30 Nisan 2011

Ben kimim?

Mark Twain, kendisinden çocukluğunu anlatmasını isteyen gazeteciye anlatıyor: 
Ne anlatabilirim ki? Biz ikiz kardeştik ve o kadar benziyorduk ki birbirimize, annemiz bile boyunlarımıza taktığı kurdeleyle ayırt ederdi bizi. Bir gün beraber yıkanırken birimiz boğuldu. Kurdelelerimizi de çıkarmıştık. O gün bugün, yaşayıp yaşamadığımı bile bilmiyorum.

12 Mart 2011

Tilkiye Özenen Kedi

Bir gün de bakmışlardı [kedi] damda oturmuş, erişemeyeceği uzaklıktaki serçelerle konuşuyor; onlara, artık bütün hayvanların yoldaş olduğunu, dilerlerse hiç çekinmeden gelip pençesine konabileceklerini anlatıyordu. Ama serçeler, kedinin yanına bile yaklaşmamışlardı.
George Orwell, Hayvan Çiftliği.

10 Şubat 2011

Fıkra

Genç adam bir hastasını ziyaretten dönerken acil kan arandığını duymuştu. Koştu. Genç ve güzel bir kızın kana ihtiyacı vardı. Verdi. Kızın doktoru "Ayda bir nakil gerek" deyince, delikanlı gönüllü oldu. Altı ay boyu hastaneye koştu. Tahmin edersiniz. Kız iyileşirken aşk başladı. Evlendiler. İki yıl geçti. Bir gün adam baktı, karısı bir elinde anahtar ve küçük çanta, öbüründe koca bir valiz gidiyor..
"Nereye" diye bağırdı..
"Seni terk ediyorum" dedi kız..
"O anahtar ne?.."
"Arabamın anahtarı..
"Senin araban mı?. Onu ben aldım sana.."
Kız anahtarı fırlattı. "Al araban senin olsun.."
"Küçük çantada ne var?."
"Mücevherlerim..
"Onların da hepsini ben aldım."
Kız çantayı da fırlattı.. "Al senin olsun.."
"Peki o koca valiz?.."
"Elbiselerim.."
"Hepsini ben almadım mı?."
Kız valizi de bıraktı elinden.. "Al ne yaparsan yap.."
Tam kapıdan çıkarken adam bağırdı gene.. "Ya kanlarım.. Damarlarında dolaşan benim kanım.."
Kız elini eteğinin altına kaydırdı.. "Onları da aylık taksitlerle geri öderim" dedi ve kapıyı çarpıp çıkarken orkidini adama fırlattı...

(Hıncal'ın köşesinden)

14 Ekim 2010

Ekonomide Küçülme

Adam karısına dert yandı: Karıcığım, biliyorsun ekonomik durumumuz iyi değil, yemek yapmayı öğrensen de aşçıyı işten çıkarsak. Tasarruf etmiş oluruz, kötü mü!

Karısı cevap verdi: Fena olmaz aslında. Ama sen de sevişmeyi öğrensen de şoförle bahçıvanı da çıkarsak!

12 Ekim 2010

Yazar

Üç beş gün önce gazetede 2010 Nobel Edebiyat Ödülü'nün Mario Vargas Llosa'ya verildiğini okuyunca içimden kısaca gülümsedim. Zira bundan iki yıl önce ondan pek hoşuma giden kısa bir alıntı yayımlamıştım burada.

Llosa, toyluk zamanlarında, o zamanlar henüz hayatta olan bazı ünlü yazarlara nasıl yazar olunacağını sormayı geçirir içinden. Ama buna cesaret edemez; utangaçlıktan, çekingenlikten ama daha çok da umutsuzluktan. O koskoca yazarlar tutup yanıt mı verirlerdi bu çocukça soruya, boşuna umutlanmaya değmezdi...

"Edebiyatın birçokları için pek bir anlam taşımadığı, varlığını handiyse bir yeraltı etkinliği gibi toplumun uç boylarında sürdürdüğü ülkelerde böylesi duygulara kapılmak çoğu kez genç insanların heveslerini kursaklarında bırakır." Ne yazık ki Türkiye de bu tür ülkelerden biri...

Llosa'nın o zamanlar belli ki ziyadesiyle merak ettiği "nasıl yazar olunur?" sorusunun cevabı şimdi daha kolay  verilebilir sanırım. Karamsar duygulara kapılan genç bir meraklı şimdi Nobel Edebiyat Ödülü alıyor. Demek ki insan başkalarına sorarak değil, ne olursa olsun hiçbir şeyin hevesini kursağında bırakmasına izin vermeyerek de nasıl yazar olunabileceğini gösterebilir. Sizce?

20 Eylül 2010

Saat Kulesi

Nereden gelmiş bu denizsiz kente
Bu yaşlı martı
Konmuş saat kulesinin üstüne
Öyle bir zamansızlıktan izliyor beni
Çağırsam hemen çıkıp gelecek, biliyorum
Çok eski bir oyundan kılıksız bir haberci gibi.

Her şey yitip gidiyor
Üstelik bu akşamüstü saatlerinde
Şu akarsu ne kadar eski, şu tepe ne kadar eski
Oysa yepyeni görünüyor ikisi de.

Şakalaşmakta zamanla saat kulesi.

Edip Cansever

13 Eylül 2010

Dağla Kuş

Bir dağ ışıklarla oynardı
Yücesinde göğün
Özlemle bakardı dağa bir kuş.
Bir dağ ışıklarla oynardı
Tam ağarırken
Devler gibiydi allarda.
Bir dağ ışıklarla oynardı
Büyürdü doruğunda mor,
Uykusu gün batısının.
Bir dağ ışıklarla oynardı
Öyle çok yıldız vardı ki uzaklarda
Kocaman bir masaldı geceleyin.
Bir dağ ışıklarla oynardı
Böylesine yükselir de neden uçmaz
Ermedi kuşun usu dağa.

Fazıl Hüsnü Dağlarca

6 Eylül 2010

Gülüşün Eklenir Kimliğime

Gün biter gülüşün kalır bende
anılar gibi sürüklenir bulutlar
Ömrümüz ayrılıklar toplamıdır
yarım kalan bir şiir belki de

Aykırı anlamlar arayıp durma
güz bitip sular köpürür de
kapanmaz gülüşünün açtığı yara
uçurum olur zaman her gece

Her gece yeni bir savaş başlar
acı ses olur, ses deli yağmur

Sığındığım her yer adınla anılır
ben girerim sokağı devriyeler basar
Bir de gülüşün eklenir kimliğime.

Ahmet Telli

1 Eylül 2010

Kıssadan hisse

Ağustos 29, 2010
00:20

İki üç saat kadar önce Bodrum çarşısındaydım. Yalıkavak'tan gelmiş Bitez'e gidecektim. Hava güzeldi, hafiften esiyordu. Biraz gezmek çekti canım. Kendimi sahile doğru bıraktım.

Eylül geldi gibi... Ramazanın ne kadar etkisi var bilmiyorum, turist sayısında gözle görülür düşüş var. Hoş, göze yabancıdan çok yerli turist çarpıyor ya...

Biraz sonra Barlar Sokağına doğru saptım. Saat henüz erken ancak sokak yine de seyrek. Sırtımda çantam biraz kabarık duruyor. Barlar sokağının girişindeki camide teravih namazı öncesi imam vaaz veriyor. Ses dışarıya da verilmiş. Barlarla cami bir arada. Başka yerde olsa buna tezat mı dersiniz, paradoks mu?... Ama burası Bodrum, burada tezat yoktur.

Dikkatimi camiden, sokağın girişinde solda duran bara çeviriyorum. Kimse yok. Bir adam tek başına oturmuş, önünde bir şey var mı yok mu, içiyor mu içmiyor mu fark edemiyorum. Bir yerlere dalıp gitmiş, o da bir şeyin farkında değil. "The oldest pub of the town" yazılı tabela kaldırılmış mı yoksa ben mi fark edemedim? Geçip gittim...

İki yüz metre gibi yürüdüm sokakta. 'Bomboş'. "Geri dönüp sahilde biraz vakit öldüreyim bari..." Döndüm geliyorum, balıkçıların ora azıcık kalabalık, sokak zaten daracık. Öbür yöne yürüyenlerden bir kadına sırt çantam az sert çarptı. Koluna galiba. Bu dar sokakta gayet olağandır bu, yoksa bana mı öyle geliyor? Arkamdan bir ses duydum: "Yavaş!" Döndüm baktım, banaymış. Çarptığım (belki de bana çarpan) kadının oğlu. 16, 17 var yok. Babası, annesi, kendisi, üç kişiler. Ebeveyn yaşlıca ama, 60 falan... İhtimal, İstanbul'dan gelmişler.

"Yavaş!" diye seslendiği kişinin ben olduğumu anlayınca, bakışlarımı onun gözlerinde sabitleyip birkaç saniye betonlaştırdım suratımı. Korktu çocukcağız ama belli etmedi. Ona doğru gideceğimi sandı. Gideceğim taktirde ne yapacağını bilemiyordu, gözlerinden belliydi.

Anası kadıncağızsa, ben durup döner dönmez bir an önce uzaklaşıp gitmek için çocuğun kolunu tutmuştu bile. Gittiler. Ben de yoluma devam ettim. Nedense kadının davranışını düşündüm. İçimden "Helal olsun teyze!" dedim. "Beladan böyle kaçılır." Bu sefer kendime güldüm, "bela ben mi oluyorum bu durumda!"

Birçok kıssadan hisse geliyor insanın aklına. Hepsini söylemek dağıtır biraz, bir tanesini yazıp bitirelim. İnsan bazen başkalarına hiç olmadığı gibi görünür. 

14 Ağustos 2010

Nedir Sevgi?

...
V.
Nedir sevgi
İlahi bir iş olduğunu işittik
İnandık buna öylece
Duyduk ki, bir kutsal yıldızmış
Açtık bu yüzden camları her akşam
Her akşam onu bekledik
Bir şimşek olduğunu duyduk
Dokunduğumuzda çarpacak
İşittik ki, keskin bir kılıç o
Çekersek kınından kesiliriz
Sevgi yolcularına sorduk
Onlar da bizim kadar biliyor ancak
...

Nizar Kabbani
Çev.: İlyas Altuner

2 Ağustos 2010

Desem ki

Desem ki vakitlerden bir nisan akşamıdır
Rüzgârların en ferahlatıcısı senden esiyor
Sende seyrediyorum denizlerin en mavisini
Ormanların en kuytusunu sende gezmekteyim
Sende kopardım çiçeklerin en solmazını
Toprakların en bereketlisini sende sürdüm

Cahit Sıtkı Tarancı
Sayfa başına git