13 Nisan 2020

Ev mi dışarısı mı?

Başlangıçta ev yoktu ki zaten. Binlerce yıl önce atalarımızla analarımız doğada evsiz evsiz yaşıyorlardı. Geceleri olsun, yağmurda fırtınada olsun, sığınak niyetine girdikleri mağaraları neyim sayma, ev diye bir mefhum yoktu. Sonra işte, ne kadar doğru, ne kadar yanlış, dendiğine göre insanlık tarım devrimini yaptı, tarım toprakta yapıldığına göre de ekip biçtiğinin başında beklemesi gerekti, hal böyle olunca da yerleşme olgusu doğdu falan filan... Bunları biliyorsunuz. 

İnsanlık, üreme zinciriyle milyonlarca yıl önceki atalarına bağlı olduğu için ne kadar değişirse değişsin gene de onların birtakım davranışlarını bugün tekrarlıyor. Doğanın kanunu herhal. Demem o ki türlü çeşitli evde kal telkinlerine rağmen evde uslu uslu oturmak istemeyişlerin, mızmızlanışların temelinde bu var. Böyle.

31 Mart 2020

Üç kelime: virüs, karantina, korona

Virüs kelimesi Fransızcadan, karantina ise İtalyancadan gelmişler Türkçeye.

Virüs, diğer dillere Latince virus'tan yayılmış. "Zehir, bitki özsuyu, kıvamlı sıvı, kudret suyu" gibi anlamları varmış bu dilde. Tabii, Latinceye Proto-Italic weis-o-(s-)'tan, oraya da muhtemelen İlk-Hint-Avrupaca ueis- kökünden gelmiş ve bu sonuncusunda gene muhtemelen "eriyip gitmek, akmak" anlamına geliyormuş. Kısacası, zamanla Latincede "zehirli su, zehirli sıvı," sonradan da doğrudan doğruya "zehir" anlamlarını kazanmış.

"Bulaşıcı hastalıklara yol açan mikrop" anlamı zührevi bir hastalığa gönderme yapılmak suretiyle 1728'de kaydedilmiş olmakla beraber, günümüzdeki tıbbi anlamı 1880'lerde yerleşmiş.

***
Karantina kelimesiyse dünya dillerine İtalyanca "kırk gün" demek olan quaranta giorni'den dağılmış. Bulaşıcı hastalık taşıyor olabileceğinden şüphelenilen bir geminin kırk gün boyunca limanda gözetim altında tutulması gerektiğini öngören 1377 tarihli bir Venedik kanununa dayanıyormuş. Sonraları yaygınlaşmış bu işlem.

Quaranta kelimesi İtalyancaya ise Latince quadraginta'dan geçmiş ki o da İlk-Hint-Avrupaca dört anlamına gelen kwetwer- kökünden gelmişmiş.

***
Korona (corona) sözcüğü ise gene Latince "taç, çelenk" anlamlarına geliyor olup Antik Roma'da bilhassa üstün başarı gösteren askerlerin başına takılan taç ya da çelengi ifade ediyormuş, bir tür üstün hizmet madalyası.

Malum, virüsümüzün şekli taca benzediği için tıpta coronavirus biçimiyle elli bir yıl önce, 1969'da kayıtlara geçmiş.

Covid-19, Co: corona, vi: virus, d: disease olmak üzere korona virüsü hastalığı demek. Sonundaki 19 ise (Aralık) 2019'da görüldüğünü belirtmek için.


Kaynak: Bir, iki, üç.

28 Mart 2020

Evdeyiz

Korona virüsünün hepimizi eve kapattığı şu günlerde havanın da kapalı, kasvetli olması esasen iyi. Kışın bittiği şu vakitte havanın günlük güneşlik olduğunu düşünsene, kendini dışarı atmak istiyorsun fakat sokağa çıkmaman telkin ediliyor durmadan. Hayatta hep var olmuştur bu düzen, iyilikte kötülük, kötülükte iyilik vardır, görmek için yakınca bakmak gerekir.
***
Virüs, toplumda var olan fakat göremediğimiz bazı şeylerin görünür olmasını da sağlamıyor mu? Yaşlılara yönelik tavırlara baksanıza. 65 yaşını geçkinlere getirilen sokağa çıkma yasağından sonra onlara yönelen öfkeyi anlamlandıramıyorum. Ahmaklıkla açıklanacak bir şey değil bu. Bir tür birikmişlik, bir tür şişkinlik bana sorarsanız. Yeni de değil besbelli. Artık kendini tutamayan, bir an önce dışarı salınmak isteyen balonun içindeki hava gibi, toplumun içinde de demek ki bir birikinti var, gelgelelim nedir, anlayamıyorum ben?

25 Mart 2020

Sosyal mesafe kavramı

Korona virüsünün hayatımıza soktuğu kavramlardan biri de sosyal mesafe. Sekiz-on gündür duyuyorum ben de. Öteden beridir özel ilgi alanlarımdan biri genel anlamıyla dil olduğu için bunu yazmadan edemedim.

Korona virüsü bu kavramı hayatımıza soktu dedim, doğru, çünkü ne yazık ki bazıları kabullenmek istemese de, evet, İlber hiç de haksız değil, toplumumuz şu son yarım yüzyılda son beş yüz yılın en cahil zamanını yaşıyor ve işte bazen belki yüzlerce yıldır var olan kimi şeylerin, kavramların vs. sanki yenice çıktığını zannedebiliyor. İşte bu kavram da hayatımıza yeni girmiş olabilir ama epeydir var, Türkçede de yer etmiş bir sosyoloji kavramı, gelgelelim virüsten korunmak için birbirimizden bir-iki metre uzak durmamız gerektiğini ifade eden mesafeden büsbütün farklı bir şey. 

Sosyal mesafe türlü çeşitli toplumsal sınıflar arasındaki uzaklığı ifade eden bir sosyoloji terimidir. İktidar partisiyle muhalefet partisi arasındaki mesafe bir sosyal mesafedir, Sünnilerle Aleviler arasındaki mesafe bir sosyal mesafedir, Türkçülerle Kürtçüler arasındaki mesafe bir sosyal mesafedir. Fenerbahçelilere Galatasaray yenilgisi sonrası küfür ettiren şey sosyal mesafedir, feminist kadınları, ben çocuk doğurmak zorunda mıyım, diye bağırtan şey sosyal mesafedir, mecliste milletvekillerini yumruk yumruğa kavga ettiren şey sosyal mesafedir. Dedim ya, toplumun farklı sınıfları arasındaki uzaklıktır sosyal mesafe.

Şuraya geliyor insan, hakikaten de bazen hiç bilmemek yalan yanlış bilmekten daha iyidir. Burada da öyle oldu, toplumun yüzde doksan dokuzunun bilmediği bir kavramı şimdi artık herkes biliyor ama yanlış biliyor. İnternet öncesi çağda elalem köyünde, kasabasında, mahallesinde kısmen mütevazı yaşayıp giderken günümüzde artık herkes her şeyi biliyor ne yazık ki.

19 Mart 2020

Bir komplo teorisi

Korona virüsünün ortaya çıkışı üzerine naçizane komplo teorim aşağıdaki gibidir.

Lafı hiç dolandırmadan söyleyeyim, korona virüsünü Çin çıkardı. Diyeceksiniz ki, bu virüs zaten Çin'den çıkıp yayılmadı mı, ilk olarak Çinliler ölmedi mi? Evet, tam olarak öyle oldu. Ee, hal böyleyken bunu Çin'in çıkardığını nasıl söyleyebiliyorsun?

Efendim, Allah korusun, sizin evinizde yangın çıksa insanlar en son kimden şüphelenir? Tabii ki sizden. Kişinin kendi evini yakacağı kimsenin aklına gelmez. İşte bana kalırsa Çinliler, her şeyi yapmalarına rağmen Avrupa ve özellikle de Amerika'nın ekonomik gücünü kıramadıkları için bir de böyle bir yola başvurmakta beis görmediler. İyi güzel diyorsun da, kendi insanları ölmedi mi, an itibariyle de üç binden fazla ölümle en fazla ölüm sayısı kendilerinde değil mi, diye soracaklara, Çin'de insan hayatının ucuz bile değil, bedava olduğunu söylemek isterim. Çin'de balıkların bile bir değeri var, çünkü yemek olarak yenebilirler, fakat bir milyar dört yüz milyon nüfuslu ülkede insan hayatına herhangi bir değer verildiğine dair bir kayıt yoktur. Dolayısıyla da böyle bir virüsü dünyanın başına bela ederken kendi nüfuslarından birkaç bin kişinin öleceğini önemsememiş olmalarında anlaşılmayacak bir şey yoktur. 

Satırlarıma son vermeden önce evde canımın sıkıldığını ve bu yazıda ileri sürülen düşüncenin bir komplo teorisi olduğunu tekrar dile getirir, sizi öperim. Kalın sağlıcakla.

18 Mart 2020

Al şu koronayı koronacıya götür

İnsan davranışlarının nedenlerini oldum olası merak etmekle birlikte, son yıllarda özel ilgi alanlarımdan biri olup çıktı bu konu. Filanca davranışların sergilenmesinin esas nedeni nedir? Konu değişmediği halde insanlar filanca yerde neden böyle davranırken falanca yerde şöyle davranır? Somut bir örnekle sorayım sorumu. Türkiye'deki ilk korona virüsü vakasının duyurulduğu gün akşam erken bir vakitte eve dönerken her zaman uğradığım fırına uğrayıp bir ekmek istedim. Hiç ekmeğimiz kalmadı, demez mi adam. Oysaki geç saatlere kadar bile ekmek olurdu bu fırında. Biraz ötedeki fırına gittim, orada da durum aynı. Bu arada yol boyu ellerinde dolu dolu poşetlerle kıtlığa hazırlanırcasına alışveriş yapan insanlar vardı. Eve makarna, pirinç doldurmanın altındaki güdüyü herkes gibi anlarım da ertesi gün bayatlayacak olan ekmeği eve stoklamaya insanları iten temel saik nedir, işte hakikaten bunu anlamak istiyorum.

(Laf açılmışken söyleyeyim, kolonya fiyatları son günlerde artmış olabilir, işte sosyal medyada beş liralık kolonyanın elli lira filan olduğu yazılıp çiziliyor ama öyle değil, kolonya fiyatları da son iki yıldaki enflasyondan ötürü zaten artmıştı, tıpkı diş macunu ve diğer pek çok şeyin fiyatı gibi. Konumuza dönelim.)

On-on beş yıldır söylediğim bir şey var, günümüz dünyası bilim sayesinde pek çok konuda ilerlemiş durumda ama bazı konularda da büyük gerileyiş söz konusu. Fabrikalarda üretimi artık robotlar yapıyor ama sağduyumuzu kaybediyoruz büyük bir hızla. Dünyanın bazı yerlerinde neredeyse ortadan kalkmak üzere bu meziyet. İnsanlar artık akıllarını kullanamıyorlar. Mesela "söz" çok çok büyük bir gerileyişte, günümüzün en olağanüstü şiiri bir Fuzuli'nin, bir Shakespeare'in orta halli bir şiirinin yanında vasat kalıyor.

Konuyu gündeme, korona virüsüne getirmeye çalışıyorum. Evet, insanlar artık akıllarını kullanamıyorlar. Böyle olunca da önemli bir konu ortaya çıktı mı ne yapacağını bilmeden oradan oraya kaotik bir halde uçuşan camdaki sineklere benziyorlar. Dikkat ettiniz mi, herkes konuşuyor. Peki konuşma bir sonuç veriyor mu, sözgelimi, virüse aşı buluyor mu? Elbette hayır. Önceki gün haberlerde Almanya'daki bir laboratuarda virüse aşı geliştirmeye çalışan bilimadamlarını gösterdiler, "konuşmuyorlardı".

Biz insanlar tarih boyunca dünyaya müdahale ede geldik, dünya da zaman zaman bize müdahale etti, ediyor. Ancak bu karşılıklı müdahale edişte öyle bir dengesizlik var ki, bilhassa günümüzde biz doğaya yüz müdahalede bulunuyorsak doğa bize ancak bir müdahaleyle karşılık veriyor. Korona virüsüne de bu gözle bakmak lazım. Geçen yıl araştırmacılar Kuzey Kutbu'nda havadan karla birlikte plastik partikülleri yağdığını keşfettiler. Doğrudan insan faaliyetinin yok denecek kadar az olduğu bir coğrafyadaki kar tanelerinin içinde plastik varsa, dünyanın orta kuşağında yüz milyonlarca insanla bir arada yaşayanlar olarak kendi vücudunuzun içini varın bir düşünün. Bir de şunu düşünün, kanserden ne kadar insan ölüyor? Sigaradan ne kadar insan ölüyor? Hatta mevsimlik gripten ne kadar insan ölüyor? Diğer pek çok hastalıktan ne kadar insan ölüyor? Peki, toplumlar niçin tüm bu ölümleri olağan karşılarlar da aniden ortaya çıkan mesela korona virüsü kaynaklı ölümleri böylesine önemsemiş görünürler? Şöyle bir örnek: Yıllar önce köy dolmuşunda şoförle sohbet ederek şehre gidiyorduk. Karşımıza bir koyun sürüsü çıktı, şoför yolu boşaltmaları için korna çaldı ama koyunlar oralı bile olmadılar. Bunun üzerine şoför bir anısından söz etti. Arabasıyla bir gün uzak bir dağ köyüne gitmiş, karşısına bir koyun sürüsü çıkmış, o da şimdi yaptığı gibi korna çalmış. "Çalmamla koyunlar ürküp çil yavrusu gibi dağıldılar, görmeliydin," demişti. Nedeni belliydi. İhtimal, hiç korna sesi duymamış koyunlar doğal olarak ürkmüşlerdi, şimdi gördüğümüz koyunlarsa tıpkı o dağ köyündeki soydaşları gibi ilk duyduklarında muhtemelen ürktüler, fakat sonradan alıştılar ve zamanla hiç tepki vermez oldular. İnsanlar da böyledir. Bugün vebadan korkan var mı mesela? Alışırlar, korona 2019'a da alışırlar. Şunu da hatırlamakta fayda var, hayat elbette güzel ve yaşamaya değer ama günün birinde hepimiz ölmüş olacağız.

Siz gelin beni dinleyin, korona virüsünü düşüneceğinize şunları düşünün: Bu kadar poşet, bu kadar ambalaj, bu kadar pet şişe, bu kadar tuvalet kâğıdı, bu kadar plastik kasa, bu kadar yumurta kartonu, bu kadar zibilyon şey bizi nereye vardıracak?
Sayfa başına git