1 Nisan 2012

Eşek Şakası

Bir ahmaklık öyküsü: (Camus'nün Yabancı'sından)
Adamın biri para kazanmak için bir Çek köyünden ayrılmış. Yirmi beş yıl sonra, zengin olarak, karısı ve bir çocuğuyla beraber köyüne dönmüş. Annesi, kız kardeşiyle birlikte, doğduğu köyde otel işletiyorlarmış. Adam onlara sürpriz yapmak için, karısıyla çocuğunu bir başka otele yerleştirerek annesinin oteline gitmiş. Annesi onu tanımamış. O da şaka olsun diye bir oda tutmuş. Paralarını da göstermiş. Geceleyin, annesiyle kız kardeşi, paralarını almak için odasına girmişler, kafasına çekiçle vura vura adamı öldürmüşler, cesedini de nehre atmışlar. Sabahleyin karısı gelip, olup bitenden habersiz, yolcunun kim olduğunu söylemiş. Anası kendini asmış, kız kardeşi de kendini kuyuya atmış.
Yabancı'nın yorumu:
(...) Öykü bir yandan gerçeğe uymuyordu, bir yandan da olağan bir şeydi. Kısacası, bana kalırsa, yolcu bunu biraz da hak etmişti. İnsan hiçbir zaman böyle oyun oynamamalı. 
Bense böyle oyunlara kısaca ahmaklık diyorum.

2 Mayıs 2010

Ölümle yaşam arasında

Blog arkadaşlarımızdan Buğdaytanesi'nin birkaç ay önce kaybettiği annesi üzerine geçenlerde yazdığı yazı doğrusu çok duygusaldı. Okuyunca bir taraftan ölümün aslında sanıldığı/göründüğü kadar soğuk ya da korkunç bir şey olmadığını düşündüm, bir taraftan da gerçeklerden kaçınmanın imkansızlığını bir kez daha fark ettim. Ama en çok da çaresizliğin insanı ne denli kötü bir duruma soktuğunu düşündüm.

Yazıyı okuyunca bu konuda okuduklarım, izlediklerim de hatırıma geldi. Zeki Demirkubuz'un, Albert Camus'nün Yabancı'sından esinlenerek çektiği Yazgı filminin kahramanı, beraber yaşadığı annesi ölünce hiçbir tepki göstermeden öylece kalakalıyordu. Ölüm karşısındaki şaşkınlıktan değil, bilakis kayıtsızlıktan. Ölüm geldiğinde yapabilecek hiçbir şeyin olmadığını gösteren önemli bir örnek.

Usta Sait Faik'in Semaver'indeki ölüm, deyim yerindeyse klasikleşti artık. Kahramanımız ancak annesi öldüğü zaman yüzleşiyor o acı/tatlı gerçekle. Sabah uyandığında annesini ölmüş buluyor. Ne acı... Acı ama sanıldığı gibi korkunç değil. "... Sonra ölüye baktı. Hiç de korkunç değildi." Galiba yaşam neyse, ölüm de o. Gece ile gündüz gibi...

Mehmet Çerezcioğlu'nun kızı Burçak 16 yaşında lösemiden ölünce, onun günlüklerini derleyerek hazırladığı Mavi Saçlı Kız'da geçen şu sözler de fazlasıyla hüzün verici:

Sabahları 
hasta uyanmanı istiyorum
Hastaysan eğer,
yaşıyorsun demektir.


Kim en yakınlarından birinin sabahları hasta uyanmasını ister? Bir baba düşünün, her gece kızının hayatta kalıp kalmayacağı tedirginliğiyle (belki çaresizliğiyle demek daha doğru) yatıyor, sabah uyandığında hasta yatağında yaşadığını görünce içi sevinçle doluyor.

Çaresizlik, tüm dehşet vericiliğiyle elini kolunu bağladığında insanın... asıl o zaman korkunçlaşır herbirşey. Korkuç olan ölüm değil a doslar, çaresizlik.
Sayfa başına git