8 Ağustos 2026

Yaz Günleri

Yapılacak daha önemli bir, hatta birkaç işim olmasına rağmen, bilgisayarın başına oturup buraya (uzun zamandır yazmadığım bloğuma) yazmanın daha iyi bir iş olduğuna karar verdim. Aslına bakarsanız, dün akşam karar vermiştim. Yürüyordum, eve gider gitmez bloğa bir yazı yazayım dedim, ne ki gelince kararıma uymayıp yarına erteledim ve işte şimdi yazıyorum. Daha da aslına bakarsanız, ilkin dün akşam verilmiş bir karar değil bu, bir süredir (artık o süre ne kadarsa) bloğa yazmam gerektiğini kendime telkin edip duruyordum. Daha daha aslına bakarsanız, bloğa uzuun zamandır yazmıyor olmama rağmen, zaten yarıda bıraktığım, kesintiye uğrattığım bir iş değil ki bu, benim nezdimde halen daha gündelik işlerimden biri bu bloğa yazmak. Hani, G. Kore'yle K. Kore yetmiş üç yıldır çatışmamış olmalarına rağmen teknik olarak hâlâ savaştalar ya, benimki de o hesap. Ama işte, hayallerle gerçekler birbirine uymuyor vesaire...
***
Benim durumumda olan bir arkadaşım daha var. Hatta onun durumu benimkinden de beter. Yapılacak çok önemli bir işi var, doktora tezi üzerinde çalışması gerekiyor, gelgelelim en ufak bir hevesi yok.
***
Efendim, geçenlerde fark ettim ki bloğumun görüntülenme sayısı bir milyonu aşmış. Eskiden olsa pek bir sevinirdim doğrusu, şimdiyse içimden öylecene bir, vay be, deyip geçtim. Şimdi tabii, bir milyon göze çok gelebilir ama yirmi yılını doldurmuş bir blogdan söz ediyoruz. Yirmi yıl, dile kolay. Oysaki ben bir yirminci yıl yazısı bile yazmamışım. Onuncu yıl yazısı yazmış mıydım sahi?
***
Bugün insanın vaktinin kaydadeğer bir kısmını sosyal medyada geçirdiği bir devirde blogların eskiye oranla çok daha az okunduğunu tahmin ediyorum. Milyonların Instagram'da, Tiktok'ta ve daha bilmem nerelerde cirit attığı, dikkat seviyelerinin birkaç saniyeye düştüğü, iki üç paragraflık yazıları okumanın bile zor geldiği bir ortamda yazı yazmak ne derece anlamlı, cevap hak eden bir soru mu? O bir yana, burası bana bir tür baba evi gibi geliyor, yirmi yıl sonra bakınca bunu görüyorum. Sözgelimi, Instagram'la, Twitter'la karşılaştırınca bloglardan ne kadar farklı bir ortam olduklarını görüyorsun. Burada yazıp çizenlerle Instagram'da fotoğraf paylaşanlar ne kadar farklı kitleler. Bir Instagram kullanıcısı olarak (aktif olarak kullandığım tek sosyal medya) oradaki benle blogdaki beni bile aynı kişi olarak göremiyorum. Baba evinden kastım şu, yıllardır uğramamış olsan bile döndüğünde, bu dönüş kısa süreliğine de olsa, kendini yabancı hissetmezsin, "buraya aitim" duygusu sen daha oraya varmadan yerini almıştır. Evet, bloğum o zamanlar, mesela on üç-on beş yıl önce hayatımın merkezindeki uğraşlarımdan biriydi. Biriymiş.
***
İstanbul en nemli günlerini ağırlıyor. Geçen yıl daha erken başlamıştı bu günler. Ben bir ara havlu atmıştım, kaç derece olursa olsun sıcağa razıyım, yeter bu nem olmasın noktasına gelmiştim. Sahi, eyyam-ı bahur ne güzel kelimeydi. Şu sosyal medya dilleri de öyle bir hızla fakirleştiriyor ki anlatamazsın.

Bu bunaltıcı havalara rağmen insanın evde oturası gelmiyor tabii. Doğallıkla da her fırsatta çıkıp geziyorum, ne yapayım. Neyse ki akşamları bir nebze de olsa serinliyor. 

Biraz da etimolojiye girelim mi? Gaius Octavius'u bilirsiniz, Roma'nın ilk imparatoru. Ama daha çok Augustus lakabıyla bilinir, Latince saygıdeğer, haşmetli, asaletli anlamlarına gelir. Şu ağustos ayının adı ondan geliyor işte. Kendisini onore etmek için ölümünden altı yıl sonra, MÖ 8'de sextilis ayının adını augustus diye değiştirmişler. Sextilis kelimesinden de anlaşılacağı gibi, o devirdeki Roma takviminde altıncı aydı bu. Ondan bir kırk yıl kadar önce de beşinci ayın adı Augustus'un büyük amcası ve evlatlık olduğu babası Julius Caesar onuruna iulius (İngilizcede july) olarak değiştirilmişti. Ya.

Yazıyı son cümlesine kadar okuyanlara hayırlı serinlemeler efendim.

4 Nisan 2025

Bir-iki kelime

Son etimoloji yazısını yazışımın üzerinden tam beş yıl geçmiş. Vay be! Zamana bak, bizi hiç takmayarak kendi yolunda ilerleyip gidiyor. 

Aklıma takılan albañil kelimesine bakmak üzere, sık ziyaret ettiğim etimoloji sitelerinden birine baktım. Albañil İspanyolca inşaat işçisi demek. İlk öğrendiğim zaman da aklıma takılmıştı, acaba Albania, yani Arnavutluk ile bir ilgisi var mı diye? Arnavut işçilerden ötürü bu kelime dile girmiş olabilir mi? Aklıma yatmadı tabii, İtalya olsa hadi neyse, onlar komşu, ama İspanya ne alaka? Birkaç kez daha aklıma geldi de önemsemedim. Nihayet bugün açıp baktım ve gördüm ki pek çok kelime gibi, albañil de Arapçadan geçmiş İspanyolcaya. Evet, Araplar bir zamanlar İspanya'nın önemli bir bölümüne hükmettiklerinde İspanyolcaya da kaydadeğer sayıda Arapça kelime geçmişti. Bugün İspanyolcada <al-> ile başlayan kelimelerin önemli bir bölümü Arapçadan gelmiş olanlar. Bu, bildiğimiz Arapça <el> artikeli. Meğerse bu albañil kelimesi de aslında pek yabancı değilmiş, "el-bani" kelimesi, yani bina eden, inşa eden anlamındaki kelime İspanyolcada zamanla bu biçimi almış.

Bu yazıyı bana yazdıran asıl kelime bu değil ama. Albañil'e bakınca gözüme başka bir kelime çarptı: albéitar. O da oldukça tanıdık çıktı, baytar. Her ne kadar bugün artık daha çok veteriner kullanılıyor olsa da baytar da henüz ölmedi. Bunun Arapçaya da Yunancadan geçmiş olduğunu gene bugün öğrenmiş oldum. ἵππος/híppos (at) ile ἰατρός/iatrós (hekim, doktor) kelimelerinin bileşiminden oluşan ἱππίατρος/hippíatros'un Arapçaya geçmiş biçimiymiş baytar. Biliyorsunuz, Araplarda <p> sesi yoktur, bu ses, yabancı bir dilden Arapçaya <b> diye geçer.

İşte etimolojiyi bundan ötürü seviyorum. Yunancadan Arapçaya, oradan Türkçeye geçmiş bir kelimeye İspanyolca sözlükte rastlıyorsun.

30 Ağustos 2020

Bir berber bir kuaföre: Bre kuaför, gel bir saç tasarımcısı açalım

Tezgâhtar satış danışmanı oldu, sekreter yönetici asistanı. Berberse önce kuaför oldu, şimdi saç tasarımcısı da deniyor. Apartman yetersiz mi geliyordu ki şimdi rezidans denir oldu? Kendine eğitimci diyen öğretmenlerin sayısı da az değil. Eskiden eleman aranırken şimdi çalışma arkadaşları aranıyor. Örnekler saymakla bitmez.

İşin tuhaf yanı, eski tezgâhtarlar şimdiki satış danışmanları gibi müşterilerin yüzüne sahte gülüşlerle gülmüyorlar, bir malı satmak için de herhalde onlar kadar yalan söylemiyorlardı. Üstelik, satış danışmanları dükkânın içinde sabahtan akşama kadar ayakta duruyor, üstlerine başlarına da dikkat etmek zorundalar.

Berberler kuaför oldukça hem kaliteleri düştü, hem fiyatları yükseldi. Bir santim kes, diyorsun iki buçuk santim kesiyor, daha santimin ne kadar olduğunu bilmiyor ama saçına on dakika makas vurup elli lira almasını biliyor. Kadın kuaförlerine hiç girmiyorum bile. Saç tasarımcılarının ortalama fiyatlarıysa herhalde üç yüz beş yüzdür.

Bugün İstanbul'un ortalama bir semtinde ortalama bir apartman dairesinin genişliği yüz metrekare, fiyatıysa 1500 ₺ iken, aynı metrekaredeki bir rezidansın kirası 3000'den, aidatı da 500'den aşağı değildir. İki yıl önce rezidansta oturan bir arkadaşı ziyarete gittim, ev kelimenin tam anlamıyla göt kadar, yatak odasına sığan tek şey yatak, salona kanepeyle televizyon konduktan sonra bir kişinin ayakta durabileceği yer kalmış, mutfak desen köşede bir lavaboluk yer, 1750 ₺ kira ödüyordu, aidatı sormadım.

Gerek gerçek hayatta, gerekse sosyal medyada tanıdığım bir hayli öğretmen arkadaşım var, çoğunun profilinde "eğitimci" yazar. Eğitim anlayışınız nedir, diye sorsan iki kelime edemeyeceklerine kalıbını basarsın. Bir gün olsun ellerinde bir kitapla göremezsiniz çoğunu, ama öğretmen kelimesi yetersiz geliyor olacak ki kendilerine eğitimci demeyi uygun görüyorlar. 

Eleman değil de "çalışma arkadaşı" arayan iş yerlerinin o arkadaşlara ne tür çalışma şartları sundukları herkesin malumu. Çalışma arkadaşı, ekip arkadaşı diyerek güya insanları onore eden sistem, onları çalıştırma biçimleriyle köleden beter hale sokar.

Peki, acaba neden böyle oluyor? Dil "insanileştikçe" şartlar, tavırlar neden kötüleşiyor?

16 Ağustos 2020

Yeni (sosyal) kelimeler

Yeni kelimeler ürettim:

müfyesbik: facebook'u olan,
münstegrim: instagram'ı olan,
müttewtir: twitter'ı olan.

Bundan böyle "Abuzittin Facebook'ta şöyle yazmış" demek yerine, "Müfyesbik Abuzittin şöyle yazmış" demek yetiyor.

20 Nisan 2020

Niçin herkes etimolojiyle uğraşmamalı?


CNN Türk'te 31 Ekim 2016 tarihli bir haber. Konuşan amcamız İstanbul İşportacılar Esnaf Odası başkanı Osman Aktaş. Diyor ki,
"İş kelimesi Arapça kökenli, porta kelimesi Latince bir kelime, kapı manasına geliyor: iş kapısı." 
Haydi bakalım.

Amcamızı bir nedenden ötürü hoş görebiliriz, adının önünde "Prof." kelimesi yok. Hakikaten, diğer herkesi geçtim, profesörlerimizin yazım yanlışlarına, anlatım bozukluklarına, noktalamayı bile bilmemelerine, ezcümle cehaletlerine o kadar çok rastlıyorum ki ne düşünüp diyeceğimi bir yerden sonra bilemiyorum, neyse, ayrı konu. 

Amca bey birkaç saniyelik konuşmasında iki yanlış birden yapmayı beceriyor. "İş kelimesi Arapça bir kelime," demesi ilk yanlışı, zira bu kelime Türkçe (kaynak). Portus'un Latince olduğu doğru ancak işporta'daki "porta"nın portus'la bir ilgisi yok, bu da ikinci yanlışı.

İtalyanca sporta kelimesinden gelen işporta Türkçeye Arnavutça üzerinden geçmiş olup "ağaç yongasından örülen kulplu büyük sepet" anlamına geliyor, oraya da Latinceden geçmiş. Seyyar satıcıların içine mallarını koyup ellerinde taşıyarak sattıkları sepetin adıdır işporta. Zamanla sepetin yerini günümüzdeki üç veya dört tekerlekli basit arabalar ya da tahta tezgâhlar almış ama kelime olduğu gibi kalmış.

31 Mart 2020

Üç kelime: virüs, karantina, korona

Virüs kelimesi Fransızcadan, karantina ise İtalyancadan gelmişler Türkçeye.

Virüs, diğer dillere Latince virus'tan yayılmış. "Zehir, bitki özsuyu, kıvamlı sıvı, kudret suyu" gibi anlamları varmış bu dilde. Tabii, Latinceye Proto-Italic weis-o-(s-)'tan, oraya da muhtemelen İlk-Hint-Avrupaca ueis- kökünden gelmiş ve bu sonuncusunda gene muhtemelen "eriyip gitmek, akmak" anlamına geliyormuş. Kısacası, zamanla Latincede "zehirli su, zehirli sıvı," sonradan da doğrudan doğruya "zehir" anlamlarını kazanmış.

"Bulaşıcı hastalıklara yol açan mikrop" anlamı zührevi bir hastalığa gönderme yapılmak suretiyle 1728'de kaydedilmiş olmakla beraber, günümüzdeki tıbbi anlamı 1880'lerde yerleşmiş.

***
Karantina kelimesiyse dünya dillerine İtalyanca "kırk gün" demek olan quaranta giorni'den dağılmış. Bulaşıcı hastalık taşıyor olabileceğinden şüphelenilen bir geminin kırk gün boyunca limanda gözetim altında tutulması gerektiğini öngören 1377 tarihli bir Venedik kanununa dayanıyormuş. Sonraları yaygınlaşmış bu işlem.

Quaranta kelimesi İtalyancaya ise Latince quadraginta'dan geçmiş ki o da İlk-Hint-Avrupaca dört anlamına gelen kwetwer- kökünden gelmişmiş.

***
Korona (corona) sözcüğü ise gene Latince "taç, çelenk" anlamlarına geliyor olup Antik Roma'da bilhassa üstün başarı gösteren askerlerin başına takılan taç ya da çelengi ifade ediyormuş, bir tür üstün hizmet madalyası.

Malum, virüsümüzün şekli taca benzediği için tıpta coronavirus biçimiyle elli bir yıl önce, 1969'da kayıtlara geçmiş.

Covid-19, Co: corona, vi: virus, d: disease olmak üzere korona virüsü hastalığı demek. Sonundaki 19 ise (Aralık) 2019'da görüldüğünü belirtmek için.


Kaynak: Bir, iki, üç.

25 Mart 2020

Sosyal mesafe kavramı

Korona virüsünün hayatımıza soktuğu kavramlardan biri de sosyal mesafe. Sekiz-on gündür duyuyorum ben de. Öteden beridir özel ilgi alanlarımdan biri genel anlamıyla dil olduğu için bunu yazmadan edemedim.

Korona virüsü bu kavramı hayatımıza soktu dedim, doğru, çünkü ne yazık ki bazıları kabullenmek istemese de, evet, İlber hiç de haksız değil, toplumumuz şu son yarım yüzyılda son beş yüz yılın en cahil zamanını yaşıyor ve işte bazen belki yüzlerce yıldır var olan kimi şeylerin, kavramların vs. sanki yenice çıktığını zannedebiliyor. İşte bu kavram da hayatımıza yeni girmiş olabilir ama epeydir var, Türkçede de yer etmiş bir sosyoloji kavramı, gelgelelim virüsten korunmak için birbirimizden bir-iki metre uzak durmamız gerektiğini ifade eden mesafeden büsbütün farklı bir şey. 

Sosyal mesafe türlü çeşitli toplumsal sınıflar arasındaki uzaklığı ifade eden bir sosyoloji terimidir. İktidar partisiyle muhalefet partisi arasındaki mesafe bir sosyal mesafedir, Sünnilerle Aleviler arasındaki mesafe bir sosyal mesafedir, Türkçülerle Kürtçüler arasındaki mesafe bir sosyal mesafedir. Fenerbahçelilere Galatasaray yenilgisi sonrası küfür ettiren şey sosyal mesafedir, feminist kadınları, ben çocuk doğurmak zorunda mıyım, diye bağırtan şey sosyal mesafedir, mecliste milletvekillerini yumruk yumruğa kavga ettiren şey sosyal mesafedir. Dedim ya, toplumun farklı sınıfları arasındaki uzaklıktır sosyal mesafe.

Şuraya geliyor insan, hakikaten de bazen hiç bilmemek yalan yanlış bilmekten daha iyidir. Burada da öyle oldu, toplumun yüzde doksan dokuzunun bilmediği bir kavramı şimdi artık herkes biliyor ama yanlış biliyor. İnternet öncesi çağda elalem köyünde, kasabasında, mahallesinde kısmen mütevazı yaşayıp giderken günümüzde artık herkes her şeyi biliyor ne yazık ki.

7 Mayıs 2018

Yeni Türkiye, yeni kelimeler

Müstenbil: İstanbullu
Müzmir: İzmirli
Mavnun: Vanlı
Makrıs: Karslı
Mabrus: Bursalı
Müçenakkil: Çanakkaleli
Mayezgut: Yozgatlı
Müdenni: Adanalı
Mükyesri: Kayserili
Müsemsin: Samsunlu

7 Haziran 2016

Eşeğin şeyi

Via
Önceki gün bir kelimenin anlamını öğrendim. Hani şu duymuş olduğumuz fakat anlamını bilmediğimiz kelimelerden. Lenduha. İlber Ortaylı'dan öğrendim, televizyonda konuşuyordu her zamanki gibi. Sözlüğe baktım, genellikle lenduha gibi biçiminde kullanılıyormuş. "Çok iri ve kaba, cüssesi çok büyük kimse veya şey." demiş sözlük. Kelime Farsça lend-i ḫār tamlamasından geliyormuş ve bu da affedersiniz "eşeğin şeyi" demekmiş. Bugünden tezi yok, bu kelimeyi daha çok kullanmalı. Evet.

22 Ocak 2016

Yüklü kelimeler

2015'te hiç etimoloji yazısı yazmamışım. Bugün okuduğum bir makalede yeni bir kelime görünce blogda paylaşayım dedim, böylece uzunca bir aradan sonra kelimeler üzerine bir yazı da yazmış olurum.

Sözünü ettiğim kelime hamule. Şu uzun cümlede şöyle geçiyor: 

(...) kıyı setlerinde inşa edildikten sonra, kanallardan denize açılan ve bu şekilde kurak memleketin üzerinde yelken açmış gibi görünen ve kıymetli hamulelerini rıhtıma taşıyan gemilerin kimin malı olduklarını da tahmin edebiliyordu. (Ref.) 
Kelimeyi, dediğim gibi, ilk kez bugün duydum. Cümleye bakıldı mı anlamı oracıkta tahmin edilebiliyor. "Yük" anlamına geliyor hamule (حَمُولة). Bazı sözlüklerde bu şekilde, bazılarındaysa hamûle şeklinde yer alıyor. Bundan on beş yıl kadar önce de "Hamil-i kart yakinimdir" diye bir şeye rastlamış ve şans eseri oradan geçmekte olan yaşlı bir dil hocasına gidip sormuştum. Sorumu cevaplamış ve hamil ile hamile'nin aynı kökten geldiğini söylemişti. Aslına bakarsanız, "taşıyıcı", "yüklü" anlamlarına gelen bu iki kelime birbirinin aynısı (حامل). Arapçanın bir özelliği olarak, taşıyıcı kişi erkekse hamil, kadınsa hamile olur. Naci ile Naciye'deki mantık. Dolayısıyla "Hamil-i kart yakinimdir," sözü "Kartı taşıyan benim yakınımdır," anlamına geliyor. Bu topraklarda her devirde varlıklarını sürdüren çanak yalayıcılar, kendilerine bir yerlerde torpil filan lazım oldu mu bir büyüklerinin, mesela götünü yaladıkları bir siyasetçinin yanına giderler, siyasetçi bir kart, kâğıt vs. yazıp ellerine tutuşturur, onlar da götürüp torpillenecekleri yere verirlermiş. İşte, oradaki muhatapları kartı alıp üstünde "Hamil-i kart yakinimdir," sözünü ve altında da bunu yazan siyasetçinin imzasını görünce gereğini yaparmış. Tabii, bu kelime eskimiş sayılır artık, şimdilerde kullanıldığını sanmıyorum, ama örneğin doksanlarda, seksenlerde filan siyasetçilik yapan tanıdıklarınız varsa onlara sorun muhakkak bilirler. Neyse, konumuzdan sapmayalım. 

Aynı kökten, yani Arapça /hml/ kökünden gelen bir kelime daha var elimizde. Tahmin etmişsinizdir, hamal (حمّال). Bu kelime Türkçeye tek /m/ ile geçmişse de Arapça orijinalinde şeddelidir, yani m'si çift sesli okunur, hammal biçiminde.
***
İnsan bu hayatta pek çok şey taşır. İyi şeyler de taşır, kötü şeyler de taşır. Karnında çocuk taşıyan da vardır haram lokma taşıyan da. Kimi ekmeğini kazanmak için odun taşır, kimiyse bir yerlere kapılanmak için cebinde bir kart taşır. Kimi kafasında bilgi taşırken kimi binbir türlü kötülük taşır. Ortaokul yıllarımda bir dolmuşun arkasında okuduğum yazıyı hiç unutmam: "Taş taşı laf taşıma." İnsan iyi bir yük taşıdı mı hiçbir zaman yorulmaz.

13 Kasım 2015

Mecnun, Meczup, Divane ve Budala Üzerine

Meczup, Arapçada cezb'den ("çekilme"den) kaynaklanıyor; "kendi içine doğru çekilmiş; bir tarafa ya da bir varlığa doğru çekilmiş, onun cazibesine kapılmış kişi" anlamında. Ayrıca, "Tanrı sevgisine tutulmuş ve kendinden geçmiş kişi" demek; eş anlamlıları da "di­vane" ve "abdal". 
Mecnun, Arapça cin kökünden geliyor ve anlamı, "cin tutmuş, çıldırmış, deli; aşk yüzünden kendini kaybetmiş kişi". 
Divane'nin kökü, Farsça "şeytan, cin, ifrit" anlamına gelen "div". "Div", Türkçede "dev" olmuş. İnsanoğlununkine oranla bedensel boyutları çok büyük bir hayali varlığı belirtmek için kullanılıyor. Ne var ki, Alaattin'in Lambası'ndan çıkan dev gibi, "cin" olma özelliğini de bir ölçüde kaybetmemiş. Mehmet Salâhî, Kamus-u Osmanî’de divane karşılığı olarak şunu veriyor: "div tutmuş, delirmiş, deli" (s. 392, Kanaat Matbaası, 1329). Bu sözcüğün etimolojisinin yeni yazı sözlüklerinde verildiğini görmediğimi de bu arada belirtmek isterim. 
Budala'nın, bugünkü anlamına ulaşana kadar geçirdiği dilsel serüven daha ilginç. Bu sözcüğün, Arapça bedil’in çoğulu olduğu sözlüklerde belirtiliyor. Öte yandan, bugün budala ile eşanlamlı olarak kullandığımız aptal sözcüğünün de bedil’in bir başka çoğulu olan abdal’dan geldiğini yine sözlüklerde okuyoruz. Bedil, "karşılık, bedel; bir şeyin ya da bir kimsenin yerini alan" demek (Büyük Larousse, s. 1449). Bu anlam göz önüne alınınca, bu­dala'nın da aptal'ın da etimolojisinin açık ve seçik bir şekilde görülmediğini söylememiz gerekir. Ama ortak köke bakarak, bu iki sözcüğün de, "bir yere ya da varlığa doğru çekil-mişliği" dile getirdiği söylenebilir. Nitekim abdal, "gezgin derviş" anlamına geliyor ve de­rin dinsel bağlılığı ve çoğunlukla da mistik inançları olan bir tür savaşçı "misyoner"i be­lirtiyor. Üstelik bu sözcük, Osmanlıcada sık sık görülen bir işlemden geçirilerek Farsça ku­rala göre çoğul eki "an" sonuna eklenip abdalan haline getirilmiş (Abdalan-ı Rum'da gö­rüldüğü gibi). 
Yukarda ele aldığımız dört sözcük, bugünkü dilimizde, temel anlamlarından, farklı ölçülerde de olsa sıyrılmıştır ve "ahmak", "salak", "alık", "deli" "çılgın", "bön", "geri zekâlı" ve "kaçık" anlamına gelir. Ve böyle bir dilsel değişim, anlambilimin inceleme alanı­na girer. Öte yandan, organik ve zihinsel kusurları ampirik bilgiye dayalı olarak dile getiren bu sözcüklerin gönderimde bulunduğu gerçeklerin, psikopatoloji ve psikiyatri tarafın­dan bilimsel tanımlar, sınıflandırmalar ve terimlerle ele alındığını da biliyoruz. 
Ne var ki, aynı sözcüklerin geçmişine dönerek ve anlamlarını kaynağında ve kendin­de ele alarak bazı felsefi yorumlar yapmak da olanaklıdır. 
Örneğin, başlangıçta, "kendine ya da bir başka varlığa doğru çekilmiş, cin tutmuş, aşk yüzünden kendini kaybetmiş, varlığını dinsel ve mistik amaçlara adamış kişi" anlamına gelen bu sözcüklerde, insan bilincinin kendine ve dünyaya yönelik tutumuna, yani bireyin varoluşsal tavrına ilişkin ortak bir nokta bulunduğu söylenebilir. 
Buradaki ortak nokta, bu sözcüklerin belirttiği birey tipinin ve dolayısıyla bilinç formunun, normal denilen insanların bilinç formundan farklı ve genellikle ona karşıt olmasıdır. Normal denilen insan bireyin bilinci; yoğunluktan ve doluluktan yoksun, gözenek­li; içine sızmış olan, ama iyice fark etmediği ve eğlenme ya da gösteriş merakıyla unut­maya çalıştığı ölüm korkusuyla, gündelik yaşamın durmadan tekrarlanan kasvetli olayla­rıyla ve maddi endişelerle belirlenmiş; kendini içinde bulduğu geleneksel ve hazırlop değer yargılarıyla, yani verilmiş-olan'la kaplanmış ve dolayımsız, eleştiriden yoksun ve gerçek bireyselliğe, yani otantikliğe değil herkes gibi olmaya yönelmiş bir bilinç formudur. Bu­na karşılık, yukarda ele aldığımız sözcüklerin ortak noktasının, bu otantik olmayan bilincin olumsuzlanmasına gönderimde bulunduğu söylenebilir. Bu olumsuzlama, verilmiş bireyselliğin "kendine doğru çekil­me ya da bir başka nesneye doğru çekilme"yle dolayımlanmasmda; kendini daha yüksek bir düzeyde yeniden bulmasında ve doluluğa ulaşmasında ortaya çıkıyor. (Tümlük, yoğunluk ve doluluğa ulaşma çabasına, alkol kullanımında ve erotizmde de rastlan­dığı ileri sürülebilir.) 
Dolayısıyla, bu dört sözcüğün ortak noktasının belirt­tiği bilinç formunun, genellikle çağdaş felsefenin ve özellikle varoluşçuluğun üzerinde önemle durduğu kendi-olma, yani otantiklik sorununa, eski bir zaman diliminde ve farklı bir kültür ve ideoloji çerçevesi için­de verilmiş bir cevabın ürünü olduğu söylenebilir.

Selahattin Hilav, kitap-lık, 39.

19 Kasım 2014

Şahane kelimeler

İngilizcede royal diye bir kelime var. Pek yabancı bir kelime de sayılmaz, zira Türkiye'de de çokça kullanılıyor. Latince kökenli bir kelime; regalis'ten geliyor. Aslında İngilizcede regal diye de bir kelime var, o da yine aynı kökten gelme ve royal'le de aynı anlama sahip. 

Latince rex "kral" demek. Rex'in iyelik hali ise regis. Regalis oradan geliyor. Dolayısıyla royal, "krala/kraliyete ait, kralla/kraliyetle ilgili" anlamlarına geliyor. Royal family ile "kraliyet ailesi" denmiş oluyor mesela. Büyük otellerde royal suite vardır "kral dairesi" anlamında.
*
Lise yıllarında bir gün futboldan laf açılmış, bayan bir hocamız neden İspanyol takımlarının adının başında hep Real var diye merakla bize sormuştu da bilememiştik. Real Madrid, Real Sociedad, Real Betis... Efendim, işte o real de royal'in İspanyolcası. İspanya halihazırda krallıkla yönetilen bir ülke. Böylece Real Madrid Club de Fútbol'un Türkçesi, "Madrid Kraliyet Futbol Kulübü" olmuş oluyor. Bilen bilir, Real Madrid Kral'ın, Atlético Madrid ise halkın takımıdır derler İspanya'da. Bu real'in İngilizcede "gerçek" anlamına gelen real'le bir ilgisi yoktur.
*
İspanya'dan İran'a geçelim şimdi. Şah ve şahane kelimeleri Türkçeye Farsçadan geçmişler. Şah, kral'ın Farsçası zaten. Şahane ise "şahla ilgili, şaha ait" anlamına geliyor. Yani, royal ile tıpatıp aynı anlama geliyor. Fakat her zaman söylendiği gibi, dil canlı bir organizmadır ya, bu kelime de değişe değişe bugün artık Türkçede başka bir anlama bürünmüştür. Şahane dediğinizde insanların aklına ilk gelen anlamı "çok güzel, harika, mükemmel". Aradaki ilgiyi kavramak son derece basit. Çok güzel, harika, mükemmel olan, şaha layıktır; mantık bu. Hani, "krallara layık" derler ya, işte o mantık. 
*
Sizi bilmem ama benim için kelimelerin tarihi –en azından şu an için– insanların tarihinden daha önemli. İnsanların tarihi yalan dolandan ibaret, bir doğru varsa, on uydurma var, kelimelerin tarihiyse tek kelimeyle şahane.

30 Ekim 2014

İki kelime: metro, metropolitan

Geçen gün bir arkadaşım metro kelimesinin kökenini merak ettiğini söyledi. Bilmiyorum ama araştıracağım dedim. Acaba metre ile bir ilgisi var mıdır diye de düşündüm ama bir çıkar yol bulamadım. Çünkü metre'nin Grekçe metron'dan geldiğini ve anlamını biliyordum. Bugün baktım, metre'yle metro'nun bir ilgisi yokmuş.

Metro kelimesi Paris metrosuyla ortaya çıkmış. Metroyu işleten şirketin adı Compagnie du chemin de fer métropolitain de Paris imiş. Türkçesi Paris Büyükşehir Demiryolu Şirketi. Kısaltıp Le Métropolitain demişler. Daha sonra bunu da kırpıp Métro haline getirmişler. Bugün bildiğimiz anlamıyla büyük şehirlerdeki yolcu trenlerine genel olarak metro denmesinin kaynağı burası.

Metro bir kısaltma olup metropolitan'dan geliyor dedik. Peki metropolitan ne demek? Metro ve polis sözcüklerinden müteşekkil birleşik bir sözcük olan metropolis'ten geliyor o da. Buradaki metro ile az önce andığımız tren anlamındaki metro'yu karıştırmamak gerekir. Burada metro "anne" demek olan meter'den gelir. Polis ise "şehir" demektir. Dolayısıyla metropolis "ana şehir" anlamına gelir. Anakent bugün de büyükşehir yerine kullanılıyor zaten. Metropolitan, "Büyükşehire ait, büyükşehirle ilgili" gibi bir anlam verir. Mesela metropolitan belediye dediğimizde büyükşehir belediyesi demiş oluruz. 

Buradaki "anne" anlamındaki meter'i de uzunluk ölçüsü olan İngilizce meter ile karıştırmamak gerek. İngilizcede "anne" demek olan mother'ın meter ile aynı kökten doğduğunu eklemeyi unutmayalım.

Eski Yunan'da şehir devleti sistemi olduğunu da hatırlatalım. Şehir devletlerinden güçlü olanlar, örneğin Atina ve Sparta, daha küçük ve güçsüz olan öbür şehir devletlerini zaman zaman sömürerek kendi kolonileri haline getirirlerdi. İşte küçük kolonilerin bağlı olduğu bu büyük şehir devletlerine metropolis, yani "ana kent" denirdi. Bugünse dünyanın belli başlı birçok dilinde nüfusu bir milyonu aşan şehirlere metropol denir, buna Türkçe de dahil.



 Kaynak: Bura, şura, ora.

21 Eylül 2014

Lira ne demek?

Para birimimiz lira ile İngiliz para birimi pound'un aynı kaynaktan geldiğini biliyor muydunuz? Peki, pound'un kısaltmasının Lb olduğunu, bunun neden böyle olduğunu, simgesininse neden bir L harfi (£) olduğunu biliyor muydunuz?

Ben bir zamanlar bir yerde İngiliz lirası diye bir şey okumuştum. Herhalde eskiden kullanmışlardır diye de akıl yürütmüştüm. Demek ki öyle değilmiş, çünkü pound'a bazen lira da deniyormuş. Niye peki, ne ilgisi var lirayla pound'un?

Lira, Türkçeye İtalyancadan geçmiş. Bir zamanlar, İtalyanlar henüz euro'ya geçmemişken Türkçede nedense İtalyan lireti deniyordu, neden öyle deniyordu bilmiyorum, çünkü bildiğim kadarıyla İtalyanların kendisi de liret değil lira diyordu. 

İtalyanca lira, Latince libra'dan geliyor. Libra, terazi, ölçü, denge, dengelemek anlamlarına geliyor. Peki, bu kelime nasıl İtalyanların para birimi haline gelmiş? 

Romalılar libra pondo adında bir ölçü birimi kullanmışlar. Pondus, ağırlık demek, pondo da onun bir tür kısaltması. Dolayısıyla pondo libra, bugünkü anlamıyla "bir ölçek" ya da "bir kiloluk" gibi bir anlama geliyor.

Gel zaman git zaman, İtalyanlar bu sözün libra kısmını, kendi dillerinde lira'ya dönüşmüş olarak para birimi ölçüsü olarak kullanmaya başlamışlar. Bize de Osmanlılar döneminde, 19. Yüzyılın ortalarında geçmiş. Lirayı Türkiye dışında Suriye ve Mısır da kullanıyor. Ayrıca, 1980'e kadar İsrail, 2008'e kadar Malta da kullanmış.

İşin pound kısmı da lira kısmına benziyor. Nasıl ki İtalyanlar pondo libra'nın libra kısmını almışlar, İngilizler de aynı sözün pondo'sundan gelen pound'u almışlar. Yalnız, bu sözcük İngilizceye doğrudan Latinceden değil Almanca üzerinden geçmiş. İngiliz para biriminin tam adı "pound sterling", kısaca pound deniyor.



Kaynak: bura, şura, ora, bir de bura.

20 Ağustos 2014

Bankadan iman çekmek

Etimolojiden gidelim bugün de...

Geçen gün arkadaşımla konuşuyorduk, bankacı. Kredi kelimesini Arapça sanıyormuş şimdiye dek. Çünkü toplumda pek bilinmeyen, daha çok işin içindekilerin aşina olduğu bankacılık terimlerinin arasında hatırı sayılır derecede Arapça sözcük varmış. Aslında kastettiği, Arapça kökenli Osmanlıca kelimeler, mesela vesaik diyorlarmış, "belgeler" anlamında, (vesika=belge).

Kredi, Türkçeye Fransızca crédit'den, oraya İtalyanca credito'dan, oraya da Latince creditum'dan geçmiş. İnanç, güven, itibar anlamlarına geliyor. Hıristiyanlıkta da oldukça tanıdık bir kelime, çünkü tahmin edilebileceği gibi iman demek. Zaten Arapça kökenli iman'ın Türkçe karşılığı da inanç.

Bugün kredi dendi mi herkesin aklına ilk gelen anlamı, bankadan alınan borç para. İlk başta borç'la iman arasında bir ilgi kurulamayabilir ama aslında son derece anlaşılır bir durum var ortada, zira banka kredisi dediğin şey, Nişanyan Sözlüğü'nde de denildiği gibi "güvene istinaden borçlanma"dan başka bir şey değil. Bir bankanın bir kimseye ya da kuruluşa güvenmeden kredi verdiği görülmüş şey değil, maaş falan yoksa kredi çekmek için kefil bulmak gerekir, yani o güveni tesis etmek zorunlu.

Latince creditum "emanet" demek. Credere fiilinden türemiş. Credere, "güvenmek, inanmak, emanet etmek" anlamlarına geliyor. Arapça emanet'le emin'in aynı kökten geldiğini de söylersek sanırım mesele daha bir açık olur. 

İngilizcede –ve büyük ihtimalle diğer Avrupa dillerinde– bu Latince kökten gelen ondan fazla kelime var: Credible=inanılır, incredible=inanılmaz vs.

***
Hazır, kelimelerin kökeni demişken, şu içinde bulunduğumuz ağustos ayının adının da Roma imparatoru Augustus'tan geldiğini belirtelim. Aslında Augustus bir ad değil bir lakap; saygıdeğer, muhterem anlamlarına geliyor. Tam unvanı Imperator Gaius Julius Caesar Augustus. MÖ. 27-14 yılları arasında Roma'yı yönetmiş. Augustus kendi adını verene dek bu ayın adı Sextilis'miş, yani altıncı ay, çünkü Rumi takvimde ağustos sekizinci değil, altıncı aydır. Ağustos Türkçeye Yunanca ávgustos'tan (αύγουστος) geçmiş.

Bu arada İngilizcede temmuz demek olan july'ın adının da bir diğer imparator Julius Caesar'dan geldiğini söylemeyi unutmayalım.

15 Ağustos 2014

Morena

Temel, Dursun ve İdris ava çıkmışlar. Karşılarına bir delik çıkmış, "Bu ne deliği ola ki?" diye sormuşlar birbirlerine, Temel, "Bekleyip görelim," demiş. Pusuya yatıp beklemişler, biraz sonra bir tavşan çıkmış, vurup yollarına devam etmişler. Biraz sonra daha büyük bir deliğe rastlamışlar. Yine birbirlerine bakıp, "Bu ne deliği ola ki?" demişler. Temel de yine, "Bekleyip görelim," demiş. Bu kez de bir tilki çıkmış, onu da vurup devam etmişler. Biraz sonra karşılarına çıkan delik daha da büyükmüş. Bakışlarında yine aynı soru, birbirlerine bakmışlar. "Bekleyip göreceğiz," demiş Temel. Bekleyip görmüşler, bir ayı, onu da vurup devam etmişler. Bu kez kocaman bir delikle karşılaşmışlar. Daha da meraklanmışlar, "Ayıdan daha büyük ne olabilir ki?" diye merak ederek pusuya yatıp beklemeye koyulmuşlar. Ertesi gün gazetede haberleri çıkmış: "Avcı Temel ve Arkadaşları Dursun ile İdris Trenin Altında Kalarak Yaşamlarını Yitirdiler."

Efendim, fazla merak iyi değildir de denebilir ama siz bakmayın, fazla merağın iyi olduğu durumlara da rastlanmıştır. Daha çok gözün doymaması ile ilgilidir bu fıkra, bana öyle geliyor. Tavşanı elde ettin, devam et, tilkiyi elde ettin, yine devam et, hadi ayıyı da elde ettin, ona da eyvallah, yine devam et, ne var ki ayıdan sonra hâlâ gözün doymadıysa tren seni elde ettiğinde yapılacak bir şey yok.

***
Bir köşe yazısında okumuştum bir zamanlar, bu Temel fıkraları filan hep Almanya, Polonya bölgelerine ait fıkralarmış. Kim, ne zaman, nasıl başlatmış bilmiyorum, Türkçeye çevrilip işte böyle Temel, Dursun, İdris diye anlatılıyorlar. Aslında Nasrettin Hocanınkilere benzer ince bir noktası da var bu fıkraların. 
***
Arapça kökenli fıkra'nın eş anlamlısı Fransızca kökenli anekdot. Aslı, Grekçe anekdotos'un çoğulu olan anekdota. "Yayılmamış, yayımlanmamış, gizli kalmış şeyler" anlamlarına geliyormuş. Gelsin bakalım. 

Kardeşim bana global'ın ne demek olduğunu sordu bugün, madem etimolojiye girdik, onun üzerine de iki söz edelim. Globe Latincede "yuvarlak şey" demek, yani "top". Dolayısıyla global, "yuvarlak gibi, yuvarlağımsı" gibi anlamlara geliyor. Globe denerek yuvarlak olan Dünya kastediliyor, global denilerek de "dünya çapında" gibi bir anlam verilmiş oluyor. Mesela global ekonomik kriz. Küresel'le eş anlamlı. Arapçadan geçmiş olan küre de globe'la aynı anlama geliyor zaten; yuvarlak şey, top. Eskiler kürre-i arz dermiş, "yerküre" diye çevrildiği gibi, kendisine "yer yuvarı" diyen de var. 
***
Etimolojiden müziğe atlayalım izninizle. Şunu dinlemezseniz alınırım, söyleyeyim:


Bu arkadaşlar Endülüslü. Morena Me Llaman'ı Los Desterrados'tan çok dinlemiştim ama bu gruptan bugün ilk kez dinledim. Kardeşimin aracılığıyla haberdar oldum. Enfes bir performans. Söyleyen ablanın sesi de su gibi.
***
"Dil, tek başına kalmanın acısını belirtmek için 'yalnızlık' sözcüğünü, bir başına olmanın görkemini belirtmek içinse 'inziva' sözcüğünü yarattı." 
Facebook'ta buldum. Bir başınalığın iki ayrı yüzünü gösteren güzel bir örnek. Gerçekten münzevi olmayı becerebilmiş bir insan bence en bahtiyar insandır. Ki, öyle herkesin harcı da değildir. Mumla arasan bulamazsın belki öyle birini. Münzevilikten kastım da gidip dağ başında insanlardan uzak bir yaşam sürmek değil. O tür münzevilik geçmişte kaldı bence. Günümüzde ne yana dönsen insana çarpıyorsun. Hal böyleyken, bir şehirde bile inzivaya çekilebilir bir insan. Diye düşünüyorum, naçizane. Ama yine de gidip hiçbir insanın olmadığı bir yerde bir süre yaşamak, üstelik de doğayla iç içe bir yerse, tadından yenmeyecek bir şey olsa gerek.

Facebook'ta bir şey daha gördüm dün: "Tek başına gördüğün rüya sadece bir rüyadır, başkalarıyla beraber gördüğün rüya ise gerçekliğin kendisidir." Altında yazdığına göre John Lennon demiş. Güzel demiş.
***
Morena me llaman, "Bana esmer kız diyorlar" demekmiş.

12 Temmuz 2014

Zıt

Birbirinin karşıtı olan beş kelime kökü:
  • al - ver
  • iç - dış 
  • in - kalk
  • var - yok
  • yer - hava

Bunlara aynı sonekler getirilerek ortaya çıkan yeni kelimeler:
  • algı - vergi
  • içki - dışkı
  • indirim - kaldırım
  • varış - yokuş
  • yerli - havalı

Ek deyip geçmemek lazım. Kelimelerin fiziğini, kimyasını, biyolojisini altüst edebiliyor.

10 Haziran 2014

Gan

Sanırım en eski takipçilerim dışında pek kimse bilmez, çünkü burada pek açık etmiyorum, ben aynı zamanda bir sözlük yazarıyım. Sık sık "eksantrik" sözlükler yazarım. Kaygan Sözlük bunlardan biri. İşte ondan birkaç örnek:

açılgan: Ha bire açılan, kapatıldıkça bir daha açılan şey. Mesela bozuk bir kapı.

asılgan: Her işe asılan kişi. Böyle kişiler önemli olsun önemsiz olsun, büyük olsun küçük olsun, uzun olsun kısa olsun, her işe sonuna kadar asılırlar.

kaçırgan: Çok istemesine rağmen hiçbir sırrı tutamayıp hemen ağzından kaçıran kişi. 

kapılgan: Duyduğu, öğrendiği her düşünceye, görüşe hemen kapılan kişi. Böylelerinin ömür boyu kendilerine ait bir düşüncesi olmadığı için en pespaye fikirlere bile hemen kapılıp onları sahiplenirler.

kasılgan: Sürekli kasılıp duran kişi. Böyleleri kasıla kasıla bir süre sonra çok şişmiş balon gibi yüksek sesle patlayıp giderler. 

kaşıngan: Gereğinden fazla kaşınan, ikide bir orasını burasını kaşıyan kişi. 

katılgan: Her bir boka katılan kişi. Bu tür insanlar kendinden büyüklerin, mesela amirlerinin, patronlarının her dediğine katılırlar. Öyle ki, bir zaman gelir kendilerine küfredilir, yine de katılıyorum derler.

kazılgan: Defineciler tarafından sürekli kazılan yer. Böyle yerlerde öteden beri define söylentileri olduğu için yıllar yılı kazılıp dururlar, delik deşik olurlar.

takılgan: Herkese takılan kişi. Bakarsınız bir süre mahallenin imamına takılır, dini bütün biri olup çıkarlar, gider bir süre de dolandırıcının birine takılıp insanları dolandırırlar. Kadınlara takılır feminist, erkeklere takılır maço olurlar. Bir tek kendilerine takılamazlar.

yapılgan: Her gün yapılan, yapıldıkça yapılan, bir daha yapılan, hiç bitmeyen iş. Örneğin yemek yapma, ev süpürme.

12 Mart 2014

Papirüs, paper, papel

Papirüs kelimesini çoğu kimse okulda duymuştur. Eski Mısırlılar henüz kâğıt bilinmiyorken papirüslere yazarlarmış yazıyı. Haliyle çoğu kimse papirüsü bir araç (ya da gereç) olarak tahayyül eder. Bir bakıma öyledir, ama papirüs dedikleri aslında bir bitkidir. Bilimsel adı Cyperus papyrus'tur. 
.
Papirüs bitkisi.
Eski Mısır'da papirüs bitkisinin saplarından kâğıda benzer, üzerine yazı yazdıkları söz konusu gereç üretilirmiş. Sözcük Grekçeye papyros olarak geçmiş. Zaten Greklerle Mısırlılar Akdeniz kıyısında yer alan iki uygarlık olduklarından birbirleriyle çok canlı bir ilişkileri olmuş; çokça ticaret yapmışlar, bu yolla da epey kelime alışverişi olmuş dilleri arasında.  Her zaman olan bir şeydir bu. Nerede iki toplum/ülke/uygarlık arasında ticari ilişkiler olmuşsa, orada mutlaka diller birbirine değmiş, çokça kelime alışverişi olmuştur. Bakınız Türkçedeki İtalyanca kökenli kelimeler; büyük bölümü Venedik ve Cenevizlilerin İstanbul'la ticaret yaptığı dönemden kalma.  Her neyse, papyros, diyorduk, Grekçeye böyle geçmiş, oradan Latinceye geçip papyrus olmuş. Bu da çok rastlanan bir şeydir, Grekçe sözcüklerin sonundaki -os Latincede -us olur. Tıpkı -on'ların da -um olması gibi. Örnek: stadion > stadium.

Latincedeki papyrus da Eski Fransızca üzerinden İngilizceye geçip paper olmuş, yani kâğıt. Ancak bugün bildiğimiz kâğıdın papirüsle hiçbir ilgisi yok. Hepimizin bildiği gibi, bugünkü kâğıt ağaçtan ve selülozdan yapılır. Fakat İngilizler yine zahmete girmeye lüzum görmemişler ve yeni bir kelime bulmak yerine var olanı kullanmayı yeğlemişler (hindi'de de böyle olmuştu), böylece papirüs bitkisinden adını alan paper, ağaçtan üretilince de aynı adla anılır olmuş. 

İngilizceye paper olarak geçen kelime İspanyolcada da papel olmuş. Ve bu haliyle Türkçeye de geçmiş. Eskiden bir lira değerindeki kâğıt paraya papel denirmiş. Kaç papel, sözünü duymuşsunuzdur. Sonraları genel anlamda para anlamında kullanılmış. Şimdiyse artık pek kullanılmayıp argo bir sözcük işlevi görüyor, argoda para anlamında kullanılıyor.
Sayfa başına git