Amici diem perdidi.
En sevdiğim Latince deyişlerden biridir bu.
Dostlar, bugünü de harcadık, demek.
Ne kadar çok harcıyoruz günleri, dostlar!
4 Kasım 2013
3 Kasım 2013
Fragman
Bir filmin fragmanı hiçbir zaman filmi temsil etmez. Evet, iddialı bir şey söylüyorum, farkındayım, ama böyle düşünüyorum. Çünkü bugüne kadar hangi filmi izlediysem, daha önce izlemiş olduğum fragmanında yansıtılandan çok farklı olduğunu gördüm. Tamam, fragman filmden birkaç parça gösterir ama yine de esas kaygısı başkadır, yani bir filmin fragmanı, filmin genel hatları hakkında bilgi vermek için değil, fakat filmin reklamını yapmak için hazırlanır. Böyle olunca da işin içine "filmde olmayan" şeyler girer. Hep de böyle değil midir; reklam dediğin şey bizi kandırmak için var olan bir müessesedir zaten.
Kısa keseyim çocuklar, sırf fragmanı çok beğendik diye bir filme koşar adım gitmemeliyiz. Hayal kırıklığına uğrayabiliriz.
Kısa keseyim çocuklar, sırf fragmanı çok beğendik diye bir filme koşar adım gitmemeliyiz. Hayal kırıklığına uğrayabiliriz.
2 Kasım 2013
Müziğe Saygı
Tony Gatlif'in Transylvania adlı filmini izlemediyseniz, mutlaka izlemenizi öneririm. Enfes bir filmdir. Çingenelerin hayatını anlatır. Zaten Gatlif'in kendisi de Çingene'dir. Filmin bir sahnesinde –ki, kısa ama bana göre en dokunaklı sahnedir– bir adam, çalmaları için Çingene müzisyenleri parayla tutar. Gelip çalmaya başlarlar ama adam bunalımda olduğu için kırdığı şişeyle kendine zarar vermeye başlar. Çingeneler derhal müziği keserler ve aralarından biri adama kızarak şöyle der: Müzik, yaşamak içindir, kendine zarar vermek için değil. Ve çekip giderler.
Çingeneler kadar, yaptıkları işe saygı duyan bir başka toplum yoktur. Gerçekten de müziğe saygı hayata saygıdır. İyi ki müzik var.
***
Dün bir arkadaş arayıp canlı müziğe gidelim dedi, gittik. Bizim burada görev yapan dört müzik öğretmeninden üçü çalıyor, biri de söylüyor. Çok güzel bir iş çıkarıyorlar. Ama söyleyen arkadaşın elinden telefonu hiç düşmüyor. Bir elinde mikrofon, öbüründe telefon, bir yandan söylüyor, bir yandan telefonundaki mesajları falan okuyor. Nedense öyle görünce aklıma hemen Transylvania'nın o sahnesindeki Çingene'nin söyledikleri geldi. Evet, pek de üstünde durulacak bir şey değil, alt tarafı otuz-kırk dinleyicinin bulunduğu, neredeyse hepsinin de müzisyenler gibi öğretmen olduğu küçük bir kafe ortamındaydık, ama yine de saygı saygıdır. Çingeneler kadar, yaptıkları işe saygı duyan bir başka toplum yoktur. Gerçekten de müziğe saygı hayata saygıdır. İyi ki müzik var.
1 Kasım 2013
Bir tam, bir öğrenci
Türkçe öğrenci, Arapça talebe, İngilizce student.
Öğrenci, adı üstünde, "öğrenen kişi". Talebe, "talep eden kişi". Student, Ortaçağ Latincesinde çalışmak demek olan studiare'den geliyor, dolayısıyla "çalışan kişi". (Fransızcadaki étudiant da aynı kökten. Fiil olarak da bu kökten İngilizceye ve Fransızcaya geçmiş study ve étude sözcükleri var. Bu ikincisi etüt olarak Türkçeye de geçmiş.)
Madem, dil kültürün taşıyıcısıdır, deniyor yüz yıllardır, o halde bir toplumun kültürünü; yaşam biçimini, ne yapıp ettiğini, ne yiyip içtiğini öğrenmenin en iyi yolu da o toplumun diline, dilinin "satır aralarına" bakmaktır, değil mi? Buna göre, okula giden bir çocuk, demek ki Türkçede "öğrenmeye", Arapçada "talep etmeye", İngilizce ve Fransızcada "çalışmaya" gidiyor.
Bunun böyle olması ülkelerin eğitim-öğretim düzenini de etkiliyor mudur acaba? Evetse, ne derecede etkiliyordur? Uzun uzadıya araştırmak lazım tabii. Bugün elbette tek bir ölçüte göre değerlendirme yapamayız. Eğitim-öğretim gibi, son derece karmaşık, pek çok değişkeni olan bir sistemi de tek bir kelimeye bakıp tartışamayız, ama ne olursa olsun, gene de bir etkisi vardır diye düşünüyorum.
Söz öğrenci'den açılmışken öğretmen'i es geçmek olmaz elbette. Öğretmen-öğrenci ilişkisine baktığımızda da ilginç bir durum olduğunu görüyoruz. Türkçede karşılıklı bir durum var. Bir yanda öğrenci, yani öğrenen; öbür yanda öğretmen, yani öğreten. Arapça ve İngilizcede böyle bir mantık yok. Örneğin İngilizcede bir yanda student, yani "çalışan" var, öbür yandaysa teacher, yani "öğreten" (teach: öğretmek). Arapçada da bir yanda talebe (طالب), yani "talep eden, isteyen", öbür yanda muallim (معلم), yani "talim eden, öğreten". Bu iki dilin öğrencisi birbirine benzemiyor; birinde çalışıyor, öbüründe talep ediyor, ama öğretmeni birbirine benziyor; her ikisinde de öğretiyor. Dünyanın tüm dilleri incelense, kim bilir daha neler çıkar neler.
(Çok ilginç. Kafamda hınzırca şeyler dolaşıyor, ne yapayım. Arapların bugünkü acınası durumuna bakıyorum... Batılıların alıp başını giden bilimsel gelişmelerine bakıyorum... Bir de bizim orta halli, ne iyi ne kötü, üçüncü dünyalık halimize bakıyorum...)
Galiba her şey öğrencide düğümleniyor. Bakınız, Araplarda öğrenci istiyor, İngilizlerdeyse çalışıyor. İkisinin de durumu ortada. Yedi yaşındaki bir çocuğun bile bildiği bir şey var: Herhangi bir işi kotarmak için istemek yetmez, çalışmak gerek.
Araplarda istiyor, dedik, İngilizlerde çalışıyor, peki ya burada, diyeceksiniz. Burada da öğreniyor. Ama neyi, nasıl öğreniyor? Ona da siz karar verin.
Öğrenci, adı üstünde, "öğrenen kişi". Talebe, "talep eden kişi". Student, Ortaçağ Latincesinde çalışmak demek olan studiare'den geliyor, dolayısıyla "çalışan kişi". (Fransızcadaki étudiant da aynı kökten. Fiil olarak da bu kökten İngilizceye ve Fransızcaya geçmiş study ve étude sözcükleri var. Bu ikincisi etüt olarak Türkçeye de geçmiş.)
Madem, dil kültürün taşıyıcısıdır, deniyor yüz yıllardır, o halde bir toplumun kültürünü; yaşam biçimini, ne yapıp ettiğini, ne yiyip içtiğini öğrenmenin en iyi yolu da o toplumun diline, dilinin "satır aralarına" bakmaktır, değil mi? Buna göre, okula giden bir çocuk, demek ki Türkçede "öğrenmeye", Arapçada "talep etmeye", İngilizce ve Fransızcada "çalışmaya" gidiyor.
Bunun böyle olması ülkelerin eğitim-öğretim düzenini de etkiliyor mudur acaba? Evetse, ne derecede etkiliyordur? Uzun uzadıya araştırmak lazım tabii. Bugün elbette tek bir ölçüte göre değerlendirme yapamayız. Eğitim-öğretim gibi, son derece karmaşık, pek çok değişkeni olan bir sistemi de tek bir kelimeye bakıp tartışamayız, ama ne olursa olsun, gene de bir etkisi vardır diye düşünüyorum.
Söz öğrenci'den açılmışken öğretmen'i es geçmek olmaz elbette. Öğretmen-öğrenci ilişkisine baktığımızda da ilginç bir durum olduğunu görüyoruz. Türkçede karşılıklı bir durum var. Bir yanda öğrenci, yani öğrenen; öbür yanda öğretmen, yani öğreten. Arapça ve İngilizcede böyle bir mantık yok. Örneğin İngilizcede bir yanda student, yani "çalışan" var, öbür yandaysa teacher, yani "öğreten" (teach: öğretmek). Arapçada da bir yanda talebe (طالب), yani "talep eden, isteyen", öbür yanda muallim (معلم), yani "talim eden, öğreten". Bu iki dilin öğrencisi birbirine benzemiyor; birinde çalışıyor, öbüründe talep ediyor, ama öğretmeni birbirine benziyor; her ikisinde de öğretiyor. Dünyanın tüm dilleri incelense, kim bilir daha neler çıkar neler.
(Çok ilginç. Kafamda hınzırca şeyler dolaşıyor, ne yapayım. Arapların bugünkü acınası durumuna bakıyorum... Batılıların alıp başını giden bilimsel gelişmelerine bakıyorum... Bir de bizim orta halli, ne iyi ne kötü, üçüncü dünyalık halimize bakıyorum...)
Galiba her şey öğrencide düğümleniyor. Bakınız, Araplarda öğrenci istiyor, İngilizlerdeyse çalışıyor. İkisinin de durumu ortada. Yedi yaşındaki bir çocuğun bile bildiği bir şey var: Herhangi bir işi kotarmak için istemek yetmez, çalışmak gerek.
Araplarda istiyor, dedik, İngilizlerde çalışıyor, peki ya burada, diyeceksiniz. Burada da öğreniyor. Ama neyi, nasıl öğreniyor? Ona da siz karar verin.
31 Ekim 2013
Çalışmaya inanan biri ve bir serseri
Bukowski'yi duymayan yoktur herhalde. Ben de çok duydum duymasına ama bugüne dek herhangi bir metnini okumadım. Bloglara göz gezdirirken, Bukowski için "adamım" diyen bir blogdaşın paylaştığı bir Bukowski şiirine rastladım. Hoşuma gitti, çevirdim. Felsefi içerikli bir şiir diyebilir miyiz buna? Bilemiyorum. Hoş, şiirin içeriğinde felsefe yok; felsefi bir kavram vs. yok, yalnızca bazı filozofların adı var, ama serserilik eden birini çalışan birine üstün tuttuğuna göre, vardır elbet anlatmak istediği bir şey. Her neyse, Bukowski'yi henüz okumadığıma göre ne desem uydurma olacak. İyisi mi şiiri okumak.
babam ve serserinin biri
babam çalışmaya inanırdı.
bir işi olduğu için de
gururluydu.
bazen işsiz kaldığı
olurdu
ve bundan çok utanırdı.
o kadar utanırdı ki,
sabahtan evden çıkar,
akşama dönerdi
komşular bilmesin
diye.
ben,
bense kapı komşumuzu tutardım:
tek yaptığı, arka bahçede
bir sandalyeye kurulmak
ve garajın duvarına çizdiği
hedeflere ok atmaktı.
1930'da, Los Angeles'ta
öyle bilgeydi ki adam,
Goethe, Hegel, Kierkegaard,
Nietzsche, Freud,
Jaspers, Heidegger ve
Toynbee zor inkâr ederdi
bilgeliğini.
Charles Bukowski
babam ve serserinin biri
babam çalışmaya inanırdı.
bir işi olduğu için de
gururluydu.
bazen işsiz kaldığı
olurdu
ve bundan çok utanırdı.
o kadar utanırdı ki,
sabahtan evden çıkar,
akşama dönerdi
komşular bilmesin
diye.
ben,
bense kapı komşumuzu tutardım:
tek yaptığı, arka bahçede
bir sandalyeye kurulmak
ve garajın duvarına çizdiği
hedeflere ok atmaktı.
1930'da, Los Angeles'ta
öyle bilgeydi ki adam,
Goethe, Hegel, Kierkegaard,
Nietzsche, Freud,
Jaspers, Heidegger ve
Toynbee zor inkâr ederdi
bilgeliğini.
Charles Bukowski
29 Ekim 2013
28 Ekim 2013
Sevgi Neyden Yapılır?
Sekizinci sınıfların dersinde bir kız öğrenci bir dosya getirdi. "Hocam, bu şiirleri ben yazdım, okuyun bakalım, güzel mi?" dedi. Okudum. Aralarından bir tanesini fark ettirmeden telefonuma yazdım.
kanser aşktan yapılır,
ölüm ecelden. peki
sevgi neyden yapılır?
Güzel, değil mi?
kanser aşktan yapılır,
ölüm ecelden. peki
sevgi neyden yapılır?
Güzel, değil mi?
27 Ekim 2013
Kirpi
Bir kirpimiz var, daha doğrusu birkaç kirpimiz. Neredeyse her akşam geliyorlar, bahçedeki kabukları falan yiyorlar. Nedense hiç birlikte geldiklerini görmedik, bazen büyüklerden biri geliyor, bazen küçüklerden biri. Bir kirpimiz, dememin nedeni de bu. Aslında belki beraber de geliyorlardır ama ne ben ne de ev halkından başka biri hiç beraber görmedik. Belki her biri ayrı bir bahçeye gidiyordur, böyle bir kanunları vardır kirpilerin de, kim bilir.
Ee, neden yazdın şimdi bunu, diye sormazsınız umarım. Özel bir nedeni yok. Ayda yılda bir, bahçemizdeki kirpilerden söz etmişiz burada, çok mu?
Ee, neden yazdın şimdi bunu, diye sormazsınız umarım. Özel bir nedeni yok. Ayda yılda bir, bahçemizdeki kirpilerden söz etmişiz burada, çok mu?
26 Ekim 2013
25 Ekim 2013
Kahve
![]() |
| © Yvette Chew Çok eskiden Afrika'da kahveden ekmek yapılırmış. Nasıl bir ekmek olduğunu tahmin edebiliriz: kapkara, Afrika'nın teni ve kaderi gibi. Peki acaba tadı nasıldı bu ekmeğin? |
24 Ekim 2013
Güvercin
I
Çatısı uçmuş bir evin
damına konmuş bir güvercin.
Çatıyı kimin, nasıl uçurduğunu bilmiyoruz. Çeşitli söylentiler var. En sağlam olanına göre, gece rüzgâr uçurmuş.
Rüzgâr neden yalnızca çatıları uçurur? Ne alıp veremediği var onlarla? Filozofların bu konulara eğileceği günler yakındır.
Hayır, rüzgâr yalnızca çatıları uçurmaz, ağaçları yerinden söktüğü de olur. Evet, öyle de olur. Gelgelelim biz çatıların uçmasıyla ilgileniyoruz, kimin neyi söktüğüne, neyi nereye diktiğine karışmıyoruz.
En çok da çocuklar haklıdır bu konularda. Uçurtma mevsimlerinde bir avuç rüzgâra muhtaç olanlar onlar çünkü.
Nedense hep okullar açıldıktan sonra ortaya çıkar rüzgâr. Çocuklarla bir alıp veremediği mi var, ne? Uçurtmalar kömürlüğe kaldırılır, kitaplar-defterler çıkarılır, ve işte sayın rüzgâr ancak o zaman zuhur eder.
Kimi çocuklar vardır, uçurtmalarını kömürlüğe kaldırır, kimi çocuklar da vardır, uçurtmalarını balkona kaldırır. Gardırobun üstüne koyanlar da yok değildir hani.
Rüzgârın yararları da çoktur ya, pek çoklarınca bilinmez ama.
Rüzgâr uçurmasa bir evin çatısını örneğin,
halini hatrını sormak aklımıza gelir mi bir güvercinin.
II
Çocuklar okula gidiyorlar. Ya da en azından gidiyor gibi yapıyorlar. Bazı çocuklar okulu sevmez çünkü, bu bilinen bir şey. Bazı güvercinler de çatı aralarını sevmez.
Birinci sınıflar, üst sınıftaki abilerinin, ablalarının elinden tutup da gidiyorlar. Böyle bir karar alınmış çünkü Birleşmiş Milletler genel kurulunda. UNICEF artık bunun için çalışacakmış. Sloganları bile hazırmış: El ele tutuşmayan çocuklara dilediğiniz kadar süt içirin, neye yarar. Abisi, ablası olmayan çocuklar da komşu çocukların elinden tutup okula gideceklermiş. “Peki, ya okula gidemeyenler?” diye sormuş delegelerden biri. Genel Sekreter yanıtlamış hemen: “Nasıl ki okula giden çocuklar el ele tutuşarak okula gidip gelecekler, okula gidemeyen çocuklar da yine el ele tutuşarak gidemeyecekler.” Karar verilmiş, kanun oy çokluğuyla kabul edilmiş. Genel Sekreter, teşekkür konuşması yapmak için kürsüye çıktığında sitemkârmış: “Ben,” demiş, “bu kanunun oy çokluğuyla değil, oy birliğiyle kabul edilmesini beklerdim.” O öyle deyince, Mozambik, Afganistan, Bangladeş, Ruanda ve Haiti temsilcileri kalkıp, hep bir ağızdan koro halinde, “Ama ölü çocuklar ne okula gidebilirler, ne de gidemezler,” deyip yerlerine oturmuşlar.
III
Rüzgârın bir yararı daha var, gelişmiş ülkelerle gelişmekte olan ülkelerde pek bilinmez. Rüzgâr her akşam ölü çocukların mezarına gidip onlara ninni söyler. Kimilerine şarkı söylediği bile olur.
Devamı var. Bakalım ne zaman.
Çatısı uçmuş bir evin
damına konmuş bir güvercin.
Çatıyı kimin, nasıl uçurduğunu bilmiyoruz. Çeşitli söylentiler var. En sağlam olanına göre, gece rüzgâr uçurmuş.
Rüzgâr neden yalnızca çatıları uçurur? Ne alıp veremediği var onlarla? Filozofların bu konulara eğileceği günler yakındır.
Hayır, rüzgâr yalnızca çatıları uçurmaz, ağaçları yerinden söktüğü de olur. Evet, öyle de olur. Gelgelelim biz çatıların uçmasıyla ilgileniyoruz, kimin neyi söktüğüne, neyi nereye diktiğine karışmıyoruz.
En çok da çocuklar haklıdır bu konularda. Uçurtma mevsimlerinde bir avuç rüzgâra muhtaç olanlar onlar çünkü.
Nedense hep okullar açıldıktan sonra ortaya çıkar rüzgâr. Çocuklarla bir alıp veremediği mi var, ne? Uçurtmalar kömürlüğe kaldırılır, kitaplar-defterler çıkarılır, ve işte sayın rüzgâr ancak o zaman zuhur eder.
Kimi çocuklar vardır, uçurtmalarını kömürlüğe kaldırır, kimi çocuklar da vardır, uçurtmalarını balkona kaldırır. Gardırobun üstüne koyanlar da yok değildir hani.
Rüzgârın yararları da çoktur ya, pek çoklarınca bilinmez ama.
Rüzgâr uçurmasa bir evin çatısını örneğin,
halini hatrını sormak aklımıza gelir mi bir güvercinin.
II
Çocuklar okula gidiyorlar. Ya da en azından gidiyor gibi yapıyorlar. Bazı çocuklar okulu sevmez çünkü, bu bilinen bir şey. Bazı güvercinler de çatı aralarını sevmez.
Birinci sınıflar, üst sınıftaki abilerinin, ablalarının elinden tutup da gidiyorlar. Böyle bir karar alınmış çünkü Birleşmiş Milletler genel kurulunda. UNICEF artık bunun için çalışacakmış. Sloganları bile hazırmış: El ele tutuşmayan çocuklara dilediğiniz kadar süt içirin, neye yarar. Abisi, ablası olmayan çocuklar da komşu çocukların elinden tutup okula gideceklermiş. “Peki, ya okula gidemeyenler?” diye sormuş delegelerden biri. Genel Sekreter yanıtlamış hemen: “Nasıl ki okula giden çocuklar el ele tutuşarak okula gidip gelecekler, okula gidemeyen çocuklar da yine el ele tutuşarak gidemeyecekler.” Karar verilmiş, kanun oy çokluğuyla kabul edilmiş. Genel Sekreter, teşekkür konuşması yapmak için kürsüye çıktığında sitemkârmış: “Ben,” demiş, “bu kanunun oy çokluğuyla değil, oy birliğiyle kabul edilmesini beklerdim.” O öyle deyince, Mozambik, Afganistan, Bangladeş, Ruanda ve Haiti temsilcileri kalkıp, hep bir ağızdan koro halinde, “Ama ölü çocuklar ne okula gidebilirler, ne de gidemezler,” deyip yerlerine oturmuşlar.
III
Rüzgârın bir yararı daha var, gelişmiş ülkelerle gelişmekte olan ülkelerde pek bilinmez. Rüzgâr her akşam ölü çocukların mezarına gidip onlara ninni söyler. Kimilerine şarkı söylediği bile olur.
Devamı var. Bakalım ne zaman.
23 Ekim 2013
22 Ekim 2013
Azrail'i Beklerken
Ne doğumum yıldızlar tarafından müjdelendi,
ne de bu dünyadan gidişim Tanrı'yı zor durumda bırakacak,
ve kulaklarım asla neden doğduğumu bilemedi,
bu yüzden ölümüm de sessiz olacak.
Nasır Ali'nin, çocukluğundan itibaren sahip olduğu tek yetenek müziktir. Bu nedenle 21 yaşındayken annesi onu Şiraz'a götürür. Orada zamanının en önde gelen müzik üstadı Ağa Muzaffer'den keman dersleri alır.
Şiraz'da İran adlı bir kızla birbirlerine aşık olurlar. Kızı babasından ister, ancak adam kızını vermek istemez, çünkü Nasır Ali sanatçıdır ve geçimini sağlamak için yeterli parası yoktur. Çaresiz, ayrılırlar ama ne o, ne de kız birbirlerini hiç unutmazlar. Bu durumdan üstadına da söz eder. Üstadı da, artık benden öğrenebileceğin her şeyi öğrendin, diyerek, sandığından eski kemanını çıkarır ve "bana da üstadım armağan etmişti, artık senin" diyerek ona verir ve ekler: "Bundan böyle kaybettiğin aşkın, çaldığın her notada yaşayacak, senin nefesin, iç çekişin olacak. Bu aşk değerlidir, çünkü ölümsüzdür. Bunu çok iyi bilirim." Üstadın dediği çıkar, Nasır Ali o günden itibaren hayatta müziğiyle var olmaya başlar, müziği her şeyin üstüne koyar.
Ailesini ve geri kalan her şeyi ihmal eden biridir Nasır Ali. Karısı Ferhengiz, onu çok seven, işine bağlı bir matematik öğretmenidir. İki çocuğuna da anneliğin yanısıra babalık da eder. Bir gün sabrı tükenir, Nasır Ali'nin vurdumduymazlığına dayanamaz ve hıncını onun kemanından alır; kemanı aldığı gibi yere vurup kırar. Bu, Nasır Ali için hayatta her şeyin bittiği andır. Önce başka bir keman alır ama bu keman onun istediğini vermekten çok uzaktır. Bu kez şansını kardeşi aracılığıyla bulduğu bir Stradivarius'ta dener, ama o bile çare olmaz. Onun biricik aşkı, üstadının armağanı olan kemanı kırılmıştır, yeri hiçbir kemanla doldurulamayacaktır, Nasır Ali bunun çok iyi farkındadır. Hayatı birden kararmış, hiçbir dayanağı kalmamıştır. Böylece, artık yaşamanın hiçbir gerekçesi de kalmamıştır.
Böylelikle Nasır Ali ölmeye karar verir. Oracıkta birkaç klasik intihar yöntemi geçirir kafasından; tren yoluna yatmak, uçurumdan atlamak, kafasına sıkmak, hap almak. Ama bunlardan hemencecik vazgeçer, "sonuçta o, devrinin en büyük keman sanatçısı Nasır Ali Han'dır," itibarına yakışır bir intihar yöntemi düşünür ve bulur, yatağına yatıp ölümü bekleyecektir. Bundan sonra film, Nasır Ali'nin yatakta boyuna sigara içip ölümü beklediği sekiz gününün öyküsünü anlatır.
Anlatıcının Azrail olduğunu, altıncı günün başında Nasır Ali'yle buluşmaya geldiğinde öğreniriz. Peki, acaba bir an önce ölmeyi dileyen Nasır Ali, Azrail'i karşısında görünce ne yapar? Siz olsaydınız ne yapardınız?
O kadim soruyu bir kez daha sormanın zamanıdır: İnsanı yaşatan nedir?
ne de bu dünyadan gidişim Tanrı'yı zor durumda bırakacak,
ve kulaklarım asla neden doğduğumu bilemedi,
bu yüzden ölümüm de sessiz olacak.
Nasır Ali'nin, çocukluğundan itibaren sahip olduğu tek yetenek müziktir. Bu nedenle 21 yaşındayken annesi onu Şiraz'a götürür. Orada zamanının en önde gelen müzik üstadı Ağa Muzaffer'den keman dersleri alır.
Şiraz'da İran adlı bir kızla birbirlerine aşık olurlar. Kızı babasından ister, ancak adam kızını vermek istemez, çünkü Nasır Ali sanatçıdır ve geçimini sağlamak için yeterli parası yoktur. Çaresiz, ayrılırlar ama ne o, ne de kız birbirlerini hiç unutmazlar. Bu durumdan üstadına da söz eder. Üstadı da, artık benden öğrenebileceğin her şeyi öğrendin, diyerek, sandığından eski kemanını çıkarır ve "bana da üstadım armağan etmişti, artık senin" diyerek ona verir ve ekler: "Bundan böyle kaybettiğin aşkın, çaldığın her notada yaşayacak, senin nefesin, iç çekişin olacak. Bu aşk değerlidir, çünkü ölümsüzdür. Bunu çok iyi bilirim." Üstadın dediği çıkar, Nasır Ali o günden itibaren hayatta müziğiyle var olmaya başlar, müziği her şeyin üstüne koyar.
Ailesini ve geri kalan her şeyi ihmal eden biridir Nasır Ali. Karısı Ferhengiz, onu çok seven, işine bağlı bir matematik öğretmenidir. İki çocuğuna da anneliğin yanısıra babalık da eder. Bir gün sabrı tükenir, Nasır Ali'nin vurdumduymazlığına dayanamaz ve hıncını onun kemanından alır; kemanı aldığı gibi yere vurup kırar. Bu, Nasır Ali için hayatta her şeyin bittiği andır. Önce başka bir keman alır ama bu keman onun istediğini vermekten çok uzaktır. Bu kez şansını kardeşi aracılığıyla bulduğu bir Stradivarius'ta dener, ama o bile çare olmaz. Onun biricik aşkı, üstadının armağanı olan kemanı kırılmıştır, yeri hiçbir kemanla doldurulamayacaktır, Nasır Ali bunun çok iyi farkındadır. Hayatı birden kararmış, hiçbir dayanağı kalmamıştır. Böylece, artık yaşamanın hiçbir gerekçesi de kalmamıştır.
Böylelikle Nasır Ali ölmeye karar verir. Oracıkta birkaç klasik intihar yöntemi geçirir kafasından; tren yoluna yatmak, uçurumdan atlamak, kafasına sıkmak, hap almak. Ama bunlardan hemencecik vazgeçer, "sonuçta o, devrinin en büyük keman sanatçısı Nasır Ali Han'dır," itibarına yakışır bir intihar yöntemi düşünür ve bulur, yatağına yatıp ölümü bekleyecektir. Bundan sonra film, Nasır Ali'nin yatakta boyuna sigara içip ölümü beklediği sekiz gününün öyküsünü anlatır.
Anlatıcının Azrail olduğunu, altıncı günün başında Nasır Ali'yle buluşmaya geldiğinde öğreniriz. Peki, acaba bir an önce ölmeyi dileyen Nasır Ali, Azrail'i karşısında görünce ne yapar? Siz olsaydınız ne yapardınız?
O kadim soruyu bir kez daha sormanın zamanıdır: İnsanı yaşatan nedir?
20 Ekim 2013
Kibar
Birkaç ay önce ruhunu yitirmiş iki kelimeden söz etmiştim. Onlardan daha çok var, aklıma geldikçe yazarım. Şimdi de, ruhunu yitirmemiş ama azıcık yolunu şaşırmış bir kelimeden söz etmek istiyorum: kibar.
Arapça'nın bükünlü bir dil olduğunu bilen bilir. Yani, Arapçada yeni kelimeler türetilirken kelimenin başına, sonuna ekler gelmez, fakat kelimenin kökü bükülür, böylece ortaya yeni bir kelime çıkar. /hkm/ köküne bakalım, bu kökten Türkçeye geçmiş birkaç kelime: hakim, hüküm, mahkeme, muhakeme... Halbuki Türkçede böyle değildir, örneğin bu dört kelimenin karşılığı sırayla şöyle:
hakim: yargıç,
hüküm: yargı,
mahkeme: yargı yeri,
muhakeme: yargılama.
Kibar'ı daha iyi anlatabilmek için bu örneği verdim. Kelimenin kökü /kbr/. İmam ezan okurken Allahu Ekber, der, yani Büyük Allah. O halde ekber'in "büyük" olduğunu çıkardık hemen. Kibir'in böbürlenme, büyüklenme olduğunu da biliyoruz zaten. Kübra diye kızlara verilen bir ad var, o da yine büyük demek, ekber'in dişili. Daha çok Farsçada kullanılan kebir var bir de, o da yine büyük, yüce anlamına geliyor. Mevlana'nın divanına Divan-ı Kebir denir, Büyük Divan anlamında. Bulmaca çözüyorsanız muhakkak rastlamışsınızdır, "büyükler, ileri gelenler" diye sorulur, cevabı ekabir'dir. Aslına bakarsanız kibar kelimesi de çoğuldur. Örneğin Kâtip Çelebi'nin ünlü eserinin özgün adı Tuhfetü’l-Kibâr fi Esfâri’l-Bihâr'dır, Türkçesiyle, Deniz Seferleri Hakkında Büyüklere Armağan.
Dedim ya, kibar sözcüğü ruhunu yitirmemiş ama biraz yolunu şaşırmış. Aslında büyük demek ama Türkçede daha çok ince anlamında kullanılıyor. "Kibar bir insan" dendiği zaman, ince davranışlı bir insan anlıyoruz, keza kibarlık'ı da incelik olarak algılıyoruz. "Kibarca bir davranış" dendiğinde örneğin, büyükçe, büyüklere yakışan bir davranış denmiş oluyor. Kelimenin geçirdiği dönüşüm çok da şaşırtıcı değil doğrusu. İncelik zaten büyük insanların yapabildiği bir şeydir, kaba, nobran insanlardan incelik beklenmez, değil mi?
Arapça'nın bükünlü bir dil olduğunu bilen bilir. Yani, Arapçada yeni kelimeler türetilirken kelimenin başına, sonuna ekler gelmez, fakat kelimenin kökü bükülür, böylece ortaya yeni bir kelime çıkar. /hkm/ köküne bakalım, bu kökten Türkçeye geçmiş birkaç kelime: hakim, hüküm, mahkeme, muhakeme... Halbuki Türkçede böyle değildir, örneğin bu dört kelimenin karşılığı sırayla şöyle:
hakim: yargıç,
hüküm: yargı,
mahkeme: yargı yeri,
muhakeme: yargılama.
Kibar'ı daha iyi anlatabilmek için bu örneği verdim. Kelimenin kökü /kbr/. İmam ezan okurken Allahu Ekber, der, yani Büyük Allah. O halde ekber'in "büyük" olduğunu çıkardık hemen. Kibir'in böbürlenme, büyüklenme olduğunu da biliyoruz zaten. Kübra diye kızlara verilen bir ad var, o da yine büyük demek, ekber'in dişili. Daha çok Farsçada kullanılan kebir var bir de, o da yine büyük, yüce anlamına geliyor. Mevlana'nın divanına Divan-ı Kebir denir, Büyük Divan anlamında. Bulmaca çözüyorsanız muhakkak rastlamışsınızdır, "büyükler, ileri gelenler" diye sorulur, cevabı ekabir'dir. Aslına bakarsanız kibar kelimesi de çoğuldur. Örneğin Kâtip Çelebi'nin ünlü eserinin özgün adı Tuhfetü’l-Kibâr fi Esfâri’l-Bihâr'dır, Türkçesiyle, Deniz Seferleri Hakkında Büyüklere Armağan.
Dedim ya, kibar sözcüğü ruhunu yitirmemiş ama biraz yolunu şaşırmış. Aslında büyük demek ama Türkçede daha çok ince anlamında kullanılıyor. "Kibar bir insan" dendiği zaman, ince davranışlı bir insan anlıyoruz, keza kibarlık'ı da incelik olarak algılıyoruz. "Kibarca bir davranış" dendiğinde örneğin, büyükçe, büyüklere yakışan bir davranış denmiş oluyor. Kelimenin geçirdiği dönüşüm çok da şaşırtıcı değil doğrusu. İncelik zaten büyük insanların yapabildiği bir şeydir, kaba, nobran insanlardan incelik beklenmez, değil mi?
19 Ekim 2013
17 Ekim 2013
Geçmişe Özlem
Her ne kadar geleceğe yönelik beklenti ve tasarılarımız olsa da, gene de henüz yaşanmamış olan bir zamanda ne olacağını bilemeyiz. Oysa geçmiş, olduğu gibi gözümüzün önünden geçmiştir. Bildiğimiz, tanıdığımız biridir. Eski bir dosttur. Ona sahip çıkmak, onu elde tutmak, sürdürmek isteriz.
Gelecekte yaşayacaklarımızın daha iyi, daha güzel şeyler olacağının teminatı yoktur, halbuki geçmişte yaşadığımız güzel şeyleri yaşamışızdır. Onların hep elimizde olmasını dileriz. Bundan ötürüdür geçmişi özlememiz.
Gelecekte yaşayacaklarımızın daha iyi, daha güzel şeyler olacağının teminatı yoktur, halbuki geçmişte yaşadığımız güzel şeyleri yaşamışızdır. Onların hep elimizde olmasını dileriz. Bundan ötürüdür geçmişi özlememiz.
14 Ekim 2013
11 Ekim 2013
Şimdiki Çocuklar da Harika
Küçük kardeşim Elif satranç tahtasını görünce, gel oynayalım dedi. İşim var dedim ama dinletemedim. Taşları dizdik. Hazır oynuyorken biraz öğreteyim dedim, onun bir taşını alıp kendiminkini yerine koyarak, "bak, senin taşını yedim," dedim. O da hemen benim bir taşımı alıp ağzına koydu. :)
Bir gün de ablam, Elif'e dondurma almış. Elif bakmış ki dondurma çok soğuk, "abla, balkona çıkıp güneşe bırakalım dondurmayı, biraz ısınsın öyle yiyeyim," demiş. :)
Yeğenim İrem dört yaşında olduğu için bu yıl ilkokul dörde gideceğini sanıyor.
Geçen yaz aramızda geçen bir diyalog:
— Sen de bu yıl okula gidecek misin?
— Evet.
— Kaça?
— Dörde. :)
Bir ara bizim okulun birinci sınıfına gelen Büşra adlı zehir gibi bir kız vardı. Kendisine sorulan bir soruya, "Çünkü Allah çok iyi kalpli bir insandır," diye cevap vermiş. :)
Anaokulu öğretmeni olan arkadaşım Erdem'in Eren adlı öğrencisi, ona amca diye hitap ediyormuş. Diğer bazı öğrencileri de, Erdem'in her gün elinde taşıdığı küçük çantasını beslenme çantası sanıyorlarmış. :)
Bir arkadaşımın oğlu da annesine, "Senin kemerin neden takılık, benimki neden çıkarılık," diye sormuş. Baksanıza, çocuk dört yaşındaki zekasıyla kelime üretebiliyor. Sözümona dilciler zıpır kelimeler türeteceklerine gelip bu çocuğu örnek alsınlar. :)
Bizim okulun birinci sınıf öğretmeni, çocuklardan birer top kağıt getirmelerini istemiş. Bir çocuk, bir kağıda bir top resmi çizip getirmiş. :)
İyi ki çocuklar var.
Bir gün de ablam, Elif'e dondurma almış. Elif bakmış ki dondurma çok soğuk, "abla, balkona çıkıp güneşe bırakalım dondurmayı, biraz ısınsın öyle yiyeyim," demiş. :)
Yeğenim İrem dört yaşında olduğu için bu yıl ilkokul dörde gideceğini sanıyor.
Geçen yaz aramızda geçen bir diyalog:
— Sen de bu yıl okula gidecek misin?
— Evet.
— Kaça?
— Dörde. :)
Bir ara bizim okulun birinci sınıfına gelen Büşra adlı zehir gibi bir kız vardı. Kendisine sorulan bir soruya, "Çünkü Allah çok iyi kalpli bir insandır," diye cevap vermiş. :)
Anaokulu öğretmeni olan arkadaşım Erdem'in Eren adlı öğrencisi, ona amca diye hitap ediyormuş. Diğer bazı öğrencileri de, Erdem'in her gün elinde taşıdığı küçük çantasını beslenme çantası sanıyorlarmış. :)
Bir arkadaşımın oğlu da annesine, "Senin kemerin neden takılık, benimki neden çıkarılık," diye sormuş. Baksanıza, çocuk dört yaşındaki zekasıyla kelime üretebiliyor. Sözümona dilciler zıpır kelimeler türeteceklerine gelip bu çocuğu örnek alsınlar. :)
Bizim okulun birinci sınıf öğretmeni, çocuklardan birer top kağıt getirmelerini istemiş. Bir çocuk, bir kağıda bir top resmi çizip getirmiş. :)
İyi ki çocuklar var.
10 Ekim 2013
9 Ekim 2013
Geçmişimiz
![]() |
Bir süredir düşünüyordu bunu.
Her şeyi unutmak istiyordu.
Yepyeni bir hayata, yepyeni bir insan olarak başlamak istiyordu.
Hiçbir şey için geç değildi. Hiçbir şeyin yaşı yoktu.
İnsan unutabilirdi.
Yeter ki istesindi.
Zaten insandan başka unutabilen bir varlık var mıydı?
Bir süre kafası bunlarla meşgul oldu. Sonunda, insanlar neleri neleri unutabiliyorlar, ben geçmişimi mi unutamayacağım, dedi ve kararını oracıkta verdi.
(Sünger tezgâhın üstünde duruyordu. İbrahim kararlı birkaç adımla tezgâha yaklaştı. Süngere baktı. İkircikli değildi. Sevindi buna: Demek kesin kararlıyım. Eli süngere uzandı.)
Bakışları, ıslatmış olduğu süngerde donup kalmıştı.
Birden kendine geldi.
Önüne baktı.
Geçmişi, tüm ağırlığıyla önünde duruyordu.
Ne olduğunu kestiremediği garip bir duygu kapladı içini.
Biraz düşündü.
Bir şeyi özlediğini fark etti. Ne olduğunu çıkaramadı ama.
Meraklandı.
Ben neyi özlüyorum? Bir yanıt bulamadı.
Acıdı kendine.
Artık geri dönüş yoktu. Kesin bir karar vermişti ve uygulamak üzereydi.
İçindeki özlem duygusu artmaya başladı.
Hadi, bir an önce çek şu süngeri çekeceksen, yoksa bunu da mı beceremeyeceksin?
Elindeki süngeri hızla geçmişinin üstüne götürdü İbrahim.
O kadar hızlı bir götürüştü ki bu, sünger yapıştı kaldı geçmişine.
Aynı hızla geri çekti. Sünger gelmedi. Yapışmıştı.
Daha sertçe çekti, sünger kopacak gibi oldu.
Eyvah, diye geçirdi içinden, geçmişimi bile silemiyorum.
Son umudum buydu oysa.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)









