Reyhan Abla anlatıyor:
Kızın biri henüz ezan okunmadan iftar sofrasına oturmuş. Karnı o kadar açmış ki ezan vaktini sabırsızlıkla bekliyormuş. Bekliyormuş ama epey de bir zorlanıyormuş. Hani utanmasa onca saattir tuttuğu orucu birkaç dakika kala bozacakmış. Belki de yalnız olsa bozacaktı, kim bilir? O kadar dayanamıyormuş ki sonunda eline bir sarma almış. Ağzına yaklaştırmış, koklamış filan. Annesi görünce şaşkınlıkla sormuş ne yaptığını. O da, "Şeytan'a inat olsun diye yapıyorum anne," diye cevap vermiş. Güya sarmayı ağzına götürünce Şeytan seviniyormuş kız orucunu bozdu diye, fakat o yemeyerek Şeytan'ın sevincini kursağında bırakıyormuş.
Bunu da Emel Abla anlatıyor:
Adamın biri bu ramazanda oruç tutmaya, tövbe filan etmeye karar vermiş. Bir daha günah işlemeyecek, mesela içki içmeyecekmiş. Gelgelelim ertesi gün ramazan başlıyormuş ve yetmişlik rakının yarısı hâlâ şişede duruyormuş. Atmaya kıyamamış. Ne etmiş dersiniz? Şişenin fotoğrafını da çekip Facebook'a koyarak ilan vermiş, bu rakıyı satıyorum, almak isteyen var mı diye.
26 Haziran 2015
13 Temmuz 2014
Ramazan üzerine düşünceler
Aç Kalmak: Düşünsene, akşam seni mükellef bir sofranın beklediğini biliyorsun. Türlü türlü yemekler; çorbalar, sıcaklar, soğuklar, salatalar, pideler, kolalar, gazozlar, limonatalar... Ne ararsan var. Böyle bir durumda aç kalmakta ne var? Değil akşam ezanına, hafta sonuna kadar bile bekleyebilirsin. Kendini Somali'deki çocuklarla bir karşılaştırsana. Hani şu kaburga kemikleri teker teker sayılabilen çocuklarla. Kaldı ki, çocukların oruç tutması bile farz değil. Demem o ki, oruç bir gönüllü açlıktır, hakiki açlıksa zorunlu açlıktır ve çok daha başka bir şeydir elbette; bir dram, bir trajedi ve çok daha ötesi.
Gündüz yeme içmeyi kesmekle kimsenin açın halinden anladığı falan yok kardeşim. Varsa aksini iddia eden buyursun gelsin, dilediği kadar konuşalım. Bakınız, yemeyi geçtim, dünyada su bulamayan insanlar var. Afrika'da bazı yörelerde sırf içme suyu bulabilmek için kilometrelerce yol kat edenler var.
Efendim, mesele aç kalmak değil, nefsi terbiye etmek. Çok doğru. Ama bakıyorsun, nefisler hiç de terbiye edilmiş gibi durmuyor. İftardan sonra her yerde eğlence. Hatta Ramazan eğlencesi diye literatüre bile girmiş. Yeni bir şey değil, yüzlerce yıllık gelenek halini almış. Böyle terbiye mi olur yahu?
Kabaran Duygular: Ramazan geldi mi pek çok kişinin dini duyguları kabarır. Eskiden daha sık görülürdü; fakir komşusuna yemek götürür insanlar. Herkesin bir anda huyu suyu düzelir. İyilik yarışına girilir. Ramazanın bitmesiyle de aynı tas aynı hamam. Ne anladım ben bu işten?
İftar Çadırı: İftar çadırı fikri kadar ahlaksız bir şey olabilir mi? Başta belediyeler olmak üzere bazı kurum ve kuruluşlar ramazanı büyük bir fırsat olarak görürler. Nihayetinde siyaset müessesesinin işi gücü propaganda. Başka Müslüman ülkelerde de var mıdır bilmiyorum, Türkiye'de hangi partiden olursa olsun her belediye ramazanda iftar çadırı kurar. Yolda kalmışlar, iftar vaktinde eve yetişememiş olanlar falan bir yana, onlar zaten azınlıkta kalıyorlar, benim gözlemlediğim kadarıyla iftar çadırlarına gidenler hep yoksullar. İyi güzel. Peki de kardeşim, bir ay boyunca günde bir öğün karnını doyurduğun o insanlar on bir ay boyunca ne yiyip içiyorlar, haberin var mı? İşte, sözünü ettiğim ahlaksızlık tam da burada kendini gösteriyor. Bu da bize meselenin aslında din iman falan değil, dünyevi menfaatler olduğunu gösteriyor.
Ben: Riyakârlığı hiç sevmem. Ben de yukarıda özelliklerini saydığım milyonlarca insan gibi düşündüm yıllar yılı. Gündüz karnım açken mutfağa gidip annemin o gün ne pişireceğini öğrenerek bekledim iftar vaktini. Ve evet, riyakârlığı hiç mi hiç sevmem, hal böyleyken benim tuttuğum oruçlardan sevap falan kazanacağım yok, akşama kadar aç kalıyorum o kadar.
İçinde vicdan barındırmayan inanç neye yarar?
Gündüz yeme içmeyi kesmekle kimsenin açın halinden anladığı falan yok kardeşim. Varsa aksini iddia eden buyursun gelsin, dilediği kadar konuşalım. Bakınız, yemeyi geçtim, dünyada su bulamayan insanlar var. Afrika'da bazı yörelerde sırf içme suyu bulabilmek için kilometrelerce yol kat edenler var.
Efendim, mesele aç kalmak değil, nefsi terbiye etmek. Çok doğru. Ama bakıyorsun, nefisler hiç de terbiye edilmiş gibi durmuyor. İftardan sonra her yerde eğlence. Hatta Ramazan eğlencesi diye literatüre bile girmiş. Yeni bir şey değil, yüzlerce yıllık gelenek halini almış. Böyle terbiye mi olur yahu?
Kabaran Duygular: Ramazan geldi mi pek çok kişinin dini duyguları kabarır. Eskiden daha sık görülürdü; fakir komşusuna yemek götürür insanlar. Herkesin bir anda huyu suyu düzelir. İyilik yarışına girilir. Ramazanın bitmesiyle de aynı tas aynı hamam. Ne anladım ben bu işten?
İftar Çadırı: İftar çadırı fikri kadar ahlaksız bir şey olabilir mi? Başta belediyeler olmak üzere bazı kurum ve kuruluşlar ramazanı büyük bir fırsat olarak görürler. Nihayetinde siyaset müessesesinin işi gücü propaganda. Başka Müslüman ülkelerde de var mıdır bilmiyorum, Türkiye'de hangi partiden olursa olsun her belediye ramazanda iftar çadırı kurar. Yolda kalmışlar, iftar vaktinde eve yetişememiş olanlar falan bir yana, onlar zaten azınlıkta kalıyorlar, benim gözlemlediğim kadarıyla iftar çadırlarına gidenler hep yoksullar. İyi güzel. Peki de kardeşim, bir ay boyunca günde bir öğün karnını doyurduğun o insanlar on bir ay boyunca ne yiyip içiyorlar, haberin var mı? İşte, sözünü ettiğim ahlaksızlık tam da burada kendini gösteriyor. Bu da bize meselenin aslında din iman falan değil, dünyevi menfaatler olduğunu gösteriyor.
Ben: Riyakârlığı hiç sevmem. Ben de yukarıda özelliklerini saydığım milyonlarca insan gibi düşündüm yıllar yılı. Gündüz karnım açken mutfağa gidip annemin o gün ne pişireceğini öğrenerek bekledim iftar vaktini. Ve evet, riyakârlığı hiç mi hiç sevmem, hal böyleyken benim tuttuğum oruçlardan sevap falan kazanacağım yok, akşama kadar aç kalıyorum o kadar.
İçinde vicdan barındırmayan inanç neye yarar?
31 Temmuz 2013
Bir Ramazan Yazısı
Konu dindarlık olunca mangalda kül bırakmayanların dine nasıl baktığını anlamamız için ramazan aslında büyük bir fırsat. Misal, ramazanda herkes, oruç tutuyor musun, diye sorar, ama herhangi bir zaman, namaz kılıyor musun, diye sorana zor rastlanır. Kendimden örnek vereyim, bana da oruç tutup tutmadığıma dair ramazan boyunca onlarca kez soruluyor ama annem-babam dışında bugüne dek namaz kılıyor musun, diye soran tek bir insana rastlamadım, oysa dinde namaz oruçtan katbekat daha önemlidir, ben söylemiyorum, dinin kendisi söylüyor bunu.
Geçmişte, ramazanda oruç tutmadığı için öldürülenler oldu, peki, namaz kılmadığı için öldürülen tek bir kimse duydunuz mu? Duymamışsınızdır. Bundan çıkan sonuç olabildiğince açık, olabildiğince seçik: Aşırı dindar görünenler aslında dinsizlerin ta kendisi. Tutarlılık yok çünkü. Oruç ayında dışarıda yiyip içtiğin için seni öldüren adam, misal, bir cuma günü namaz saatinde camide değil de sokakta olduğun için seni oracıkta öldürmeli, değil mi? Böyle yapınca, en azından tutarlı davranmış olur. Halbuki, mesele çok farklı, hem de çok. Üstelik de derin.
Namaz kulla Allah arasında geçen bir ibadettir. Falankesin namaz kılıp kılmaması filankesi hiç mi hiç ilgilendirmez, onun sınırlarına bile girmez. Dolayısıyla da, namaz dinin direği de olsa, en önemli ibadeti de olsa bir şey değişmez, toplumun en dindarı bile son hesaplaşmada, ister kıl ister kılma bana ne, gözüyle bakar. Ama oruç öyle mi? Falankesin oruç tutmaması filankese de dokunur, onun sınırlarına girer. Çünkü falankesin karnı açtır, filankes yiyip içince de onun iştahı kabarır, yani iş gelip mideye dayanır. Peki, Allah demiyor mu, önemli olan aç kalmak değil, nefsi terbiye etmek.
Bana kalırsa, dindar bir toplumda, –ama hakiki bir dindarlıktan söz ediyorum– insanlar rahatça yiyip içebilmeli. Ya da tersine çevirip şöyle diyelim, en dindar toplum, insanların oruç ayında rahatça yiyip içebildiği toplumdur. Çünkü o zaman nefislerin ne denli terbiye edildiği ortaya çıkar ve böylece dindarlığın da ne denli sahici olduğu görülür.
Senin için hava hoş, diyenler çıkabilir tabii. Hayır, hiç de öyle değil, yıllardır oruç tutarım ve ister inanın, ister inanmayın, ramazanda çarşı pazarda açıkça yiyip içen birini görünce mutlu olurum, oruçlulara saygı duymuyor oluşunu da o an bir yana bırakırım, toplumun anlayış bakımından belli bir seviyeye geldiğinin göstergesidir bu çünkü.
Bu ülkede insanların %99'unun müslüman olduğu birileri için her zaman iftihar konusu oldu. Nicelikle nitelik arasındaki derin ayrımı görememiş olmak da ayrı bir trajedi. "Bir insanı öldüren bütün insanlığı öldürmüş gibidir," diyen bir dine inandığını söyleyenler, sormadan etmeden, üstelik de "Allahu Ekber!" diye bağırarak insanların başını kesiyorlar. "Yakarak öldürmek ancak Allah'a aittir," diyen bir dine inandıklarını söyleyenler Sivas'ta bir otele kıstırdıkları onlarca masum insanı yakmaktan geri durmuyorlar. Allah'ın bildiğini kuldan niye saklayayım, bu insanlarla aynı dini paylaştığım için utanıyorum. Gerçi onların herhangi bir dinden olamayacaklarına inancım tam, o konuda rahatım ama nüfus cüzdanımızda aynı dinin adının yazıyor olması bile beni rahatsız ediyor.
Geçmişte, ramazanda oruç tutmadığı için öldürülenler oldu, peki, namaz kılmadığı için öldürülen tek bir kimse duydunuz mu? Duymamışsınızdır. Bundan çıkan sonuç olabildiğince açık, olabildiğince seçik: Aşırı dindar görünenler aslında dinsizlerin ta kendisi. Tutarlılık yok çünkü. Oruç ayında dışarıda yiyip içtiğin için seni öldüren adam, misal, bir cuma günü namaz saatinde camide değil de sokakta olduğun için seni oracıkta öldürmeli, değil mi? Böyle yapınca, en azından tutarlı davranmış olur. Halbuki, mesele çok farklı, hem de çok. Üstelik de derin.
Namaz kulla Allah arasında geçen bir ibadettir. Falankesin namaz kılıp kılmaması filankesi hiç mi hiç ilgilendirmez, onun sınırlarına bile girmez. Dolayısıyla da, namaz dinin direği de olsa, en önemli ibadeti de olsa bir şey değişmez, toplumun en dindarı bile son hesaplaşmada, ister kıl ister kılma bana ne, gözüyle bakar. Ama oruç öyle mi? Falankesin oruç tutmaması filankese de dokunur, onun sınırlarına girer. Çünkü falankesin karnı açtır, filankes yiyip içince de onun iştahı kabarır, yani iş gelip mideye dayanır. Peki, Allah demiyor mu, önemli olan aç kalmak değil, nefsi terbiye etmek.
Bana kalırsa, dindar bir toplumda, –ama hakiki bir dindarlıktan söz ediyorum– insanlar rahatça yiyip içebilmeli. Ya da tersine çevirip şöyle diyelim, en dindar toplum, insanların oruç ayında rahatça yiyip içebildiği toplumdur. Çünkü o zaman nefislerin ne denli terbiye edildiği ortaya çıkar ve böylece dindarlığın da ne denli sahici olduğu görülür.
Senin için hava hoş, diyenler çıkabilir tabii. Hayır, hiç de öyle değil, yıllardır oruç tutarım ve ister inanın, ister inanmayın, ramazanda çarşı pazarda açıkça yiyip içen birini görünce mutlu olurum, oruçlulara saygı duymuyor oluşunu da o an bir yana bırakırım, toplumun anlayış bakımından belli bir seviyeye geldiğinin göstergesidir bu çünkü.
Bu ülkede insanların %99'unun müslüman olduğu birileri için her zaman iftihar konusu oldu. Nicelikle nitelik arasındaki derin ayrımı görememiş olmak da ayrı bir trajedi. "Bir insanı öldüren bütün insanlığı öldürmüş gibidir," diyen bir dine inandığını söyleyenler, sormadan etmeden, üstelik de "Allahu Ekber!" diye bağırarak insanların başını kesiyorlar. "Yakarak öldürmek ancak Allah'a aittir," diyen bir dine inandıklarını söyleyenler Sivas'ta bir otele kıstırdıkları onlarca masum insanı yakmaktan geri durmuyorlar. Allah'ın bildiğini kuldan niye saklayayım, bu insanlarla aynı dini paylaştığım için utanıyorum. Gerçi onların herhangi bir dinden olamayacaklarına inancım tam, o konuda rahatım ama nüfus cüzdanımızda aynı dinin adının yazıyor olması bile beni rahatsız ediyor.
30 Temmuz 2013
Konrad'ın Ölümü ya da İftar Vakti (Anlayana)
Bir gece Konrad harika bir rüya gördü. Rüyada yüzlerce, binlerce ördeğin arasında cam kapaklı bir fırının önünde mutlu bir tilki oturuyordu. Fırında altın rengi bir ördek ağır ağır dönüyordu. Rüya bile olsa, Konrad mis gibi kokuyu duyabiliyordu. "Buldum!" diye bağırdı rüyadaki tilki, "yakında civcivler büyüyecek, o zaman hiç aç kalmayacağım."
...
Aradan yıllar geçti. Konrad her geçen gün daha da yorgun düştü. Artık çalkantılı hayatının sonuna yaklaşmıştı ve ördeklerini seyrediyordu. Derken bir gün gözlerini kapattı ve bir daha da açmadı.Christian Duda, Benim Bütün Ördeklerim.
10 Ağustos 2011
Açlık
Ay takviminden en çok cemaziyelevvel'i severim. Sebebi şurada. Fakat ramazana girdik ya, aklıma birkaç yıl önce okuduğum Kafka'nın Açlık Cambazı geldi. Bu vesileyle bir kez daha okuyasım tuttu, çıkardım okudum. Enfes bir öyküdür.
Siz hiç açlığı meslek edinmiş birini duydunuz mu? Adam, adı üstünde açlık cambazı, düpedüz meslek olarak benimsemiş açlığı. Marangozluk, öğretmenlik, terzilik... gibi açlığı kendine meslek bilmiş. Hem de öyle böyle değil, namusu, şerefiyle yürütmek istiyor işini. Hayattaki en büyük amacı mesleğinin hakkını vermek.
"... çünkü bu işin içindekiler açlık cambazının açlık süresinde zorla bile olsa ağzına bir tek lokma koymayacağını bilirlerdi; mesleğinin onuru böyle bir şeyi yasaklardı." Sirklerde, panayırlarda vs. kaplanlarınkine benzer bir kafese kapatılmak suretiyle, günlerce; yirmi, otuz, kırk gün boyunca aç kalma esasına dayanıyor açlık cambazının mesleği. İnsanlar da gelip seyrediyorlar onu. Kimileri kafesinin yanına kuruluyor, gece gündüz merak içinde bakıp duruyorlar. Fakat bazen de hiç meraklı çıkmıyor, insanlar yanından geçerken dönüp bakmıyorlar bile, çocuklar dahi. İşte öylesi zamanlarda bir kederlenmedir alıyor açlık cambazını. Can evinden vuruluyor. Aç kalmak mı? Hiç ama hiç sorun değil onun için. Fakat işte insanların bu ilgisizliği yok mu yiyip bitiriyor onu.
İlginç olan, günlerce aç kalmanın onun için işten bile olmaması. Gel gelelim, bir insan illa fizyolojik olarak mı acıkır? Açlık dediğin şey midenin boşalıp guruldaması mıdır sade? Peki ya ruhumuz? Ruhumuz hiç acıkmıyor mu acaba?
"Belki de kendisini yiyip bitiren şey açlık değil, kendi kendine tatmin olmamasıydı. Sadece o bilirdi açlığın ne kadar kolay olduğunu. Bu dünyanın en kolay şeyiydi. Bunu saklamıyordu, ama insanlar da kendisine inanmıyorlardı; çok çok bu itirafını alçakgönüllülüğüne veriyorlardı."
Öykünün sonu da pek bir acıklı:
"Çünkü elimde değil, aç kalmak zorundayım ben."
"Ne adamsın sen!" dedi müfettiş, "nedenmiş o?"
(...)
"Çünkü sevdiğim yemekleri bulamadım, inanın bana, bulmuş olsaydım hiç direnmez, ben de sizler gibi karnımı tıka basa doldururdum."
Bu öyküyü okuyunca düşünüp duruyorum; insan, özellikle günümüz insanı fizyolojik açlığın çok çok ötesinde nasıl da ruhsal açlık çekiyor değil mi? Somalili çocukların açlığını hepimiz ne de güzel açıklayabiliyoruz. Peki ya metropollerde, yeni çıkan iPhone'u herkesten önce alabilmek için sabahlara kadar kaldırımlarda bekleşen binlerce insanın çektiği açlığı nasıl açıklayacağız?
Siz hiç açlığı meslek edinmiş birini duydunuz mu? Adam, adı üstünde açlık cambazı, düpedüz meslek olarak benimsemiş açlığı. Marangozluk, öğretmenlik, terzilik... gibi açlığı kendine meslek bilmiş. Hem de öyle böyle değil, namusu, şerefiyle yürütmek istiyor işini. Hayattaki en büyük amacı mesleğinin hakkını vermek.
![]() |
| via |
İlginç olan, günlerce aç kalmanın onun için işten bile olmaması. Gel gelelim, bir insan illa fizyolojik olarak mı acıkır? Açlık dediğin şey midenin boşalıp guruldaması mıdır sade? Peki ya ruhumuz? Ruhumuz hiç acıkmıyor mu acaba?
"Belki de kendisini yiyip bitiren şey açlık değil, kendi kendine tatmin olmamasıydı. Sadece o bilirdi açlığın ne kadar kolay olduğunu. Bu dünyanın en kolay şeyiydi. Bunu saklamıyordu, ama insanlar da kendisine inanmıyorlardı; çok çok bu itirafını alçakgönüllülüğüne veriyorlardı."
Öykünün sonu da pek bir acıklı:
"Çünkü elimde değil, aç kalmak zorundayım ben."
"Ne adamsın sen!" dedi müfettiş, "nedenmiş o?"
(...)
"Çünkü sevdiğim yemekleri bulamadım, inanın bana, bulmuş olsaydım hiç direnmez, ben de sizler gibi karnımı tıka basa doldururdum."
Bu öyküyü okuyunca düşünüp duruyorum; insan, özellikle günümüz insanı fizyolojik açlığın çok çok ötesinde nasıl da ruhsal açlık çekiyor değil mi? Somalili çocukların açlığını hepimiz ne de güzel açıklayabiliyoruz. Peki ya metropollerde, yeni çıkan iPhone'u herkesten önce alabilmek için sabahlara kadar kaldırımlarda bekleşen binlerce insanın çektiği açlığı nasıl açıklayacağız?
2 Ağustos 2011
1 Eylül 2008
Ramazan ve Kapitalizm
Bir ramazan daha geldi. Hoş geldi. Değişen, dönüşen Türkiye ve tabii ki dünya ile birlikte hemen her kültürel etkinlik değiştiği gibi ramazan da değişiyor, dönüşüyor.
Bu konu üzerinde uzun uzadıya durulabilir elbet, ancak ben burada daha çok ramazanı ve tabii ki diğer dini veya herhangi bir özelliği olan günleri bir fırsat bilen kapitalizm üzerinde duracağım.
Ben bildiğiniz anti-kapitalistlerden biri değilim. Yani gözüm kapalı bir şekilde kapitalizm karşıtlığı yapmıyorum. Elbette kapitalizmin karşı olduğum tarafları da var. Karşı olmadığım ve kabullenebilir bulduğum tarafları olduğu gibi. Konumuz bu değil tabii...
Ramazan geldi dedik, reklam sektörüne de can geldi. Cola reklamları mı dersin, gazetelerin dini kitap promosyonları mı dersin. Reklamlar da tam damara basacak türden yani. Reklam sektörü bu, zaten nerede basılacak bir damar varsa ona basıyor. Bu, o sektörde çalışanların işi. Teslim etmek gerekir ki son derece iyi de yapıyorlar işlerini. Damara basmaları bana o kadar da ilginç gelmiyor doğrusu. Hatta hiç gelmiyor.
İlginç olan şu: Bana öyle geliyor ki halk bütün bunlara inanıyor. Eğitim seviyesi vs. düşük olanlar hayli hayli inanıyor. Bir gazete falanca dini kitabı veriyorsa, o ne mübarek gazetedir o. Şu falanca televizyon da var ya, işte o eskisi gibi değil artık. Dini filmler falan da çıkarıyor. Bunu anlamaya çalışmak için akademik raporlara falan bile başvurmaya gerek yok. Şöyle çıkın, sokakta bir kulak kesilin insanların konuştuklarına, hemen anlarsınız neyin ne olduğunu. Siz bakmayın pilitikacıların her fırsatta halk dediğimiz o mefhumu kutsadıklarına. Halk o kadar da tılsımlı birşey değil aslında. Halkın ne olduğu bir başka fasıl gerçi.
Ne diyorduk. Ramazan geldi. Oruç tutacak olanların ne kazanacaklarını Allah bilir. Ama kapitalizmin ne kazanacağını hepimiz biliyoruz. Esas kazancı da o kazanıyor zaten. Siz bakmayın ramazanda dini duyguları okşadıklarına, kapitalizm için para varsa bilip bileceğiniz her yol mubahtır. Ramazan da olabilir bu, Noel de, sevgililer günü de.
Henüz dört saat var bayaa acıktım valla.
Bu konu üzerinde uzun uzadıya durulabilir elbet, ancak ben burada daha çok ramazanı ve tabii ki diğer dini veya herhangi bir özelliği olan günleri bir fırsat bilen kapitalizm üzerinde duracağım.
Ben bildiğiniz anti-kapitalistlerden biri değilim. Yani gözüm kapalı bir şekilde kapitalizm karşıtlığı yapmıyorum. Elbette kapitalizmin karşı olduğum tarafları da var. Karşı olmadığım ve kabullenebilir bulduğum tarafları olduğu gibi. Konumuz bu değil tabii...
Ramazan geldi dedik, reklam sektörüne de can geldi. Cola reklamları mı dersin, gazetelerin dini kitap promosyonları mı dersin. Reklamlar da tam damara basacak türden yani. Reklam sektörü bu, zaten nerede basılacak bir damar varsa ona basıyor. Bu, o sektörde çalışanların işi. Teslim etmek gerekir ki son derece iyi de yapıyorlar işlerini. Damara basmaları bana o kadar da ilginç gelmiyor doğrusu. Hatta hiç gelmiyor.
İlginç olan şu: Bana öyle geliyor ki halk bütün bunlara inanıyor. Eğitim seviyesi vs. düşük olanlar hayli hayli inanıyor. Bir gazete falanca dini kitabı veriyorsa, o ne mübarek gazetedir o. Şu falanca televizyon da var ya, işte o eskisi gibi değil artık. Dini filmler falan da çıkarıyor. Bunu anlamaya çalışmak için akademik raporlara falan bile başvurmaya gerek yok. Şöyle çıkın, sokakta bir kulak kesilin insanların konuştuklarına, hemen anlarsınız neyin ne olduğunu. Siz bakmayın pilitikacıların her fırsatta halk dediğimiz o mefhumu kutsadıklarına. Halk o kadar da tılsımlı birşey değil aslında. Halkın ne olduğu bir başka fasıl gerçi.
Ne diyorduk. Ramazan geldi. Oruç tutacak olanların ne kazanacaklarını Allah bilir. Ama kapitalizmin ne kazanacağını hepimiz biliyoruz. Esas kazancı da o kazanıyor zaten. Siz bakmayın ramazanda dini duyguları okşadıklarına, kapitalizm için para varsa bilip bileceğiniz her yol mubahtır. Ramazan da olabilir bu, Noel de, sevgililer günü de.
Henüz dört saat var bayaa acıktım valla.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



