan bir tür savaşçı "misyoner"i belirtiyor. Üstelik bu sözcük, Osmanlıcada sık sık görülen bir işlemden geçirilerek Farsça kurala göre çoğul eki "an" sonuna eklenip abdalan haline getirilmiş (Abdalan-ı Rum'da görüldüğü gibi).
Yukarda ele aldığımız dört sözcük, bugünkü dilimizde, temel anlamlarından, farklı ölçülerde de olsa sıyrılmıştır ve "ahmak", "salak", "alık", "deli" "çılgın", "bön", "geri zekâlı" ve "kaçık" anlamına gelir. Ve böyle bir dilsel değişim, anlambilimin inceleme alanına girer. Öte yandan, organik ve zihinsel kusurları ampirik bilgiye dayalı olarak dile getiren bu sözcüklerin gönderimde bulunduğu gerçeklerin, psikopatoloji ve psikiyatri tarafından bilimsel tanımlar, sınıflandırmalar ve terimlerle ele alındığını da biliyoruz.
Ne var ki, aynı sözcüklerin geçmişine dönerek ve anlamlarını kaynağında ve kendinde ele alarak bazı felsefi yorumlar yapmak da olanaklıdır.
Örneğin, başlangıçta, "kendine ya da bir başka varlığa doğru çekilmiş, cin tutmuş, aşk yüzünden kendini kaybetmiş, varlığını dinsel ve mistik amaçlara adamış kişi" anlamına gelen bu sözcüklerde, insan bilincinin kendine ve dünyaya yönelik tutumuna, yani bireyin varoluşsal tavrına ilişkin ortak bir nokta bulunduğu söylenebilir.
Buradaki ortak nokta, bu sözcüklerin belirttiği birey tipinin ve dolayısıyla bilinç formunun, normal denilen insanların bilinç formundan farklı ve genellikle ona karşıt olmasıdır. Normal denilen insan bireyin bilinci; yoğunluktan ve doluluktan yoksun, gözenekli; içine sızmış olan, ama iyice fark etmediği ve eğlenme ya da gösteriş merakıyla unutmaya çalıştığı ölüm korkusuyla, gündelik yaşamın durmadan tekrarlanan kasvetli olaylarıyla ve maddi endişelerle belirlenmiş; kendini içinde bulduğu geleneksel ve hazırlop değer yargılarıyla, yani verilmiş-olan'la kaplanmış ve dolayımsız, eleştiriden yoksun ve gerçek bireyselliğe, yani otantikliğe değil herkes gibi olmaya yönelmiş bir bilinç formudur. Buna karşılık, yukarda ele aldığımız sözcüklerin ortak noktasının, bu otantik olmayan bilincin olumsuzlanmasına gönderimde bulunduğu söylenebilir. Bu olumsuzlama, verilmiş bireyselliğin "kendine doğru çekilme ya da bir başka nesneye doğru çekilme"yle dolayımlanmasmda; kendini daha yüksek bir düzeyde yeniden bulmasında ve doluluğa ulaşmasında ortaya çıkıyor. (Tümlük, yoğunluk ve doluluğa ulaşma çabasına, alkol kullanımında ve erotizmde de rastlandığı ileri sürülebilir.)
Dolayısıyla, bu dört sözcüğün ortak noktasının belirttiği bilinç formunun, genellikle çağdaş felsefenin ve özellikle varoluşçuluğun üzerinde önemle durduğu kendi-olma, yani otantiklik sorununa, eski bir zaman diliminde ve farklı bir kültür ve ideoloji çerçevesi içinde verilmiş bir cevabın ürünü olduğu söylenebilir.
Selahattin Hilav, kitap-lık, 39.
19 Kasım 2014
Şahane kelimeler
Latince rex "kral" demek. Rex'in iyelik hali ise regis. Regalis oradan geliyor. Dolayısıyla royal, "krala/kraliyete ait, kralla/kraliyetle ilgili" anlamlarına geliyor. Royal family ile "kraliyet ailesi" denmiş oluyor mesela. Büyük otellerde royal suite vardır "kral dairesi" anlamında.
![]() |
30 Ekim 2014
İki kelime: metro, metropolitan
Metro kelimesi Paris metrosuyla ortaya çıkmış. Metroyu işleten şirketin adı Compagnie du chemin de fer métropolitain de Paris imiş. Türkçesi Paris Büyükşehir Demiryolu Şirketi. Kısaltıp Le Métropolitain demişler. Daha sonra bunu da kırpıp Métro haline getirmişler. Bugün bildiğimiz anlamıyla büyük şehirlerdeki yolcu trenlerine genel olarak metro denmesinin kaynağı burası.
Metro bir kısaltma olup metropolitan'dan geliyor dedik. Peki metropolitan ne demek? Metro ve polis sözcüklerinden müteşekkil birleşik bir sözcük olan metropolis'ten geliyor o da. Buradaki metro ile az önce andığımız tren anlamındaki metro'yu karıştırmamak gerekir. Burada metro "anne" demek olan meter'den gelir. Polis ise "şehir" demektir. Dolayısıyla metropolis "ana şehir" anlamına gelir. Anakent bugün de büyükşehir yerine kullanılıyor zaten. Metropolitan, "Büyükşehire ait, büyükşehirle ilgili" gibi bir anlam verir. Mesela metropolitan belediye dediğimizde büyükşehir belediyesi demiş oluruz.
Buradaki "anne" anlamındaki meter'i de uzunluk ölçüsü olan İngilizce meter ile karıştırmamak gerek. İngilizcede "anne" demek olan mother'ın meter ile aynı kökten doğduğunu eklemeyi unutmayalım.
Eski Yunan'da şehir devleti sistemi olduğunu da hatırlatalım. Şehir devletlerinden güçlü olanlar, örneğin Atina ve Sparta, daha küçük ve güçsüz olan öbür şehir devletlerini zaman zaman sömürerek kendi kolonileri haline getirirlerdi. İşte küçük kolonilerin bağlı olduğu bu büyük şehir devletlerine metropolis, yani "ana kent" denirdi. Bugünse dünyanın belli başlı birçok dilinde nüfusu bir milyonu aşan şehirlere metropol denir, buna Türkçe de dahil.
Kaynak: Bura, şura, ora.
21 Eylül 2014
Lira ne demek?
Ben bir zamanlar bir yerde İngiliz lirası diye bir şey okumuştum. Herhalde eskiden kullanmışlardır diye de akıl yürütmüştüm. Demek ki öyle değilmiş, çünkü pound'a bazen lira da deniyormuş. Niye peki, ne ilgisi var lirayla pound'un?
Lira, Türkçeye İtalyancadan geçmiş. Bir zamanlar, İtalyanlar henüz euro'ya geçmemişken Türkçede nedense İtalyan lireti deniyordu, neden öyle deniyordu bilmiyorum, çünkü bildiğim kadarıyla İtalyanların kendisi de liret değil lira diyordu.
İtalyanca lira, Latince libra'dan geliyor. Libra, terazi, ölçü, denge, dengelemek anlamlarına geliyor. Peki, bu kelime nasıl İtalyanların para birimi haline gelmiş?
Romalılar libra pondo adında bir ölçü birimi kullanmışlar. Pondus, ağırlık demek, pondo da onun bir tür kısaltması. Dolayısıyla pondo libra, bugünkü anlamıyla "bir ölçek" ya da "bir kiloluk" gibi bir anlama geliyor.
Gel zaman git zaman, İtalyanlar bu sözün libra kısmını, kendi dillerinde lira'ya dönüşmüş olarak para birimi ölçüsü olarak kullanmaya başlamışlar. Bize de Osmanlılar döneminde, 19. Yüzyılın ortalarında geçmiş. Lirayı Türkiye dışında Suriye ve Mısır da kullanıyor. Ayrıca, 1980'e kadar İsrail, 2008'e kadar Malta da kullanmış.
İşin pound kısmı da lira kısmına benziyor. Nasıl ki İtalyanlar pondo libra'nın libra kısmını almışlar, İngilizler de aynı sözün pondo'sundan gelen pound'u almışlar. Yalnız, bu sözcük İngilizceye doğrudan Latinceden değil Almanca üzerinden geçmiş. İngiliz para biriminin tam adı "pound sterling", kısaca pound deniyor.
Kaynak: bura, şura, ora, bir de bura.
20 Ağustos 2014
Bankadan iman çekmek
Geçen gün arkadaşımla konuşuyorduk, bankacı. Kredi kelimesini Arapça sanıyormuş şimdiye dek. Çünkü toplumda pek bilinmeyen, daha çok işin içindekilerin aşina olduğu bankacılık terimlerinin arasında hatırı sayılır derecede Arapça sözcük varmış. Aslında kastettiği, Arapça kökenli Osmanlıca kelimeler, mesela vesaik diyorlarmış, "belgeler" anlamında, (vesika=belge).
Kredi, Türkçeye Fransızca crédit'den, oraya İtalyanca credito'dan, oraya da Latince creditum'dan geçmiş. İnanç, güven, itibar anlamlarına geliyor. Hıristiyanlıkta da oldukça tanıdık bir kelime, çünkü tahmin edilebileceği gibi iman demek. Zaten Arapça kökenli iman'ın Türkçe karşılığı da inanç.
Bugün kredi dendi mi herkesin aklına ilk gelen anlamı, bankadan alınan borç para. İlk başta borç'la iman arasında bir ilgi kurulamayabilir ama aslında son derece anlaşılır bir durum var ortada, zira banka kredisi dediğin şey, Nişanyan Sözlüğü'nde de denildiği gibi "güvene istinaden borçlanma"dan başka bir şey değil. Bir bankanın bir kimseye ya da kuruluşa güvenmeden kredi verdiği görülmüş şey değil, maaş falan yoksa kredi çekmek için kefil bulmak gerekir, yani o güveni tesis etmek zorunlu.
Latince creditum "emanet" demek. Credere fiilinden türemiş. Credere, "güvenmek, inanmak, emanet etmek" anlamlarına geliyor. Arapça emanet'le emin'in aynı kökten geldiğini de söylersek sanırım mesele daha bir açık olur.
İngilizcede –ve büyük ihtimalle diğer Avrupa dillerinde– bu Latince kökten gelen ondan fazla kelime var: Credible=inanılır, incredible=inanılmaz vs.
Bu arada İngilizcede temmuz demek olan july'ın adının da bir diğer imparator Julius Caesar'dan geldiğini söylemeyi unutmayalım.
15 Ağustos 2014
Morena
Efendim, fazla merak iyi değildir de denebilir ama siz bakmayın, fazla merağın iyi olduğu durumlara da rastlanmıştır. Daha çok gözün doymaması ile ilgilidir bu fıkra, bana öyle geliyor. Tavşanı elde ettin, devam et, tilkiyi elde ettin, yine devam et, hadi ayıyı da elde ettin, ona da eyvallah, yine devam et, ne var ki ayıdan sonra hâlâ gözün doymadıysa tren seni elde ettiğinde yapılacak bir şey yok.
Bu arkadaşlar Endülüslü. Morena Me Llaman'ı Los Desterrados'tan çok dinlemiştim ama bu gruptan bugün ilk kez dinledim. Kardeşimin aracılığıyla haberdar oldum. Enfes bir performans. Söyleyen ablanın sesi de su gibi.
Facebook'ta buldum. Bir başınalığın iki ayrı yüzünü gösteren güzel bir örnek. Gerçekten münzevi olmayı becerebilmiş bir insan bence en bahtiyar insandır. Ki, öyle herkesin harcı da değildir. Mumla arasan bulamazsın belki öyle birini. Münzevilikten kastım da gidip dağ başında insanlardan uzak bir yaşam sürmek değil. O tür münzevilik geçmişte kaldı bence. Günümüzde ne yana dönsen insana çarpıyorsun. Hal böyleyken, bir şehirde bile inzivaya çekilebilir bir insan. Diye düşünüyorum, naçizane. Ama yine de gidip hiçbir insanın olmadığı bir yerde bir süre yaşamak, üstelik de doğayla iç içe bir yerse, tadından yenmeyecek bir şey olsa gerek.
Facebook'ta bir şey daha gördüm dün: "Tek başına gördüğün rüya sadece bir rüyadır, başkalarıyla beraber gördüğün rüya ise gerçekliğin kendisidir." Altında yazdığına göre John Lennon demiş. Güzel demiş.
12 Temmuz 2014
Zıt
- al - ver
- iç - dış
- in - kalk
- var - yok
- yer - hava
Bunlara aynı sonekler getirilerek ortaya çıkan yeni kelimeler:
- algı - vergi
- içki - dışkı
- indirim - kaldırım
- varış - yokuş
- yerli - havalı
Ek deyip geçmemek lazım. Kelimelerin fiziğini, kimyasını, biyolojisini altüst edebiliyor.
10 Haziran 2014
Gan
açılgan: Ha bire açılan, kapatıldıkça bir daha açılan şey. Mesela bozuk bir kapı.
asılgan: Her işe asılan kişi. Böyle kişiler önemli olsun önemsiz olsun, büyük olsun küçük olsun, uzun olsun kısa olsun, her işe sonuna kadar asılırlar.
kaçırgan: Çok istemesine rağmen hiçbir sırrı tutamayıp hemen ağzından kaçıran kişi.
kapılgan: Duyduğu, öğrendiği her düşünceye, görüşe hemen kapılan kişi. Böylelerinin ömür boyu kendilerine ait bir düşüncesi olmadığı için en pespaye fikirlere bile hemen kapılıp onları sahiplenirler.
kasılgan: Sürekli kasılıp duran kişi. Böyleleri kasıla kasıla bir süre sonra çok şişmiş balon gibi yüksek sesle patlayıp giderler.
kaşıngan: Gereğinden fazla kaşınan, ikide bir orasını burasını kaşıyan kişi.
katılgan: Her bir boka katılan kişi. Bu tür insanlar kendinden büyüklerin, mesela amirlerinin, patronlarının her dediğine katılırlar. Öyle ki, bir zaman gelir kendilerine küfredilir, yine de katılıyorum derler.
kazılgan: Defineciler tarafından sürekli kazılan yer. Böyle yerlerde öteden beri define söylentileri olduğu için yıllar yılı kazılıp dururlar, delik deşik olurlar.
takılgan: Herkese takılan kişi. Bakarsınız bir süre mahallenin imamına takılır, dini bütün biri olup çıkarlar, gider bir süre de dolandırıcının birine takılıp insanları dolandırırlar. Kadınlara takılır feminist, erkeklere takılır maço olurlar. Bir tek kendilerine takılamazlar.
yapılgan: Her gün yapılan, yapıldıkça yapılan, bir daha yapılan, hiç bitmeyen iş. Örneğin yemek yapma, ev süpürme.
12 Mart 2014
Papirüs, paper, papel
![]() |
| Papirüs bitkisi. |
Latincedeki papyrus da Eski Fransızca üzerinden İngilizceye geçip paper olmuş, yani kâğıt. Ancak bugün bildiğimiz kâğıdın papirüsle hiçbir ilgisi yok. Hepimizin bildiği gibi, bugünkü kâğıt ağaçtan ve selülozdan yapılır. Fakat İngilizler yine zahmete girmeye lüzum görmemişler ve yeni bir kelime bulmak yerine var olanı kullanmayı yeğlemişler (hindi'de de böyle olmuştu), böylece papirüs bitkisinden adını alan paper, ağaçtan üretilince de aynı adla anılır olmuş.
İngilizceye paper olarak geçen kelime İspanyolcada da papel olmuş. Ve bu haliyle Türkçeye de geçmiş. Eskiden bir lira değerindeki kâğıt paraya papel denirmiş. Kaç papel, sözünü duymuşsunuzdur. Sonraları genel anlamda para anlamında kullanılmış. Şimdiyse artık pek kullanılmayıp argo bir sözcük işlevi görüyor, argoda para anlamında kullanılıyor.





