8 Ocak 2014

Yazı

İNSAN HAYVAN

Bir okumak, bir de yazmak iyi eylemlerdir. Diğer eylemlerle karşılaştırdıkta ne denli "eylem" oldukları tartışılabilir gerçi, ama umurumda mı? Kalkıp şimdi taş taşımayla okuma yazmayı mı karşılaştıracağım. Okumak-yazmak dedik ama okumayı bir yana bırakalım şimdi, yazmaktan gidelim. Yazmak dediğin de öyle tek bir eylem değildir. Yazmak var, yazmak var. Bir öğrencinin, öğretmeninin söylediklerini defterine geçirmesi de yazmaktır örneğin, mahkemede "yaz kızım" emrine itaat eden kâtibin yaptığı da yazmaktır, Yaşar Kemal'in bütün bir yaşamını adadığı iş de yazmaktır.

Bir de işin öbür yönü var, daha teknik diyebileceğimiz bir yönü. Kuşkusuz, bu zamanın insanları olarak bu açıdan çok şanslıyız. Ya bin yıl önce doğsaydık, beş bin yıl önce? Platon onca diyaloğu neyle yazdı örneğin, hiç düşünüyor muyuz? Kalemi var mıydı? Taşa yazan vardı derdini, taşa! Ya bugün?

Yakın zamanlara kadar klasik kalemlerin üstünlüğü vardı yazı meydanında, ama bugün artık klavyeler üstünlüğü kesin olarak ele geçirmiş durumda. Kalemler daha bir süre bizimle kalacağa benziyor gerçi, belki elli yıl, belki yüz yıl, belki de daha fazla, ama yalnızca bir gecede twitter'da yazılanlara bakılarak bile artık hiçbir zaman üstünlüğü ele geçiremeyeceklerini anlayabiliriz. Gelecekte kalemler tamamen ortadan kalkabilir mi? Olabilir elbette, hiçbir şey şaşırtıcı değil. Klavye diyorum ama bildiğimiz klavyeler de yavaş yavaş ortadan kalkıyor artık, baksanıza "dokunmatik" şeyler sardı ortalığı, benim hâlâ bir dokunmatiğim yok, geçen gün dem vurmuştum bu konudan, fakirim, ne yapayım. Her şeyin ultra hızlı olup bittiği bir zamandayız. Bakıyorsunuz, son elli yılda meydana gelen değişim, İlkçağ'dan geçen yüzyıla kadar süren üç-beş bin yıllık zaman dilimi içinde meydana gelenden daha fazla. Ne yapsak?

Konumuzu dağıtmayalım. Yazı diyorduk... Acaba ilk yazı ne zaman, kimin tarafından, niçin ve nasıl yazıldı? Bunu hiçbir zaman bilemeyeceğiz. Tıpkı diğer pek çok konuyu da hiçbir zaman bilemeyeceğimiz gibi. O zaman işimiz tahmin kalesine şutlar atmaya kalıyor her zamanki gibi. Hadi bakalım. (O zaman herkes kendi tahminini yürütsün).

Bu dört sorudan; ilk yazının ne zaman, kimin tarafından, niçin ve nasıl yazıldığından hangisi daha önemli acaba? Bunları önem sırasına koyabilir miyiz? Benim aklıma gelmemiş olan sorular da olabilir tabii, onu da unutmadan, bana göre ilk yazının niçin yazıldığının bu bağlamda en önemli soru olduğunu belirteyim. Her şeyin bir nedeni var elbette, bu yeryüzünde ilk yazılan yazının da ilk yapılan her şey gibi bir nedene bağlı olduğu su götürmez bir gerçek; determinizm, nedensellik ilkesi falan, meraklısı Wikipedia'dan okuyabilir bu konuları, Allah Wikipedia'dan razı olsun. Bence ilk yazının nasıl yazıldığı, niçin'den sonra gelen en önemli soru. Bu soruyu kime yöneltseniz, muhtemelen hemen, "Taşla, çiviyle falan yazılmıştır ilk yazı," der, ne yapsın, hepimiz tarih kavramıyla ilkokul sınıfımızdaki tarih şeridiyle tanışmadık mı? E, bu tarih anlayışına göre çıkacak olan sonuç belli, ilk insanlar alet malet yaptılar ilkin, sonra yavaş yavaş gelişmeler oldu, falan filan. Gelgelelim hiçbirimiz ilk yazının nasıl yazıldığını da bilemeyeceğiz, ben böyle düşünüyorum. Ha, eldeki kaynaklara göre elbette bir şeyler söylüyor tarihçiler, evet, işte sivri taşlarla mağara duvarlarına bir şeyler çizildi filan, ama diyorum ya, "eldeki kaynaklara göre", halbuki, kim bilir elde olmayan nice kaynak var. İlk yazının kimin tarafından yazıldığı, önem sıralamasında üçüncü sırada geliyor diye düşünüyorum. O ilk kişiye biraz haksızlık olduğunu düşünebilirsiniz, sonuçta olağanüstü bir şey yapmış adam, ya da kadın, ama ne yapalım, tarihte pek çok adsız kahraman var, kaldı ki zaten adını da bilmiyoruz onun, daha da önemlisi, tarihte birçok kahraman var ki yaptığı iş kendisinden daha önemli, dolayısıyla bence ilk yazının nasıl, ama ondan da öte niçin yazıldığı, kimin tarafından yazıldığından çok daha önemli. Geriye kalıyor ne zaman yazıldığı, bu dört sorudan en önemsizi bu bence. Zaten hiçbir zaman bilemeyeceğimizi başta söyledim, tarihçiler elbette bunun için de bir tarih vereceklerdir, ama dediğim gibi, o da yine "eldeki kaynaklara göre".

Nereye varmak istiyorum bunları söylemekle? Vallahi ben de bilmiyorum. Yazıp gidiyorum işte. Eleştiri yazılarında falan okuduğumuz oluyor; romanının sonunun nereye varacağını bilmeyen yazarlar da varmış, onlarla karşılaştırınca bu ufacık blog metninin sonunun nereye varacağını bilmiyor olmam pek de canımı sıkmıyor doğrusu. –Bu doğrusu sözcüğünde de bir sorun varmış, bir-iki yıl önce okumuştum, sanırım Feyza Hepçilingir'in bir kitabıydı, iyi anımsamıyorum, ondan ötürü bir ara kitaba bir daha göz atıp ayrı bir yazının konusu ederim onu da–.

Madem sonunun nereye varacağını bilmiyorum, o zaman iyisi mi artık sona erdirmek. Az kalsın unutuyordum, yukarıda neden "İNSAN HAYVAN" yazdım? İnsan'ı neden italik yaptım? Hayvan'ı neden insan'dan daha büyük yazdım? Aslında bambaşka şeyler yazacaktım ama işte başlayınca aklıma geliverenleri sayıp döktüm, bunlar çıktı ortaya. O söylemek istediğim bambaşka şeyler de son paragrafa kaldı.

Yukarıda dedim ya, bu zamanın insanları olarak yazmak konusunda olabildiğince şanslıyız, diye. Dilediğimiz gibi yazabiliyoruz bugün. Yazabiliyoruzdan kastım, yazımızı dilediğimiz gibi biçimlendirebiliyoruz. İşte ben de eldeki olanakları kullanarak insanla hayvana dair ufak bir şey yapmaya çalıştım. İstedim ki bir kez de HAYVAN İNSAN'dan büyük olsun. Bir kez de İNSAN eğilsin HAYVAN'ın önünde. Çok şey değil inanın, binlerce yıldır "hayvan gibi" çalıştırıyoruz onları, süttü, yumurtaydı, her gün ürettiklerini yiyoruz, yetmiyor kesip etlerini yiyoruz, öldürüp işkence ediyoruz, ayrıca adlarını da birbirimize hakaret sözü olarak kullanıyoruz. Çok şey mi bu yaptığım?

7 Ocak 2014

Muradını almışlar

Bir ortaokul öğrencisinin sınav kâğıdı:

"Bütün milletvekilleri tarafından imzalanmıştır. Bir de Kazım Karabekir'in evet ya da hayır dediğinin üstünde kalmışlar, sonra da Kazım Karabekir'in evet deyip onların da Mondros Ateşkes Antlaşması'nın artık kanuna girdiğinin muradını almışlar."

6 Ocak 2014

Çoban

Orta Anadolu’da çekilmiş, Cüneyt Oğuztüzün’ün bir fotoğrafına bakar gibi uzun düşüncelere dalıyorum kimi zaman.
Sürüsünü yüksek çayırlara süren bir çoban gibi, her şeyi ardında bırakabilse keşke insan. Gösterişten uzak bir çoban. Sürüsü, bir iki öğün azığı, kepeneği ve gövdesini dayanacağı asasından başka yükü olmayan bir çoban. 
Sürü bile çobana ait değil.
Bana kalırsa, koyunlarına sahip çıkarak aklına mukayyet olur insan, eğer ki bir çoban gibi kendi ruhunu, belleğini engin çayırlıklara sürebiliyorsa. Sabrı kendine çoban eder.
Cüneyt’in çoban fotoğraflarına hayranlıkla bakarım. Sabrını düşünürüm. Belki daha önce sözünü etmişliğim vardır, köyde büyüseydim eğer, ihtimal o ki, çoban olurdum. Cüneyt’in o fotoğrafları çekerken gösterdiği çoban sabrına çok tanıklık etmişimdir ayrıca. Gölün üstüne bir tek bulut gelip konsun diye saatler boyu bin metrelik bir tepede güneş ve rüzgârın altında bekleyişini unutamam.
Diğer yandan, kurtların çoban kesildiği, hırsızların bekçi kılığında gezindiği bir zamanda yaşıyoruz. İnsan, kendi masumiyetini kendi aç kurduna karşı koruyabilen bir çoban olabilseydi keşke, ne mutlu olurdu.
Özcan Yüksek, Atlas, sayı 250

4 Ocak 2014

Kanatlı Uygarlık

 
Baykuş Kanatlı Uygarlık'ın entelektüelidir.
Çok düşünür. Kendisine "uğursuz"
yaftası yapıştırılmış olması da bundan 

ötürü değil midir? Dünya kurulduğundan 
beri sürüler hep çoğunlukta, düşünenler, 
bilenler de hep azınlıkta oldu ve artık açıkça 
anlaşılıyor ki dünya döndüğü sürece 
bu böyle olacak. 
Karga'yı kısa cümlelerle anlatmak herkesin
harcı değil. Biz insanlar arasında kötü
sesiyle ünlenmişse de Kanatlı Uygarlık'ta
gün görmüş, devran sürmüş
bir tür koca adam rolüne sahiptir.
En bilinen türünün siyah renkli olması da
kaderin bir cilvesi olsa gerek.

Martı. Denizlerin hâkimi. İnsan atalarımızın denizlere açılmak için binlerce yıl geçmesi gerekti, oysa Martı ilk günden beri denizlerdedir. Martı ayrıca çağdaş uygarlığı da simgeler. Şehirlerde yaşamaya neredeyse insanlarla birlikte başladı.




















>>>
Papağan eğlencenin, zevkin, sefanın
simgesidir. O kadar ki, bu özelliği onun 

renklerine de yansımıştır. Rengârenk 
telekleri, insanlar gibi konuşabiliyor 
olması onu Kuşlar Aleminde apayrı 
bir yere koyar.
Serçe, Kanatlı Uygarlık'ta kendi halindeliğin sembolüdür. Kimseye karışmaz etmez. 
Eğer bir çocuk bir kuşa benzetilecekse 
bu kuş serçe olmalıdır; o denli çocuk
ruhludur serçe. Hayatı olduğu gibi kabul 
eder bir de. Çok üşüse de kışın göçmez.

Kartal da dağların hâkimidir. Onu dağlardan başka yerde yaşatmak çok zordur. Kanatlı Uygarlık'ta yerine yurduna bu kadar bağlı bir kuş daha yoktur. Bu nedenle çevresine hep korku salmıştır, çünkü yaşadığı yerin sahibidir, dağlar onundur bir kere, daha ne söylenir.























Copyright ©: The owl, the crow, the seagull, the parrots, the sparrow, the eagle.

2 Ocak 2014

Evdeki hesap

Bir şeyi çok isteyince oluyor, diyorlar ya, sanırım düpedüz yalan söylüyorlar. Hatırlıyor musunuz, birkaç yıl önce bir kitap çıkmıştı, bakkalda markette satılan şu çoksatar kitaplardandı, adını anımsamıyorum, okumadım da, ama söylendiğine göre, kimdi o, Jennifer Lopez miydi, eğer onunla birlikte olmayı çok çok çok arzularsanız bir gün mutlaka olursunuz, gibisinden şeyler yazıyormuş içinde. Valla, benim Jennifer Lopez'le yatmak gibi bir planım programım yok, ha, olursa hayır demem, Allah'ın bildiğini sizden mi saklayacağım, ama ille olacak da demiyorum, benim çok daha başka, hepsi de aslında olabildiğince basit, gerçekleşebilir diyebileceğimiz isteklerim var. Nedir mesela onlardan biri? İstanbul'da yaşamak. Evet, İstanbul'da yaşamayı dilemek kadar basit bir istek olamaz, değil mi? 

Birkaç yıl önce ben Muğla'da üniversite öğrencisiyken, Galatasaray Üniversitesi'nden bir hoca konuk olarak bizim okula gelmişti bir yıllığına. Ben de kendisinden ders alma şansını yakalayanlardandım. Kadın Muğla'yı öyle bir anlatıyordu ki sanırdın cennettesin. Muğla güzel bir şehir Allah için, ona bir şey demiyordum da, hocanın gözünde İstanbul, demek o kadar sıkıntılı bir şehirdi ki her fırsatta dile getiriyordu. Üstelik sonradan İstanbullulara da benzemiyordu. (Ne deniyor sahiden, sonradan İstanbullu olmayanlara, İstanbul'un yerlisi mi?). Onun Muğla'yı övüyor, İstanbul'u yeriyor olmasını normal karşılıyordum karşılamasına, içimden de, "Hocam, ne yapıyorsunuz, gözünüzü seveyim, ben İstanbul'da yaşamayı düşlüyorum, siz gözümde karartacaksınız neredeyse," diyordum. Diyordum ama kaç yıl oldu, benim İstanbul hâlâ hayal.

Nereden çıktı şimdi bu İstanbul, diye soracaksınız. Hoş, sormazsanız da anlatacağım ya... Efendim, Cem Akaş geçenlerde Hayat Bilgisi adlı yeni bir okul kurdu. Bu okulda Yayıncılık ve Editörlük, Sanat Yönetimi, Öykü Yönetimi, Tiyatro - Sahne Eylemi gibi sınıflar olacak. İlkin çok heyecanlandım, online ders verecek bir okul sandım, ancak yanılmışım ne yazık ki, dersler klasik yöntemle işlenecekmiş. Çok umutlanmıştım oysa, Çeviri - İngilizce dersine yazılmaya oracıkta karar vermiştim. Velhasılıkelam, İstanbul'da yaşamıyor oluşuma ilk kez bu denli içerledim.

31 Aralık 2013

Akıyor...

2009'da bunu, 2010'da bunu, 2012'de bunu, 2013'te de bunu paylaşmışım yeni yıla dair. 

Eskiden "Su gibi akıp geçiyor" derlerdi, zaman sudan da hızlı akıyor artık. Zaman su olup akarken köprünün üstünde durup onu izlemek istiyorum. Evet, yalnızca bunu istiyorum.

Yeni yılınız gönlünüzce olsun!




30 Aralık 2013

baharı bekleyen'e

ben kışın güzelliğini söylerim ne gelirse dilime
çünkü kış bir hazırlıktır soluğuma kıpkırmızı gülüme

nice kırmızı ayaklar gelip geçti o gün katar katar
kış günleri sözgelişi ben bir cop bile almadım elime

altı kız bir ayışığı def çalıp şarkılar söylediler
beri yanda ormanlar yanardı, ciğerpareler lime lime

artık su uyur aşk uyanır mendilim kana boyanır
bilirim bu baharda da herkes hasetlenir halime

ve ellerim batık bir suda akar gözlerim her şeye bakar
bahar bir gelsin yeter artık eksikse de bırak elleme

su uyur düşman uyumaz suların dibi güllerde
"imrenir dururdum eski gecelerime"

altı kız bir oğlan def çalıp şarkılar söylediler
baktım birinin kara bir gecesi düşüvermiş mendilime

şimdi elimde baston silâh, başımda şapka öyle
ağzımda kurşun hızında seçtiğim her kelime

şu. hiç kimse durmazsa her şey yürür, bu aşk demektir
her şey kullanılmazsa dirim bir ihanettir ölüme

sakiniz elimiz filan temiz baharı filan bekleriz
fincanı taştan oyarlar içine bâde mi koyarlar

biz silâh kuşanırız bize bir şey söyleme

Turgut Uyar

28 Aralık 2013

Masalın Sonu

Masalın sonunda gökten düşe düşe üç elma düşüyordu. Bu kocaman gökyüzüne bunca çok yıldız sığıyorken üç elma az değil miydi?

Hem sonra, bu güzel masalın birçok dinleyeni vardı, her biri için bir elma düşmesi de mi mümkün değildi?

Bütün gece bunları düşünürdü İbrahim. Sonra uykuya dalardı. Rüyasında ne gördüğünü kimse bilemezdi.

27 Aralık 2013

Vıladimir'e İkinci Mektup

Kıymetli kardeşim Vıladimir, 

Satırlarıma başlamadan önce selam eder, her iki karakaş gözlerinden hasretle öperim.

Biliyorum, bu giriş sana epey tanıdık gelecektir, çünkü yazdığım son mektuba da aynen böyle başlamıştım. Ne yapayım, gelenek bir yerde, bir zamanlar mektup yazmanın pabucu henüz dama atılmamışken dünyanın bütün mektupları böyle başlamaz mıydı?    

Nasılsın, iyi misin, diye de soracağım elbette ama sen sorma, çünkü pek de iyi sayılmam. Evet, böyle davranmak şık değil, insan hiç olmazsa âdet yerini bulsun diye iyiyim, der ama ben demeyeceğim. Peki niye iyi değilsin, diye de sormazsan çok sevinirim. 

Elbette, orada havalar nasıl, diye de soracağım. Zira bu da yine dünyada bugüne dek yazılmış olan tüm mektupların değişmez cümlelerinden biri. Geçen yıl sorup cevabını kendim vermiştim, bu yıl da aynısını yapacağım. Yalnız, bir fark var geçen yılla bu yıl arasında. Burası bu yıl çok soğuk. Hepimizin temennisi bundan daha fazla soğuk olmaması. Geçen gün çocuklara son on yıldır böyle kış görmediğimi söylüyordum, baktım oradan yaşlıca bir amca, "On yıl dediğin ne ki evladım, ben son elli yıldır böyle kış görmedim," dedi. Var anla artık bu yılki kışın sertliğini. Bir-iki gün önce de bir arkadaşla konuşuyorduk. "Burası böyleyse Sibirya nasıldır acep?" diye söylendim ben, arkadaş, "Sibirya mibirya diyoruz ama sanırım burası bu yıl Sibirya'yı da geçti," deyince, sahiden de öyle, diye geçirdim içimden. Neyse, bu hava muhabbetini fazla uzatmayayım, sözün kısası, burası bu yıl pek bir soğuk. 

Aleksey Amca ile Galina Teyze ne yapıyorlar? Çok çok selamlarımı söyle, her ikisinin de ellerinden öperim. Galina Teyzenin turşularını nasıl özledim anlatamam. Yahu, bazen düşünüyorum da Tanrı insanlığı yaratırken siz Rusları biraz kayırmış galiba, ne dersin? Anneleriniz ayrı bir marifetli, kızlarınız ayrı bir güzel... 

Geçen yılki mektubumun üzerinden neredeyse bir yıl geçmiş. Ocağın yirmi birinde yazmışım. Haliyle bu da bu yıl sana yazdığım ikinci mektup oluyor, sonra alınmak yok haa, yılda bir mektup yazıyorsun, deme yani.

Yarın bizim burada cumartesi. Eskiden hafta sonlarını nasıl severdik, hatırlıyor musun, dört gözle beklerdik? Şimdi artık o tat tuz yok. Cumartesiyle pazarın tek sevdiğim yanı saati kurmadan yatağa girmek. Gerisi yalan dolan.

Geçen gün ne oldu, biliyor musun? Bir kızla karşılaştım. "Aman Tanrım," dedim hemen, "işte aradığım kız!" Hani her bekâr erkeğin aklının "tam evlenilecek kız" köşesinde biri oturur ya, işte öyle biriydi. Oracıkta hayaller kurmaya başladım. İlk hayalimde Palamutbükü'ndeydik, balayında. Sabah erkenden kalkıp tekneyle günübirlik Rodos gezisine katılıyorduk. Bol bol fotoğraf çektiriyorduk. Rodos çarşısında gezerken bir dükkânın önünde durup gazete standındaki Yunan gazetelerine bakıyordum. Yunanca bildiğim yok, Yunan alfabesini okuyabiliyor muyum, diye kendimi denemeye yelteniyordum yalnızca, ne var ki kız, "Öff yaa, burada da mı gazete-kitap!" diyerek tepkisini gösteriyordu ve ilk kavgamızı henüz daha balayındayken yapıyorduk. İşin ilginç yanı, ben hayalimde kızla evlenmiştim ama daha adını bile bilmiyordum. Kız kimdi, diye soracaksın. Geçen gün kafedeydim, oturmuş dergi okuyordum, birden masama iki kişi yaklaştı, baktım biri kuzenim, teyzemin kızı, öbürünü tanımıyorum. Buyurun oturun dedim, oturdular, zaten boş masa da yoktu, işte hayalimde kendimle evlendirdiğim kız kuzenimin arkadaşı olan o kızdı. Tanıştık, sohbete daldık tabii, ancak ben oradan da hayallere daldım hemen. Zaten bu yüzden kızın adını da aklımda tutamadım. Oyla kuzenim bana bakıp bir şeyler söylüyorlardı ha bire, ben de dinliyordum güya, ne var ki bedenim oradaydı ama aklım hayallerimin beni götürdüğü yerlerdeydi. İkinci hayalimde bütün bir kışı Yeni Zelanda'da geçiriyorduk ve böylece o yıl hiç kardı, buzdu, soğuktu görmeden kış mevsimini atlatıyorduk. Ben tam da bu hayali kurarken, –oturduğumuz masa da pencerenin bitişiğindeydi– dışarıdan soğuk hava geliyordu ve kuzenim de üşüdüğünü söylüyordu. Her neyse, üçüncü hayalimi anlatmayacağım. Tabii, dördüncü, beşinci ve altıncıyı da. Neden mi? Çünkü kızın nişanlı olduğunu öğrenmemle bütün o hayallerim Türk kahvesinin yanında gelen bir bardak suyun içine düştü. Allah aşkına sen söyle, bu bendeki de şans mı şimdi?

Ee, sen neler yapıyorsun? Yeğenimin okulu nasıl gidiyor? Umarım her şey yolundadır. Aleksey Amca hâlâ ava çıkıyor mu? Söyle de artık emekli olsun bu avcılık işlerinden. Günün birinde ayının biri onu avlayacak, ondan korkuyorum.

Neyse kardeşim, bu mektup da burada sona ermiş olsun. Nasıl olsa artık sana yılda iki mektup yazabiliyorum. Bol bol mektuplaşacağız demektir bu da. Tüm tanıdıklara selamlarımı ilet. Kendine de çok iyi bak.

Satırlarıma son vermeden önce tekrar selam eder seni hasretle kucaklarım.

Selamlar...

26 Aralık 2013

800

Nasıl ki bazı şeyler, siz farkında olun ya da olmayın, ama yavaş yavaş, ama aniden, hayatınızdan silinip giderler, bazı şeyler de aynen o şekilde hayatınıza girerler. Silinip gidenleri, onlar her ne iseler, bir zaman sonra unutursunuz. Olur da bir gün onları hatırlatan bir şeylerle karşılaşırsanız ya özlemle iç geçirirsiniz, ya da unutarak ne iyi etmiş olduğunuzu içinizden geçirirsiniz. Bir de hayatınıza bir yerden sonra giren şeyler vardır. Onların bir zaman sonra hayatınızda ne denli yer edindiğini de ancak bazı belirtiler aracılığıyla görebilirsiniz. Tıpkı benim de sekiz yüzüncü bu kayıt aracılığıyla bu blogun hayatımda ne denli yer edindiğini gördüğüm gibi.

Evet, fazla uzatmayayım, bu blogda yayımlanan 800. kayıttı bu okuduğunuz. Böyle sürerse önümüzdeki yaz 1000. kayıtla ilgili de bir şeyler yazacağım. Hatta o vesileyle size kitap mitap da dağıtacağım, bekleyin siz. :)

25 Aralık 2013

2014'te yapacaklarım

Üç gün önce bu listeyi yapacağımı söylemiştim. İşte yapıyorum.
  1. Geçen yıl olduğu gibi bu yıl da her gün yemek yiyeceğim,
  2. Her gün pencereden dışarıya bakacağım, gökyüzüne daha çok bakacağım,
  3. Yeni arkadaşlar bulacağım, arkadaşlarımı arayacağım,
  4. Daha fazla şiir okuyacağım, yeni şairler keşfedeceğim,
  5. Daha fazla fotoğraf çekeceğim, yeterli parayı bulur bulmaz iyi bir SLR makine alacağım,
  6. Artık evlenmeyi düşüneceğim, ama bunun için önce bir sevgili bulmalıyım, bulacağım,
  7. Yıllar oldu paraşüte binmeyeli, bu yıl iki elim kanda da olsa bineceğim, ayrıca yeğenim Rengin'i de bindirecek, böylece ona verdiğim sözü tutmuş olacağım,
  8. Yıllar oldu bir dergiye abone olmayalı, bu yıl birine olacağım, bu dergi büyük ihtimalle bir edebiyat dergisi olacak,
  9. Yıllar oldu tiyatroya gitmeyeli, bu yıl ilk fırsatta hangi oyun olduğuna bakmadan gideceğim,
  10. Yeni kelimeleri sevmeye devam edeceğim, kullanacağım da, ama yazın yerine edebiyat demeyi sürdüreceğim,
  11. Kahve içmeye devam edeceğim,
  12. İlk fırsatta Mardin'e gidip o teras katındaki kafede Mezopotamya Ovası'na bakıp bir öykü yazacağım,
  13. Mardin dönüşü Diyarbakır'da surlara çıkacağım, Keçi Burcu'nda kaçak çay içeceğim,
  14. Yaşar Kemal'e, "Ne olur Ustam, bunca roman yazdın, bir de şiir yaz" konulu bir e-posta göndereceğim,
  15. Halihazırda en çok sarf ettiğim küfürler "öküz herif", "kazma herif" olup, öküz'ü bir daha hiç kullanmamak üzere bırakacağım, kazma'yı kullanmaya devam edeceğim, hepsinden önemlisi, hiç kimsede olmayan yepyeni, tamamen kendime ait küfürler bulacağım,
  16. Art arda olmamak kaydıyla üç gün telefonumu kapatacağım, ulaşılmaz olacağım,
  17. Facebook hesabımı elden geçireceğim. Bugüne dek paylaştığım her şeyi gözden geçirip büyük bölümünü sileceğim,
  18. Photoshop ve Illustrator öğreneceğim,
  19. Bir hafta boyunca hiç internete girmeyeceğim,
  20. Yazın yine denize gideceğim.

22 Aralık 2013

Yaptıklarım yapacaklarımın teminatıdır!

Bitirmek üzere olduğumuz bu yılın ilk gününde, yıl boyunca yapacaklarımın listesini çıkarmıştım. Çok gerçekçi bir liste olduğunun garantisini de vermiştim. Zaman her zamanki gibi çabucak geçti, işte bir yıl, göz açıp kapayıncaya dek geçip gitti. Şimdi bir bakıp görelim, yaptığım liste sahiden gerçekçi miymiş? 

On beş maddelik bir liste yapmıştım. 
  1. En az 365 kere yemek yiyeceğim, demiştim, yedim.
  2. Her gün dışarı çıkacağım. Dışarıda hiçbir işimin olmadığı günlerde de en azından balkona çıkacağım, demiştim, çıktım.
  3. E-Okul'a çocukların notlarını gireceğim, demiştim, girdim.
  4. Blogumda yazmaya devam edeceğim, demiştim, yazdım.
  5. Müzik dinleyeceğim, demiştim, dinledim.
  6. Yeni bir telefon almayacağım, demiştim, almadım.
  7. Bir kere televizyon izleyeceğim, demiştim, maalesef bu sözümü tutamadım, yanlış hatırlamıyorsam beş kere izledim.
  8. Çokça kahve içeceğim, demiştim, içtim.
  9. Karıncaları çok seveceğim, demiştim, çok sevdim, seviyorum, seveceğim.
  10. Yaşlı kedimiz Ramazan ölmezse baharda fotoğrafını çekeceğim, demiştim, çektim.
  11. Yazın denize gideceğim, demiştim, gittim.  
  12. Kendime yeni bir çift çorap alacağım, demiştim ama birkaç çift birden aldım.
  13. Kitap okuyacağım, demiştim, okudum.
  14. İnşallah bilgisayarım emekli olmaz, demiştim, olmadı.
  15. Şu an dışarıda hem güneş var hem kar, demiştim, vallahi şu anda da dışarıda hem güneş var hem kar. 
Şimdi elinizi vicdanınıza koyarak siz söyleyin, bugüne dek verdiği sözlerin neredeyse tamamını tutan birini gördünüz mü? Ben görmedim. Hesapladım, %87 oranında tutmuşum sözümü. E daha ne? Yarın öbür gün cumhurbaşkanlığı seçimiydi, şu seçimiydi bu seçimiydi, aday olursam oylarınızı beklerim, şimdiden söyleyeyim. 

Maden böyle, 2013 için verdiğim sözlerin büyük bölümünü tutmuşum, o halde yeni hedef 2014 için vereceğim sözlerin tamamını tutmak olmalıdır. Bir-iki gün içinde çok daha gerçekçi bir yeni yıl listesiyle yeniden karşınızda olacağım.

21 Aralık 2013

En Uzun Gece

Bu gece kış. Kuzey Yarımküre'de, yani burada en uzun gece yaşanacak. Tam da şu anda yaşanıyor işte. Ben bilgisayarın karşısına oturmuş bu yazıyı yazmakla meşgulüm. Ama dünyamızın nüfusu yedi milyarı geçti biliyorsunuz, kim bilir, şu anda bu yedi milyar insan neler yapıyor? Bizim ev halkı salonda televizyon izliyor, onu biliyorum da, ya diğerleri? 

Gerçekten ilginç mi ilginç bir zamanda mı yaşıyoruz, yoksa bana mı öyle geliyor? Bir ara bu blogun adı Bizim Zamanımız'dı, birkaç ay oldu değiştireli, nedeni tam da buydu, içinde yaşadığımız zamanın ilginçliği beni çok etkilemiş olacaktı ki bloga o adı seçmiştim.

Ben çocukken, uzun kış gecelerinde annem bizi etrafına toplar, bize masal anlatırdı. O zamanlar dünya bugünkü gibi berbat bir yer miydi bilmiyorum, çünkü farkında değildim, ama hayat olabildiğince güzeldi. Tek derdim kederim annemin masalındaki kurdun zavallı keçi yavrularını yemesiydi, ki o da masalın sonunda belasını buluyordu, keçi, boynuzuyla karnını yarıp yavrularını çıkarıp eve götürüyordu. 

Birkaç yıl önce yeğenim Pelin henüz küçükken ona aynı masalı anlattığımda sonuna dek âdeta nefesini tutarak dinlemişti, masal biter bitmez de, "Peki, keçi yavrularını eve götürünce banyo yaptırmış mı?" diye sormuştu. Öyle ya, kurdun karnında kalmıştı yavrucaklar, kirlenmiş olmalıydılar. Çocuklar böyle detaylara takılırlar işte, dünyadaki en mantıklı detaylardır bunlar. Oysa biz büyüdükçe hayatımızdaki detaylar artar, arttıkça da mantıksızlaşır. Bir düşünün, bir çocuğunkine oranla hayatımızda ne kadar çok ayrıntı var. Gelgelelim bu ayrıntıların neredeyse hepsi de gereksiz, anlamsız ayrıntılardır. "Biz büyüdük ve kirlendi dünya" diye boşuna dememiş Murathan Mungan.

Hakikaten de bugün çok kirli bir dünyada yaşıyoruz. Ne yazık! Birkaç saat önce eve geldiğimde annem, aç mısın, diye sordu, hayır, dedim. Annemin masallarında aç kurtlar vardı, aç tilkiler vardı ama hiç aç insan yoktu. Şu anda içinde yaşadığımız dünyada, masal değil, gerçekten aç insanlar var. Kim bilir sayıları ne kadardır, belki milyonlarca. Sayı önemli mi gerçi, ha bir, ha bir milyon. Şu anda ben bu yazıyı yazmakla meşgulken, milyonlarca insan facebook'u, twitter'ı mesajlara boğarken, dünyanın bir yerlerinde aç karnını nasıl doyuracağını düşünen insanlar da vardır muhakkak. Elden ne gelir, diyerek kestirip atmak işe yarar mı bilmiyorum.

Geçenlerde bir öğrencim, "Hocam, neden kendinize dokunmatik bir telefon almıyorsunuz, bu ne ya?" diye soruyordu. Şimdiki öğrenciler de hiç sözlerini sakınmıyorlar. Çalıştığım okul memleketin en fakir semtlerinden birinde, öğrencilerin tamamı fakir ailelerin çocukları, ne var ki bu durum bir şeyi değiştirmiyor, fakir çocuklar neden fakir olduklarını düşünüp dert edeceklerine benim telefonumun fiyakasını dert ediyorlar. Bu örnek beni haklı göstermeye fazlasıyla yetiyor mu? Bu zaman dünya tarihinin görüp görebileceği en ilginç zamandır, derken o kadar da haksız sayılmam galiba.
***
Çocuklarım olsaydı ben de bu uzun kış gecesinde onlara masal anlatıyor olurdum. Masal dediğinin de anlatması değil ama dinlemesi güzel olur. Çünkü bir masalın masal olduğunun farkında değildir dinleyen, ondan ötürü kendini kaptırır dinlerken, hatta iyi bir dinleyiciyse masalın içine girdiği bile olur. Oysa anlatıcı bir an önce masalı bitirmenin derdindedir. Ama bazı usta masalcılar da vardır ki, masalı ne denli ustaca anlattıklarının ayırdında oldukları için sindire sindire anlatırlar, bu masal bittikten sonra dinleyicinin bir masal daha isteyeceğini bilirler çünkü, buna emindirler.

Çocukluk insan hayatının masal dönemidir. Masallarda her şey güzeldir. Evet, güllük gülistanlık değildir hayat ama en azından adalet vardır; kurt ölür, tilkinin kuyruğu kesilir ama nedensiz değildir bunlar, işledikleri suçların karşılığı olarak cezalarını bulmuşlardır. Gerçek hayatta ise –bizim ülkemizde olmaz elbette öyle şeyler ama– baklava çalan bir çocuk, bir katilden, bir tecavüzcüden daha çok hapis yatar.

Konumuzla ilgisi yok ama adalet deyince aklıma geldi. Biliyorsunuz, İsviçre Avrupa'nın ortasında ufak bir ülke. Denizi yok fakat İtalya ve Hollanda'da iki tane deniz ticaret filosu var. Rivayete göre bir gün Avrupa'daki uluslararası bir toplantıda bizim bakanlardan biri İsviçreli bir bakana takılır: "Yahu, ne ilginç ülkesiniz, deniziniz yok ama denizcilik bakanınız var." İsviçreli bakan hemen cevabı yapıştırır: "Ona bakarsan sizin de adaletiniz yok ama adalet bakanınız var." Demem o ki, adaletin olduğu ülkelerde uzun kış geceleri de bir başka güzel oluyordur.

19 Aralık 2013

Kara kış

Akşamüzeri arkadaşlardaydım. Saat sekizi biraz geçiyordu, kalkıp eve geldim. Bir km. kadar yürüdüm. Eve vardığımda kapıda botlarımı çıkarmaya yeltendim haliyle, ama o da ne, çıkaramadım, çünkü bağcıkları donmuştu. Uzatmaya hiç gerek yok, son on yıldır hiç böyle kış görmemiştim, berisini pek hatırlamıyorum zaten.

18 Aralık 2013

Linguistik Olanaksızlıklar

  • İngilizcede b harfinin okunuşu "bi", d'ninki "di" olduğu halde z'nin okunuşu "zi" olmadığından ZBD diye yazıp "zibidi" diye okuyamıyoruz. Ne yazık!
  • Çin yazı sisteminde harf yok ama binlerce karakter var, buna rağmen /r/ sesini çıkaramıyor adamlar. Ne büyük talihsizlik!
  • Bir İngiliz, other, near, beggar ve daha pek çok kelimeyi söylerken zaten /ı/ sesini çıkardığı halde, ona Türkçedeki ı'yı öğretene kadar saçınızı başınızı yolarsınız.

17 Aralık 2013

Virgül deyip geçme

  1. Dükkan sizin, her istediğinizi alabilir, gidip daha sonra gelebilirsiniz. 
  2. Dükkan sizin her istediğinizi alabilir, gidip daha sonra gelebilirsiniz. 
Bu iki cümleyi İngilizceye çevirelim de aralarındaki farkı; tek bir virgülün doğurduğu farkı görelim. Bu farkı görebilmek için İngilizce bilmeye de gerek yok, yalnızca her iki cümlenin kelimelerine, kelimelerin yerlerine bakmak yeter.
  1. The shop is yours, you can take whatever you want, go, and come back later.
  2. The shop can take whatever you want, you can go and come back later. 

Cümleye şimdi kelimesini de ekleyip bir daha deneyelim:
  1. Dükkan sizin, her istediğinizi alabilir, şimdi gidip daha sonra gelebilirsiniz.
  2. Dükkan sizin her istediğinizi alabilir şimdi, gidip daha sonra gelebilirsiniz.
İngilizce karşılıkları:
  1. The shop is yours, you can take whatever you want, now go, and come back later.
  2. The shop can take whatever you want now, you can go and come back later. 

Virgülün gücüne bir örnek daha verelim:
  1. Bunu yapan benim, oğlum.
  2. Bunu yapan benim oğlum.
Birinci cümlede bir kişi oğluna hitaben, "bunu yapan benim" diyor. İkinci cümledeyse bir başkasına hitaben, bunu yapanın kendi oğlu olduğunu anlatıyor.


Ey virgül, nelere kadirsin!
Sayfa başına git