13 Aralık 2019

Yavru kedili bir rüya

Gene ilginç bir rüya gördüm. Sezen Aksu ağacın dibine oturmuş, şarkı söylüyor. Hem de kime? Kedilere. Evet, yavru kedilere. Gelgelelim kediler aslında kedi değil, ağacın yaprakları. Öyle tuhaf bir rüya işte. Yavru kedilerde bir tuhaflık olduğunu görür görmez sezmiştim sezmesine de ne olduğunu çıkaramıyordum. Sezen Aksu anlamamı sağlıyordu. Yanına yaklaşıp, "Ne yapıyorsun burada Sezen Hanım," diye sorunca, "Bunu mu merak ettin şimdi," diye çıkışıyordu ve ardından, "Bak, her bir yaprak bir yavru kedi olmuş," diyordu. O anda kafama dank ediyordu. Sahi ya, bunlar bildiğin yaprak. Ama aynı zamanda kedi. Gülümsüyorlar bir de. Sezen'in şarkısından epey keyiflenmişler besbelli. Halbuki şarkının kendisi hüzünlü. "Bu ne iştir, Sezen Hanım," diye sorunca da anlamakta zorlandığım bir cevap veriyordu: "Güz bitmek üzere, kışa yüz tuttu, yakında bunlar da hep dökülecekler." Biraz pişkince sürdürüyordum ben de sözümü: "Yaprakların kaderi bu, neylersiniz." O esnada hafif bir rüzgâr esiyor, üç-dört kedi yere düşüyordu. Ama tam anlamıyla yaprak gibi, havada sallana sallana, döne döne. Bu düşenlere öbürleri yukarıdan şaşkınca bakıyorlardı. Az biraz bakmayı sürdürdükten sonra şarkıya dönüyorlardı gene. Düşen yavrulardan bazıları yerde de sürüklenmeyi sürdürüyordu. Nasıl güzel bir rüyadır bu, diye geçiriyordum içimden, hiç bitmese. Fakat tam da o sırada uyanıverdim. Rüyanın bitmiş olması tabii ki pişmanlığa benzer bir duyguya büründürdü beni. Elim telefona uzandı. YouTube'a tıklayıp şarkıyı açtım ve uyanmış olsam da rüyamı biraz daha sürdürmeye çalıştım: "Seni kimler aldı, kimler öpüyor seni, dudağında dilinde, ellerin izi var..."

29 Aralık 2018

Grigorya'nın Gözleri

Rüyamda Grigorya Çili elinde bir bardak suyla buğday tarlamızın içinde duruyor. Geç bir güz yaşanıyor. Sararmış başaklar soğuyan mevsime inat, başlarını havada tutuyorlar. Bir şey olacak, başakların tavrından, havanın kendisinden belli, bekliyorlar. Grigorya Çili yavaş adımlarla yürümeye başlıyor. Az sonra tarlanın ortalarına varınca önünde tüm heybetiyle mermerden bir heykel beliriyor. Merdivenli kaidesinin üstünde oturmuş, başı omzunun üzerinden sağa çevrik, doğuya bakıyor. Grigorya Çili yanına varıyor. Merdivenden yukarı çıkıp heykelle aynı hizaya geliyor. Durup biraz bekliyor, bakışlarını mermerin gözlerine dikiyor. Neden sonra elindeki suyu heykelin yüzüne boşaltıyor. Bunu böyle yapmasıyla tekmil başakların başları önlerine düşüyor. Ardı sıra bir ses işitiliyor, mermerden heykel yarılmaya başlıyor. Direniyor. Fakat Grigorya Çili bardağın dibinde bıraktığı suyu da üzerine döküyor. Ve hayli belirgin bir sesle çatlayan heykelin her bir parçası etrafa, başakların üzerine düşüyor. Ve bu denizsiz diyarda uzaktan bir martının upuzun çığlığı duyuluyor. Dehşetengiz bir edayla, kan ter içinde uyanıyorum.
***

Bütün bu güzellikler bizim olacak demiştin,
oysa ışığın yok artık, parıltımız karardı, ateşimiz söndü.
—Yannis Ritsos

29 Mayıs 2018

Derin deniz'e doğru giderken

Düşümde serin bir yaz akşamıydı. Yeryüzünün bütün memleketlerini kendi memleketime benzer biliyor, bütün mevsimlerini kendi mevsimlerim gibi düşünüyordum. Bir de ay ışığının bir adının da mehtap olduğunu bilmiyordum.

Sonra uyanıyordum.

3 Aralık 2017

Bilinmez

Rüyamda adamın biri gelip kendini Müdür diye tanıttıktan sonra ne rüyası görmek istediğimi soruyor. Gülüyorum. Neye güldüğümü soruyor. “Bu ismi nereden buldun,” diyorum. “Nereden bulduysam buldum,” diye cevaplıyor. “Ben,” diyorum, “gerçek hayatta pek çok arkadaşıma Müdür diye hitap ediyorum da...” Şaşırarak soruyor: “Gerçek hayat?” 

Sustuğumu görünce kendi cevabını kendi verircesine sürdürüyor: “Bunun bir rüya oluşu gerçek olmadığı anlamına gelmez dostum. Hem sonra, bunun hayat olduğunu da nereden çıkardın? Bir rüyayla bir hayat büsbütün farklı şeylerdir.”

Hoşuma gidiyor bilgece sözleri. Sanki uzun uzadıya konuşacakmış da ben de keyifle dinleyecekmişim gibi arkama yaslanıyorum. Fakat bunu görünce silkinip sorusunu yineliyor: “Ne rüyası görmek istiyorsun?”

“Kafam karıştı,” diye yanıtlıyorum, “bu zaten bir rüya değil mi? Demin bunun bir rüya olduğunu kendin dedin. Şimdi rüya içinde rüya göreceğim, öyle mi? Üstelik de dilediğim rüyayı?”

Kollarını bağlayıp hafifçe gülümsedikten sonra, “Evet,” diyor, “senin gibi bahtsızlar ancak rüyalarında diledikleri rüyayı görebilirler.” Bunu duyunca çok üzülüyorum. Üzüntüm beni huzursuz etmiş olacak ki uykum bölünüyor, uyanıyorum. Telefona uzanıp saate bakıyorum, üçü yirmi yedi geçiyor. Karanlıkta bahtsızlığıma üzülüyorum bir süre daha, rüyada değil, gerçekte. “Rüyada bile dilediğin rüyayı görmen için önüne seçenek konuyor fakat dileyemeden uyanıyorsun be bahtsız adam,” diye geçiriyorum içimden.
***
Rüyalardan gerçeklere geçelim. Bir arkadaşımızın annesi öldü. Haberi alır almaz üç-dört arkadaş evlerine gittik. Cenaze şehir dışında, bir aydır yatmakta olduğu hastanedeydi, oradan yola çıkmış geliyordu. Bizler de mezar işiyle uğraşalım diyerek gerisin geri çıktık evden. Benle Yunus Çay bizim eve gidip kazma kürek alıp diğer arkadaşların yanına döndük. Onlar da kürek mürek ayarlamıştı, binip mezarlığa gittik. Annesini kaybeden arkadaşımız da bizimleydi. Bizim mahallenin mezarlığı olabildiğince dolu. Neredeyse hiç yer kalmamış. Kalan da 2011 depreminde dolmuş dediklerine göre. Her yer mezarla dolu olunca haliyle kepçe filan giremiyor, mecburen elle kazılıyor mezarlar. İlk olarak sekiz-on dakika arayıp bir yer bulduk. O sırada muhtar geldi. Mezar kazıcılığı yapan birileri varmış. İki mi üç mü kardeşmiş bunlar, filankesin oğulları derlermiş, bir saate varmadan mezarı kazıp bitirirlermiş. Muhtar numaralarını bulup aradı fakat adamlar Mersin’e mi nereye portakal yükleyip getirmeye gitmişlermiş. Akşamın karanlığında cep telefonu fenerleriyle başladık kazmaya. Toprak sert. Hava da tıpkı bugün olduğu gibi epeyce soğuk. Hiçbirimiz kazma küreğe alışkın tipler değiliz. Her birimiz en son bilmem kaç yıl önce eline kürek aldığını söylüyor. Ben mesela, en son üniversitenin birinci sınıfını bitirdiğim yaz tatilinde inşaatta çalışmışım. İşin kötüsü, hepimiz hastayız. Kimimiz nezle olmuş, kimimizin boğazı dolmuş, kimimiz öksürüp duruyor. Üstüne bir de işe bak ki hepimiz kahvaltıyla duruyoruz, kimse öğle yemeği yememiş. Fakat bunların hiçbiri umurumuzda değil doğrusu. Duraklamadan çalıştık. Kazdıkça derinleşti, bir de baktık bitirmişiz. İki saatimizi aldı. Hepimiz şaşırdık bu işi nasıl çıkardığımıza. Kadınların mezarı erkeklerinkinden daha derin oluyormuş, onu da yenice öğrendim. Mezarı bitirip cenaze evine döndük. Kadınlar filan toplaşmışlardı, kimisi ağlıyordu. Erkeklerse odada sessizce oturuyorlardı. Arkadaşımızın babasını gördük. Beş dakika kadar oturduk. Çay ikram ettiler, içip kalktık. Çarşıya gittik. Bir başka arkadaşımızın çorbacı dükkânı geç vakte kadar açık. Sobası cayır cayır yanıyor. Her birimiz ikişer kâse sımsıcak çorba içip kendimize geldik. Sonra tekrar cenaze evine. Oradan da cenazeyi karşılamaya. Şehrin kırk-elli km. dışına çıkmıştık ki cenaze arabasıyla karşılaştık. Vakit tam gece yarısıydı. Getirip hastanenin morguna kaldırdık, oradan da evlere dağıldık. Sabah da erkenden gidip defnettik.

Arkadaşımızın annesi 78 yaşındaydı, uzunca süredir KOAH hastasıydı. Bütün cenazelerde hep duyduğumuz o bilindik sözleri gene duydum birkaç kez: “Dünya fani.” “Her şey boş.” “Tek gerçek ölüm.” Bense yıllar önce bir yerlerde okuduğum, çok hoşuma giden o sözü bir kez daha tekrarladım arkadaşlarıma: “Günün birinde hepimiz ölmüş olacağız.” Bu gördüğümüz yüzlerce, binlerce insandan hiç kimse yüz yıl sonra burada olmayacak. 
***
Yunus Çay’ın ilkokuldaki kızı hafta sonları kursa gidiyormuş. Bitiş saatine yakın kızı alıp eve bırakmaya gittik. Okul taziye evine yakın. Okulun bahçesinde liseden ikimizin de sınıf arkadaşı M.yi gördük. Bu okulda öğretmen. Epey olmuştu görmeyeli. M. ile çok iyi arkadaştık lisede. Aradan yıllar geçmiş su gibi. Yatılıydı okulumuz. Evi yakın olan bizler hafta sonu tatiline çıkardık. Cuma gününe önemsiz dersler konmuştu. Bundan ötürü son derse kadar boşuna beklemeyip erkenden kaytarmak en iyisiydi. İşte o yıl M.yle gayet iyi işleyen bir düzen oturtmuştuk. Cuma gününün ikinci, bilemedin üçüncü teneffüsünde kendimizi hastalığa vurur, müdür yardımcısının kapısını çalar, bize sevk kâğıdı vermesi için bir şeyler uydururduk. Hoca haliyle inanmazdı bize ama ne yapar eder, bazan sakız gibi yapışır, sevki almayı başarırdık. Kapıdan çıkar çıkmaz da sabahtan hazırladığımız çantamızı kapıp kaçardık. Ne güzel günlerdi.

Yukarıda rüyamı anlatırken bahtsız olduğumu söyledim ya, evet, tek bahtsız ben değilim elbette, bunun gayet iyi farkındayım. M. küçücük yaşta anasını kaybedip öksüz büyümüştü. Kadere bak ki kendi çocukları da babalarının kaderine ortak oldular. On yıl kadar önce okulu bitirip öğretmen olduktan sonra evlendi M. İki-üç yıl aradan sonra eşinin ikinci doğumunu yaparken öldüğünü duydum bir gün. Bir süre sonra çarşıda karşılaştık, çok üzgündü, “İki yavrucağı geride bırakıp gitti,” dedi.

Hayat böyle bir şey işte. Koca bir muamma. Bir anlaşılmazlıklar, bilinmezlikler sistemi. 
***
Arkadaşımız M.’den ayrılınca eski günleri yâd ettik biraz. M.nin hiç değişmediğini söyledim. Yunus güldü. İçi elbette değişir insanın fakat dışında hakikaten de neredeyse hiç değişiklik yoktu arkadaşımızda. On beş yıl önce nasılsa bugün hâlâ öyle. Bir an M.’nin yerinde olmak istedik. O okulu bitirir bitirmez atanmıştı, bizse bir türlü atanamadık, ikimizin de içinde kaldı öğretmenlik illeti. Sonra biraz daha düşününce insan gerçekten başkasının yerinde olmak ister mi ki, diye geçirdim içimden? Bir insanın hayatının ne kadarının, neresinin yerinde olmak isteriz mesela? Sevgili arkadaşımız M.nin bahtsız hayatının neresinde olmak isterdik ki? Belki de herkes olması gerektiği yerdedir, kim bilir. Son tahlilde, günün birinde hepimiz ölmüş olacağız.

10 Mart 2016

Gün değil, rüya

Kaç zamandır Sümer kraliçelerinden biriyle aynı sofrada yemek yediğim bir rüya görmek istiyordum. Birkaç ay önce bir gün nihayet rüyamda Sümer ülkesinde gördüm kendimi. Çölümsü bir yerde duruyordum. Sonra uzaktan sıra sıra ağaçlar fark ediyor ve biraz dikkatlice bakıp palmiye olduklarına karar veriyordum. Ardından da kendime, “Palmiye ne arar burada, bunlar olsa olsa hurma olur, palmiye de olsa olsa İspanya'da olur,” gibi pek de anlamlı denemeyecek şeyler sorup meraklanıyordum. Ama üzerinde pek de durmuyordum, zaten rüyadaydım, bir rüyada kim anlamlı şeylerin peşine takılır ki? Yalnız, ilginçtir, rüyada olduğumun da bilincindeydim. Sözgelimi, bir yandan palmiyelerin olsa olsa İspanya'da olabileceğini söylüyordum kendime, bir yandan da yeryüzünde henüz İspanyol diye bir halkın da İspanya diye bir ülkenin de olmadığını. Bakıyordum, ta uzaktan, ağaçların olduğu yerden bir zebra geliyor. Zebranın bana doğru gelişi bir kırk dakika kadar sürüyordu. İyice yaklaşınca da yalnız olmadığını, bir binicisinin olduğunu ayırt ediyordum. Yanıma varınca da bunun bir kadın olduğunu görüyordum. “Ben Sümer kraliçesiyim,” diye söze başlıyordu kadın, “seni almaya geldim, yemek yiyeceğiz.” O kadar gençti ki kırk yıl geçse bunun bir kraliçe, üstelik de bir Sümer kraliçesi olacağı gelmezdi aklıma. Boş bulunup, “Ben Sümer ülkesinde zebra olduğunu bilmezdim,” deyiveriyordum. Bunu dememle zebranın kişneyişi bir oluyordu. Korkuyordum. Korkumu biraz olsun dindirmek için, “Bugüne dek hiç zebra kişneyişi duymamıştım,” diyordum. Kraliçe hemen yanıtlıyordu beni: “Bu bir gün değil ki, bir rüya.” 

Via
Dedim ya, rüya olduğunun ben de farkındaydım, fakat kraliçe bunu kafama dank ettirircesine söyleyince gerçekliğin ne denli soğuk bir şey olduğunu bir kez daha kavradım. Ve rüyamın o andan sonrasını kimseye anlatmamaya karar verdim. Belki bir gün masal diye çocuklara anlatırdım.

20 Nisan 2015

Altın rüya

İlginç bir rüya gördüm geçen gece. Düğüne benzer bir şeyler var. Ufak tefek hazırlıklar filan. İnsanların kimi tanıdık, kimi değil. Bulunduğumuz yeri de daha önce görmüş değilim sanki. Eski bir eve benziyor. Altınlar maltınlar dolaşıyor ortalıkta. Fakat sadece geline takılmıyor bunlar. Zaten ortada bir gelin de yok. Ama gelinlik kızlar var gibi. Herkes herkese altın veriyor; genç, yaşlı... Hani sanki bir define paylaştırılıyor. Benim rüyadaki rolüm ne, iyi kestiremiyorum. Figüran olmalıyım. Evlenen ben değilim, bu kesin. Fakat kim olduğu da tam belli değil. Bir ara altınların tabak tabak elden ele dolaştığını fark ediyorum. En sonunda biri bana da yöneliyor –akrabalarımızdan bir kadın, ama kimdi hatırlamıyorum–, elini altın tabağına bandırıp oturduğum yere doğru fırlatıyor ve önüme düşe düşe iki çeyreklik düşüyor. Bir tür hayal kırıklığına uğruyorum: Bu mu benim payım? Bir şeye anlam veremiyorum. Onca altının içinden bana iki çeyrek düşmüş olmasına şaşırmıyorum, fakat o altınların bana verilmiş olması benim de "senaryoya" dahil olduğumu göstermiyor mu? Uyanınca da bunu düşünmeye devam ediyorum.

8 Temmuz 2014

Düş'eriz, kalkarız...

Birkaç kişi bir yerdeyiz. Neresi olduğunu bilmiyorum. Niçin orada olduğumuzu da bilmiyorum. Biraz sonra gideceğiz buradan. Eve gideceğiz herhalde. Araba var yanımızda, Yunus'un arabası galiba. Tam binip ayrılacağımız sırada yolcu sayısının birden arttığını görüyoruz. Nereden çıktılar, hiç anlamıyorum. İki kişiyi tanımıyorum. Aslında sanki tanıyorum ama gerçek hayatta değil. Araba küçük, hepimiz sığamayız. Ne yapabiliriz? Birbirimizin yüzüne bakıyoruz.

Ben, yakın arkadaşım Yunus, kardeşim, arkadaşım Mehmet, bir de tanımadığım diğerleri. 

Yunus bu sorunu çözmek için bir şeyler söylüyor ve söyledikleri derhal kabul görüyor. Zaten uzun uzadıya bekleyecek durumda da değiliz. Direksiyona geçmiş olan Mehmet de onu destekliyor. Bu arada, daha önce görmediğim kırmızı bir araba bu. O anda öğreniyorum ki Norveç’e gidiyoruz. Niye gidiyoruz peki, onu da bilmiyorum. Turistik bir geziye benziyor ama. Ne var ki her şey karmakarışık. Bu yanımızdakiler kim? Ne işleri var bizimle?

Yola çıkıyoruz. Çıkar çıkmaz kendimizi Norveç yollarında buluyoruz. Gerçekte hiç Norveç’e gitmişliğim yok ama fotoğraflardan görmüşlüğüm çoktur tabii, kıvrıla kıvrıla giden o yüksek standartlı yollardan birindeyiz. O sırada fark ediyorum ki arabada altı kişiyiz. Direksiyonda Mehmet, yanında ben, arkada kardeşim, o iki yabancı ve bir de benim tam arkamda başka biri. Fakat kim olduğunu bilmiyorum. Gerçek hayatta olsa, henüz arabaya biniş esnasında dönüp bakmam lazım. Sadece ben mi, kim olsa bakar. Hadi biniş esnasında bakmadın, bari yolda dön bir bak, kimdir bu, diye. Ama yok, dönüp bakmıyorum. Çünkü galiba merak da diğer pek çok şey gibi gerçek hayata ait bir kavram, ne var ki bu bir rüya, rüyada gerçek hayata ait kavramlarımızın bir değeri olmuyor, çoğumuz bu deneyimi yaşamışızdır. 

Sözün kısası, arabaya beş kişi binmemiz gerekirken altı kişi binmiş Norveç'e gidiyoruz. Gelgelelim bir anda bambaşka bir yolda olduğumuzu fark ediyorum. Hayır hayır, bir anda değil aslında, nasıl olduğunu bir türlü anlatamayacağım bir biçimde, sanki baştan beri bu yoldaymışız gibi geliyor bana. Nasıl denir ki, Norveç yolundan bu yola o kadar esnek bir geçiş olmuş ki ben farkına varamamışım. Bu yol dediğim de, Çaldıran'dan Doğubayazıt'a giden yol. Norveç'e değil, Doğubayazıt'tan sonra İran'a gidiyor. Ama ben artık nereye gideceğimizi de bilmiyorum artık. Mehmet'le de yol boyunca konuşuyoruz ancak ne konuştuğumuzu hiç mi hiç hatırlamıyorum. Havadan sudan şeyler sanırım. Koltuğum da çok rahat bu arada. Arkadaki dört kişi ise olabildiğince sıkışık bir haldeler.

Yol o kadar dar ki anlatamam. Bizim dağ köyünün yolu bile bundan daha geniş. Mehmet'e, "Şimdi karşıdan bir tır gelse nasıl yol vereceksiniz birbirinize?" diye soruyorum. Susuyor. Ama ilginç bir biçimde cevap içime doğuyor. Biz bu yoldayken herhangi bir aracın gelmeyeceğini biliyorum. Garip. Araba da bu daracık yolda öyle hızlı gidiyor ki...

Karşımıza martılar çıkıyor birden. Yoldaki balıkları yiyorlar. İhtimal ki balık taşıyan bir araçtan düşmüşler. Ama büyük balık bunlar. Bizim denizdekilerin üç-dört katı büyüklükteler. Arabamız hızla üstlerinden geçiyor ama martılara bir şey olmuyor. Rüyamın son sahnesi oluyor bu aynı zamanda. Uyanıyorum.

İşte böyle dostlar, neredeyse her gün böylesine karmaşık rüyalar görüyorum. Kaldı ki, bu anlattıklarım rüyanın ana hatları, ufak tefek sürüyle ayrıntıyı da hatırlamıyorum.

Kafamın içi çok dolu galiba. Neyse ki rüya görmek sağlık işaretidir. Çünkü rüyalarla bilinçaltımız boşalıyor. Rüya görmeyen insanlar agresifleşiyor, hatta bir süre sonra çıldıracak düzeye geliyorlarmış.

Bazen hiç bitmesin denen türden rüyalar görüyorum. Her insan görür aslında bu türden rüyaları. Hiç bitmesin, bir ömür boyu uyumaya razıyım, dediğim olmuştur.

Aslına bakarsanız bu yaşadığımız hayat da bir rüya olabilir. Başta Platon olmak üzere, bilge insanlar da tarih boyunca demişler zaten, belki bir gün adına ömür dediğimiz bu kadim rüyadan uyanacağız. Kim bilir?

4 Haziran 2014

Ya

Rüyamda arkadaşlarım E. ve Z. ile birlikteyim. Her ikisini de bir buçuk yıl önce tanıdım. Geçen yıl yedi-sekiz ay boyunca hep görüştük. Ortak arkadaştık.

Yeşillik bir yerdeyiz. Burayı daha önce başka bir rüyamda görmüştüm. O rüyada burası neredeydi, hatırlamıyorum. Bu rüyada ise burası Z.'nin memleketinde bir yer. Niçin buradayız, bilmiyorum. Z.'yi ziyarete gelmiş olmalıyız.

Çimenlerin üstünde oturacak bir yer arıyoruz. Bir gölgelik bulup oturuyoruz. Tam da oturduğumuz anda, ötede üç ceylan görüyorum. Çok güzeller. Arkadaşlarıma heyecanla, "Ceylanlara bakın," diyorum. 

Bunu der demez ablamın sesiyle uyandım. Elinde kahvaltı tepsisi odaya girdi ablam, "Bugün okula gitmiyor musun?" diye sorup tepsiyi bırakıp gitti. Gözümü açıp saate baktım, evet, biraz geç olmuştu.

Kalktım. Boğazım kurumuş gibiydi. Bir çay koyup içmeye başladım. Düşünmeye koyuldum sonra. Üç dakika önce yemyeşil bir yerdeydim, şimdiyse kahvaltı sofrasında. Çay bardağına bakıp durdum. Şu insan dedikleri, ne garip bir sistem...

1 Ağustos 2013

Oradan Oraya

On yaşındaydım. Bir gün dışarıda oynuyordum. En yakın arkadaşım, hatta bu dünyadaki ilk arkadaşım Ş. koşarak yanıma geldi ve, "bugün A.'yı istemeye gelecekler," dedi. A. ablasıydı. Babasının biraz önce şehirden geldiğini görmüştüm. Adam eve gitmiş, hazırlık yapılmasını, akşama misafir geleceğini, A.'yı isteyeceklerini söyleyince Ş. de dayanamayıp müjdeli haberi vermek için bana koşmuştu.

Kapı komşumuzdular. Gelip istedikleri akşam A. on dört yaşındaydı. İstediler, babası da verdi. Daha sonra gelip nişan mişan yaptılar, arada ziyaretine geldiler, derken bir gün düğününü yapıp alıp götürdüler. Sevindirici olan, on dört yaşındaki A.'yı verdikleri çocuğun da on altı yaşında olmasıydı. En azından yaşlı birine vermediler.


Geçen gece rüyamda A.'nın öldüğünü öğreniyordum. Şimdi gidip bizim eve söyleyince üzülürler, diye geçiriyordum içimden, ablamın çok yakın çocukluk arkadaşıydı çünkü. Hatta, oyla ablam, çok eski, büyük olasılıkla Ermenilerden kalma bir evin yıkıntısını kendi evleri olarak belirlemiş, orada evcilik oynuyorlardı.


Galiba bilinçaltımızda tahmin edemeyeceğimiz kadar çok şey var. A.'yı en son görüşümün üzerinden yirmi yıl geçmiş olacak. Kim bilir, şimdi görsem tanıyamam da. Herhangi bir kimse, bir şey, bir olay, bir yer, bir zaman hiç aklımızda fikrimizde yokken rüyamızda karşımıza çıkıyor. Şöyle, açık bir zihinle etraflıca Freud okumanın zamanı geldi mi dersiniz? 



Üzüntü Notu: O zamanlar bir fotoğraf makinemiz yoktu ne yazık ki. İnsanın ilk çocukluğuna dair elinde hiçbir şey olmaması ne kötü bir talihsizlik.

3 Haziran 2013

Düş'mek

"Neden bu kadar çok uçaklı rüya görüyorum?" Bunu soruyor kendine. Olmadık yanıtlar uyduruyor içinden: "Üç beş yaşımda hep yüksekliklerden düşerdim, nicedir öyle düşler görmez oldum. Bundan mıdır acep, bunca uçaklı düş görmem?" Kahvesine uzanıyor, bakıyor kahve bitmiş. "Ne ara bitti bu?" diye soruyor kendine. Sorduğu da yok ya, öylesine... Gördüğü düşe geliyor yine; bir saat olmadı uyanalı. "Gündüz uyuyamazdım eskiden," diye geçiriyor içinden, "hem de hiç. Gündüz düşleri de bir başka oluyormuş. Gerçi, gecesi gündüzü mü kaldı düşlerimin." 

Uçakları çok severmiş eskiden, çevresindekiler böyle diyor. Pilot olmak istiyormuş bir zamanlar, can atıyormuş bunun için. Şimdiyse pek çok kimsenin bilmediği bir şey var, o hâlâ uçakları çok seviyor, ama acı gerçeğin ayırdına çoktan varmış: pilot olmak suya düştü. Uçakları da değil aslında, uçmayı seviyor. "Düşler de olmasaydı, bunca hayal kurmamızın ne anlamı kalırdı," diye geçiriyor. Sonra, acı bir ses duyuluyor kafasının derinliklerinden: "Senin kurduğun hayal de, işte böyle, anca düşte gerçekleşir." Böylesi acı sesleri öteden beri sever, bu bilinen bir şey. "Her zaman acı konuşacak birileri bulunmaz be oğlum." Dost sohbetlerinde hep söylediği sözdür bu. İnceden bir dokundurmadır aslında, dost dediğin acı konuşmalı, sana ayna tutmalı, demeye getirir. Anlayana... 


Gördüğü düş diyorduk, ne oldu sahi, niye beklediği uçak bir türlü gelmiyordu?

29 Ekim 2012

Düş'üp Kalkmak

Dün gece çok ilginç bir rüya gördüm.

K köyündeyiz. Yanımda yakın arkadaşlarım Y ve A var. Neden K köyündeyiz, orada ne işimiz var, bilmiyorum. Bu köy, oralı olmadığım halde doğup büyüdüğüm, arkadaşım Y’nin de oralı olduğu halde neredeyse hiç yaşamadığı köy. Diğer arkadaşımız A’nınsa, yanlış bilmiyorsam hiç o köye gitmişliği yok.

Köyde, işimiz her ne ise bitirmiş, şehir merkezine dönmek için yola çıkmış dolmuş molmuş bekliyoruz. Hayret, o kadar araba geçiyor da tek bir dolmuş geçmiyor. Normalin üstü sayılabilecek bir süre bekliyoruz yolun ağzında.

Bu arada, arkadaşım Y’nin yolun karşı tarafında beklediğini fark ediyorum. Sıkılmış olmalı ki o tarafta bekliyor. Ben onu karşıda fark ettiğim sırada, havada dumanı kuyruk olmuş bir uçak görüyorum. Küçükken havada bir uçak gördük mü herkes görsün diye hemen birbirimize haber verirdik. Çocukluğumuzu yâd edelim, bir de şaka olsun diye, gülerek arkadaşım Y’ye, “aa bak, havada bir uçak var!” diye bağırıyorum. O da hemen bakıyor.

Tam da bu sırada, uçağın normalden daha alçakta uçtuğunu ayırt ediyorum. Hemen ardından, üstündeki yazı mazıların da okunabildiğini görüyorum. Kuyruğunda Pegasus’un sarı logosu açık bir biçimde görülüyor. Evet, bu Pegasus’a ait bir uçak.

Derken, çok ilginç bir şey oluyor, bu uçağın inişe geçmiş olduğunu anlıyorum. Eyvah, o da ne! Uçağın indiği yerde havaalanı, pist falan yok ki! Bu civarda Van Havaalanından başka havaalanı da yok. Üstelik o da uçağın indiği tarafta değil. Yüz km. uzakta. Kaldı ki uçak olabildiğince alçalmış durumda. Bütün bunlar saliseler içinde aklımdan geçiyor.

İşte ben tam bunları düşünürken, uçak bizden birkaç yüz metre ötedeki düzlüğe çakılıyor. Çakılıyor ama hiçbir şey olmuyor uçağa, en ufak bir parçalanma yok. Yangın mangın yok. Sanki biri koca uçağı eliyle oraya koyuvermiş gibi. Çok ilginç bir şey daha fark ediyorum o anda, uçak düştükten sonra kanatları yok. Sadece gövdesi yerde öylece duruyor.

Uçağın düştüğünü görür görmez, ben ve arkadaşlarım Y ile A, insanları kurtarmak için derhal o yöne doğru koşmaya başlıyoruz. Benle A, yolun uçağın düştüğü tarafında olduğumuz için önden fırlıyoruz. Daha koştuğumuz birkaç metreyi bulmadan önümüze tepelerin çıktığını görüyoruz. Halbuki az önce yoktu hiçbiri, dümdüzdü ortalık. Orada gerçekte de tepelik falan yok zaten.

A ile ben önümüze çıkan tepeleri bir an önce aşıp uçağa ulaşmaya çalışırken, tepeler de gitgide dikleşmeye başlıyor. Zorlanıyoruz haliyle, var gücümüzle çıkmaya çalışıyoruz, derken arkadaşımız Y’nin son derece çevik ve hızlı, bizi geçtiğini görüyoruz. Düzlükte koşuyormuşçasına tepeyi çıkıp ardında kayboluyor. O kaybolduktan sonra, tepe, bize kastı varmışçasına daha bir dikleşiyor, artık uçağı unutup kendi can derdimize düşüyoruz. Olduğumuz yer o denli sarp bir yere dönüşüyor ki, düşsek kurtuluşumuz yok. Durmadan çırpınıyoruz kurtulmak için. Elimizi atacağımız bir taş falan olsa hani, yok, hiçbir şey yok.

Mücadelemiz böyle devam ederken, uyanıyorum. Hayırdır inşallah.
Sayfa başına git