12 Kasım 2018
Edebiyat niçin var?
Varvaria kralı, Harharistan sultanını ziyaret etmek için maiyetinde kırk kişiyle yola çıksaydı yolda başına neler gelirdi acaba? Bu sorunun yanıtını hiçbir zaman bilemeyeceğiz. Neden mi? Çünkü ne Varvaria kralı diye bir kral vardır, ne de Harharistan sultanı diye bir sultan. Zaten Varvaria ile Harharistan diye iki ülke de yok. E tabii, ülke yoksa kral ne arasın? Gelgelim bilebiliriz de. Diğer her şeyi nasıl biliyorsak bunu da öyle bilebiliriz. İşte edebiyat tam da bunun için var.
3 Temmuz 2013
Edebiyatın Perde Arkası
Bir kitap okudum ve hayatım değişti, demeyeceğim ama, bir kitap okudum ve şapka çıkardım, bunu rahatlıkla diyebilirim. Yazarın Yalnızlık Burcu kaç zamandır okunacaklar listemdeydi, nihayet ona da sıra geldi.
Semih Gümüş'ü Radikal Kitap'taki yazılarıyla tanıdım, on yıl oluyor herhalde. Daha sonra, çıkarmaya başladığı NotosÖykü (sonraları yalnızca Notos) dergisini izlemeye başladım büyük bir keyifle. Bendeniz Platon'un pek çok düşüncesini benimserim, özetle, bir şeyi kim hakkıyla yapıyorsa o yapmalı, diyor Platon, hastalandığımızda herhangi birine değil doktora, masa yaptıracağımız zaman da yine herhangi birine değil marangoza gideriz, biçiminde özetleyebileceğimiz düşünceleri, edebiyat söz konusu olduğunda niye geçerli olmasın? Bize edebiyat lazım olduğunda "herhangi biri"ne değil de edebiyatçıya gitmeliyiz ki sağlam sonuçlara ulaşabilelim.
Başka edebiyatlar için de öyle midir, bilmiyorum, en azından Batı'da öyle değildir diye de tahmin ediyorum, Türkçe edebiyat söz konusu oldu mu o kadar kafa karışıklığı var ki, deyiş yerindeyse bugün Türk edebiyatının en belirgin özelliği bir kafa karışıklığı denizi halini almış olmasıdır, yanlış mı düşünüyorum? Sapla samanın iyiden iyiye birbirine karıştığı bir dönemden geçiyor Türk edebiyatı. Her şeyden önce, insanlar edebiyatla edebiyat olmayanı birbirinden ayırma yetisini tamamen yitirmişler bana göre. Aslında belki de hiç kazanmadılar bu yetiyi. Gözlemlediğim kadarıyla genç okurlar –ne kadar okur oldukları da ayrıca tartışılması gereken bir konu– bırakın edebiyatla edebiyat olmayanı ayırabilmeyi, edebiyatın ne olduğunu bile anlayabilmiş ya da öğrenebilmiş değiller. Ferrarisini Satan Bilge'nin iyi kitap olarak değerlendirildiği bir ortamı gözünüzün önünde canlandırın, bana hak vereceksiniz.
Öğretmen odalarında sıklıkla o sırada revaçta olan kitaplar görüyorum. Öğretmenlerimizin elinde birer çoksatar kitap... Dışarıdan bakan bir göze her şey normal görünür, öğretmenlerin kitap okumasından daha doğal ne olabilir? Gelgelelim, o çoksatar kitapları ilkokul mezunu ev kızlarının elinde de görüyoruz, çoksatar kitap sonuçta, adı üstünde, herkes alıyor, ancak şöyle bir sorun var, öğretmen dediğinin biraz daha ileride durması gerekmiyor mu? Ne bileyim, bir ev kızına Tanpınar okutamazsınız, okumadığı için de suçlayamazsınız ama söz konusu olan bir öğretmense, ondan edebiyatla edebiyat olmayanı ayırabilmesini beklemek de hakkınız bir yerde. Ama nerede! Suç ve Ceza ile Ferrarisini Satan Bilge'yi ayırt edemeyen bir eğitim ordusundan söz ediyorum, umarım anlaşılabiliyorumdur. (Bu arada, bereket versin ki öğretmenlerimiz o çoksatar kitapları da okumuyorlar, içiniz rahat olsun. Hep gözlemlerim, bir iki gün çantalarında taşırlar, ilk gün beş-on sayfa okurlar, ikinci gün iki-üç, nadiren otuz sayfa okuyanlarına da rastlanır, sonra kaderine terk ederler.).
Semih Gümüş'ü Radikal Kitap'taki yazılarıyla tanıdım, on yıl oluyor herhalde. Daha sonra, çıkarmaya başladığı NotosÖykü (sonraları yalnızca Notos) dergisini izlemeye başladım büyük bir keyifle. Bendeniz Platon'un pek çok düşüncesini benimserim, özetle, bir şeyi kim hakkıyla yapıyorsa o yapmalı, diyor Platon, hastalandığımızda herhangi birine değil doktora, masa yaptıracağımız zaman da yine herhangi birine değil marangoza gideriz, biçiminde özetleyebileceğimiz düşünceleri, edebiyat söz konusu olduğunda niye geçerli olmasın? Bize edebiyat lazım olduğunda "herhangi biri"ne değil de edebiyatçıya gitmeliyiz ki sağlam sonuçlara ulaşabilelim.
Başka edebiyatlar için de öyle midir, bilmiyorum, en azından Batı'da öyle değildir diye de tahmin ediyorum, Türkçe edebiyat söz konusu oldu mu o kadar kafa karışıklığı var ki, deyiş yerindeyse bugün Türk edebiyatının en belirgin özelliği bir kafa karışıklığı denizi halini almış olmasıdır, yanlış mı düşünüyorum? Sapla samanın iyiden iyiye birbirine karıştığı bir dönemden geçiyor Türk edebiyatı. Her şeyden önce, insanlar edebiyatla edebiyat olmayanı birbirinden ayırma yetisini tamamen yitirmişler bana göre. Aslında belki de hiç kazanmadılar bu yetiyi. Gözlemlediğim kadarıyla genç okurlar –ne kadar okur oldukları da ayrıca tartışılması gereken bir konu– bırakın edebiyatla edebiyat olmayanı ayırabilmeyi, edebiyatın ne olduğunu bile anlayabilmiş ya da öğrenebilmiş değiller. Ferrarisini Satan Bilge'nin iyi kitap olarak değerlendirildiği bir ortamı gözünüzün önünde canlandırın, bana hak vereceksiniz.
Öğretmen odalarında sıklıkla o sırada revaçta olan kitaplar görüyorum. Öğretmenlerimizin elinde birer çoksatar kitap... Dışarıdan bakan bir göze her şey normal görünür, öğretmenlerin kitap okumasından daha doğal ne olabilir? Gelgelelim, o çoksatar kitapları ilkokul mezunu ev kızlarının elinde de görüyoruz, çoksatar kitap sonuçta, adı üstünde, herkes alıyor, ancak şöyle bir sorun var, öğretmen dediğinin biraz daha ileride durması gerekmiyor mu? Ne bileyim, bir ev kızına Tanpınar okutamazsınız, okumadığı için de suçlayamazsınız ama söz konusu olan bir öğretmense, ondan edebiyatla edebiyat olmayanı ayırabilmesini beklemek de hakkınız bir yerde. Ama nerede! Suç ve Ceza ile Ferrarisini Satan Bilge'yi ayırt edemeyen bir eğitim ordusundan söz ediyorum, umarım anlaşılabiliyorumdur. (Bu arada, bereket versin ki öğretmenlerimiz o çoksatar kitapları da okumuyorlar, içiniz rahat olsun. Hep gözlemlerim, bir iki gün çantalarında taşırlar, ilk gün beş-on sayfa okurlar, ikinci gün iki-üç, nadiren otuz sayfa okuyanlarına da rastlanır, sonra kaderine terk ederler.).
***
Konuyu biraz dağıttım, farkındayım. Sapla samanın birbirine karıştığı durumlarda, kendilerine göre hava hoş olanlar için değil elbette ama gerçekten kaliteli edebiyat okumak isteyenlerin imdadına eleştiri yetişiyor. Belki biraz iddialı gelecek ama bana kalırsa ortalama Türkçe okurunun eleştirinin ne olduğunu anlamasına şöyle temiz bir kırk yıl daha var. En azından Yazarın Yalnızlık Burcu'nda okuduklarımdan bu sonucu çıkarıyorum. Düşünün, roman yazan kimi insanlar bile eleştirinin ne olduğunu anlamış değil. Bu hep dikkatimi çeken bir şeydi, vatandaş bir roman yazıyor ve bekliyor ki eleştirmen romanını övsün, hatta şişirsin. Eleştirmen beklentisini karşılamayınca da veryansın ediyor, vay şöyle, vay böyle. Sanıyor ki eleştirmen kendisinin bekçisi. Halbuki, kim ne derse desin, eleştirmen, yazar için değil, okur için vardır. Bir edebiyatın okuru neyin iyi, neyi kötü olduğuna, neyi okuyup neyi okumayacağına nasıl karar verecek? İşte, tam da bunun için vardır eleştiri. Bu da iddialı olacak ama, bana göre bir yazarın bir eleştirmene –eleştirmen art niyet taşımadığı sürece– tek söz etmeye hakkı yoktur. Çünkü, sen kitabını yayımladığın anda artık o senden çıkmış oluyor bir bakıma. Kitabını insanlara sunuyor olman, gelebilecek her türlü eleştiriyi peşin olarak kabulleniyorsun demektir. Kabullenmiyorsan kitabı yayımlamamalısın. Bir başka deyişle, kitap yayımlanmadığı sürece yazarındır, yayımlandığı anda artık okur ona ortak olur. Çünkü kitap bir domates değildir, domatesin üreticisi onu pazara gönderir, tüketici onu alır evine götürür ve domates evde yenir, yendiği anda da her şey bitmiştir. Üreticiyle tüketici arasındaki ilişki o domatesin yenmesine kadar sürer. Ama kitap öyle midir? Yazar üretir, yayımlar. Okur onu aldığı anda da kendisiyle onun arasında bir tür üretici-tüketici ilişkisi başlar ve bu ilişki gerekirse ömür boyu sürer.
***
Yazarın Yalnızlık Burcu, 29 denemeden oluşuyor. Huyum olmamasına karşın kitabı, kendileri de birer deneme olan önsözünü okuyup sonsözünü de sona bırakmak üzere, sondan okumaya başladım. Başlangıçta birbirinden bağımsız gibi görünen bu denemelerin, kitabı okuyup bitirdikten sonra, aslında günümüzün genel edebiyat sorunları üzerine yazılmış, birbiriyle yakından ilgili denemeler olduğunu görüyorsunuz. Edebiyatın perde arkasını görmek isteyenler için birebir. Bir deneme kitabı ama eleştirinin ne olduğunu anlamak için de birebir.
13 Haziran 2013
22 Haziran 2012
İsmail Pelit
Bana kitaplarını gönderen dosta haziran kararında sıcak teşekkürler.
Böylelikle merak etmeye başladım, kırk yıl, elli
yıl sonrasının yazarlarını. Bundan yarım asır sonra edebiyat kitaplarında
kimlerin metni olacak, kimlerin hayat hikâyesi anlatılacaktı? Herhalde onlar da
o zaman pat diye ortaya çıkmayacaklardı, bugünden “hazırlanıyor” olmalıydılar.
Türkçe edebiyatın gelecekteki büyük bir yazarı
olacağına kuşkum olmayan İsmail Pelit, bugün otuz yaşında ve on yedisinden beri
düzenli olarak yazıyor.
Pelit’in adını Notos'un Ağustos-Eylül 2009 sayısında,
Cem Akaş'tan duydum. Edebiyatımızın Önünü
Açacak Yollar'ın konuşulduğu bu sayıda Akaş, “kalıpların dışına çıkmak için
hangi yeni biçimler denenebilir?” sorusunun bir cevabı olarak üç ismin
yapıtlarını örnek gösteriyordu. Onlardan biri adını çokça duymuş olduğum ama maalesef henüz bir kitabını okuyamadığım Faruk Ulay, diğer ikisi ise adlarını
ilk kez duyduğum Erhan Memiş ve İsmail Pelit’ti.
Akaş, Pelit’in Cami adlı romanının son yıllarda gördüğü en sıkı ve şaşırtıcı
metinlerden biri olduğunu söylüyordu. Cem Akaş’ın kim olduğunu biliyordum, genç
yaşında YKY gibi, son derece kaliteli yüzlerce kitap yayımlamış bir yayınevinde
editörlük yapacak kadar kitaptan anlar biri bunları söyleyince merak etmeye
başladım haliyle. “İsmail Pelit, … ‘edebiyat çevreleri’ni hazırlıksız
yakalamış ve sarsalamış, yeni ve genç bir Bilge Karasu olarak selamlanmış,
merkezde –İstanbul’da– kendini sorgulayan yazarların sayısında gözle görülür
bir artış yaratmış olmalıydı,” diyordu.
Aradan bir buçuk-iki yıl geçtikten sonra, bu kez
Cem Akaş’ın blogunda rastladım İsmail Pelit’e ve kendi blogundan takip etmeye
başladım. Hiç büyük harf kullanmıyor, ilk gözüme çarpan özelliği bu oldu.
Metinleri ise pek çok kimsenin “ağır” diye nitelendirdiği türden. Üstünde bestseller yazan, çıktığında güya
ortalığı kasıp kavuran ama üzerinden bir-iki yıl geçtikten sonra okuyanların
bile adını hatırlamadığı şu popüler kitaplardan başka kitaba aşina olmayanlar
için Pelit’in metinleri ağır gelecektir elbette. Onu tanımadan, yaşını bilmeden
metinlerini okuduğunuzda, ununu elemiş eleğini asmış biri sanmanız işten bile
değil. Cem Akaş’ın dem vurduğu gibi, bizler hep aynı şeyleri okumaya alışmışız,
bu yüzdendir ki yeni, alışılmamış metinler okuduğumuzda yabansıyor, anlamakta
güçlük çekiyor, böylelikle de ağır buluyoruz. Onun metinleri de böyle işte.
***
Son yazısında Pelit, kendini başarılı bulmadığını söylüyor. Üstelik yazdıklarını da güzel bulmuyormuş. Bana kalırsa kendine düpedüz haksızlık ediyor. Bu memlekette yazar olmak kolay mı? Her şeyden önce okuma müptelasısın. Bırak toplumu bir kenara, annen, baban, eşin, kardeşin gibi en yakınlarının, "çok okuma, kafayı yiyeceksin" dedikleri bir toplumda yaşıyorsun. Dahası -ve daha da kötüsü- toplum seni, kendinden olmayanı dışlama dürtüsüyle dışlıyor, evet, sen onlardan biri değilsin, çünkü suya sabuna dokunmayan, bilgisizliğiyle gayet mutlu mesut yaşayıp giden bir toplumun içinde ayrıksı olansın. Bu yetmiyormuş gibi bir başka derdin daha var, yazdıklarını insanlara ulaştırmak, onlarla paylaşmak, her ne kadar bugün İnternet gibi bir nimet söz konusuysa da, o kadar zor ki bu ülkede. Sayıları denizde kum kadar olan yayınevlerinin neredeyse tamamı kâr etmek peşinde. Bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıda birkaçı dışında kitabı önemseyen, kitabın ne olduğunu bilen yayınevi yok. Sayıları belki milyonu bulan kıraathanelerinde ise, kıraat kelimesinin ne olduğunu bilen bir Allah'ın kulu yok. Şimdi, böylesi bir toplumda yazar olmak kolay mı sahiden? Ben bilmiyorum, buradan bakınca olabildiğince zor gibi görünüyor.
***
Son yazısında Pelit, kendini başarılı bulmadığını söylüyor. Üstelik yazdıklarını da güzel bulmuyormuş. Bana kalırsa kendine düpedüz haksızlık ediyor. Bu memlekette yazar olmak kolay mı? Her şeyden önce okuma müptelasısın. Bırak toplumu bir kenara, annen, baban, eşin, kardeşin gibi en yakınlarının, "çok okuma, kafayı yiyeceksin" dedikleri bir toplumda yaşıyorsun. Dahası -ve daha da kötüsü- toplum seni, kendinden olmayanı dışlama dürtüsüyle dışlıyor, evet, sen onlardan biri değilsin, çünkü suya sabuna dokunmayan, bilgisizliğiyle gayet mutlu mesut yaşayıp giden bir toplumun içinde ayrıksı olansın. Bu yetmiyormuş gibi bir başka derdin daha var, yazdıklarını insanlara ulaştırmak, onlarla paylaşmak, her ne kadar bugün İnternet gibi bir nimet söz konusuysa da, o kadar zor ki bu ülkede. Sayıları denizde kum kadar olan yayınevlerinin neredeyse tamamı kâr etmek peşinde. Bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıda birkaçı dışında kitabı önemseyen, kitabın ne olduğunu bilen yayınevi yok. Sayıları belki milyonu bulan kıraathanelerinde ise, kıraat kelimesinin ne olduğunu bilen bir Allah'ın kulu yok. Şimdi, böylesi bir toplumda yazar olmak kolay mı sahiden? Ben bilmiyorum, buradan bakınca olabildiğince zor gibi görünüyor.
Velhasılıkelam, bir yıldır blogunu takip ettiğim, şimdi de kitaplarını okumaya başladığım Pelit'i çok başarılı buluyorum. Yazdıkları da pek güzel. (Hem, güzel göreli bir kavram değil miydi?)
Pelit'in yayımlanmış altı kitabı var. "Farklı" bir şeyler arıyorsanız, Cami başta olmak üzere şiddetle öneririm.
Pelit'in yayımlanmış altı kitabı var. "Farklı" bir şeyler arıyorsanız, Cami başta olmak üzere şiddetle öneririm.
20 Haziran 2012
Alışık Olmadığımız Bir Cami
| "bakışın gezindiği alan kişiye dahil midir?" |
İsmail Pelit'in Cami'sinin şaşırtıcı olduğunu duymuştum duymasına, yine de böyle bir camiydi beklediğim. Okumaya başlar başlamaz gözüm hep o kafamdaki camiyi aradı ama ne çare, bulamadım. Bunu anlamalıydım, çünkü Pelit'in alıştığımız biçimlerin dışında yazdığını okumuştum, unutmuş olmalıyım.
Edebiyata aşinalığı roman okumaktan ileri gitmeyen birinin, Pelit'in yazdıklarını anlamada oldukça zorlanması kuvvetle muhtemeldir. Bana göre az biraz felsefe mürekkebi yalamış olmak onun metinlerinin anlaşılmasını kolaylaştıracaktır. Hatta bunun biraz da gerekli olduğu düşüncesindeyim. Bunlara bakarak onun karmaşık bir dil kullandığını, anlaşılmamak için elinden geleni ardına koymayan yazarlardan olduğunu düşünebilirsiniz. Hayır, öyle değil, senin benim rahatlıkla anlayabileceğimiz kelimelerle konuşuyor, gündelik bile sayılabilir dili. "Halkın dili"yle yazıyor. Gelgelelim, anlaşılması da öyle kolay değil işte. Bana kalırsa genç yazarın başarısı da tam burada yatıyor.
Yapı, kapı, giriş, çıkış, ölüm, dirim... ve tabii ki insan. Günlük hayatımızda hem birer nesne veya kavram olarak hem de birer kelime olarak çokça kullandığımız şeyler bunlar. Gelgelelim, bir yapıyla kapısı arasındaki ilişki üzerine düşünmek örneğin, hangi birimizin aklına geliyor? Bir yapıda pencerenin ve kapının işlevi nedir? Peki, kapısını, penceresini bırakalım kenara da, yapı nedir öncelikle? Nasıl bir yapıdır bahsettiğimiz? İnsan dediğin de bir yapı olabilir mi? Olabilirse, o vakit kapısı, penceresi nerededir? Ya peki, içi ve dışı? İçinden baktığında dışında neler görülmektedir? Dışından baktığında içini görmek mümkün müdür?
İsmail Pelit okuru sürekli hareket etmek zorunda bırakıyor sanki. Hareketten kastım, kanepeye uzan, kitabını oku, tadını çıkar tarzının tam tersi olan, okuru kitap boyunca düşünceye zorlayan, beynini yoran, "ne demek istedi ki burada"yı sık sık sorduran, bir paragrafı, bir cümleyi dönüp dönüp tekrar okumak zorunda bırakan bir okuma tarzı. Benim başımdan bunlar geçti Cami'yi okurken. Bu kitabı en az üç kez daha okuyacağım kesin.
Ölüm'den bahsediyor yazar. İnsanın ölümünden. Ölümün ne olduğunu hepimiz az çok biliyoruz. İnançlıysak da değilsek de ölümün bir son, bir yok oluş olduğunu telakki etmek zor değil. En azından bu dünyadaki faaliyetlerimizin kesin olarak sona erdiği bir an. Niye ölümden bahsediyor yazar? Bana kalırsa gündüzü anlatmak için geceyi, aydınlığı anlatmak için karanlığı, açık'ı anlatmak için kapalı'yı anlatıyor. Ölümden bahsetmesinin sebebi herhalde yaşamı, yaşamın güzelliğini ve de sürekliliğini göstermek isteyişinden. İlk okuyuşumda bunları anladım. Bilmiyorum, belki de sayıklıyorumdur, yazar belki bunları okuyunca gülüp geçecektir, belki ben kafamdaki diğer şeylerle ilişkilendirdiğim için bunlar çıkıyor ortaya.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



