29 Haziran 2012

Yanlış Anla(t)ma


Dipnot adlı haber sitesi. Haberin başlığını görüyorsunuz:
Kızıyla ilişkiye giren gence ilginç ceza. Sanki genç, kendi kızıyla ilişkiye girmiş.
Anlaşılan o. Başlığı okuduğumda şaşırdım haliyle, kişinin kendisi gençse kızı kaç 
yaşındadır ki? N'oluyoruz lan, diye geçirdim içimden. Halbuki mesele başlıktan 
anlaşıldığından çok farklı. Vatandaşın biri, kızının arkadaşını dövmüş, hepsi bu.

28 Haziran 2012

Muzır Hayat

Çocuklar top oynuyor. Biri diğerine bağırıyor: “Çekmesene a.ına koyim!” A.ına koyan kişi altı (6) yaşında. Anaokuluna gidiyor.

Yumuşak Makine ve Ölüm Pornosu adlı iki kitap hakkında, Başbakanlık Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kurulunca verilen rapor doğrultusunda dava açılmıştı ya, unutmuştum, Yekta Kopan'ın blogunda okuyunca hatırladım.

Ne kadar ilginç şeyler oluyor memlekette. Dram mı, trajedi mi, komedi mi, mümkün değil kestiremiyorsunuz. Diyelim ki muzır olan her şeyi kitaplardan çekip çıkardık. Bütün rafları silip süpürdük, ortalık tertemiz, şenlendi. Peki ya sokak? Ya gündelik hayat? Ya televizyon? İnternet? Dergiler, gazeteler?

Bir kitapta şöyle yazıldığını düşünün: "Genç kadın çıplak sayılırdı, üstünde sadece kırmızı sutyeniyle külotu vardı, delip geçici bakışları..." Siz kalkıp bu ve buna benzer cümlelerin yer aldığı kitabı, küçükleri muzır neşriyattan koruma kaygısıyla yasakladınız, küçükleri korumuş mu oldunuz gerçekten? Bu tarif edilen genç kadına Allah'ın her günü Hürriyet, Sabah, Milliyet, Haberturk ve bilumum günlük gazetede rastlamıyor mu çocuk? Ya magazin dergilerinde, TV reklamlarında? Hele bir de İnternette, trilyonlarca böyle cümle, trilyonlarca böyle fotoğraf.

Bugün sizin erotik, hatta porno dediğiniz her şey sokakta var artık, gündelik hayatın tam içinde var. Bundan elli yıl önce koca koca insanların bilmediği şeyi bugün çoluk çocuk biliyor, elli yıl önce yetişkinlerin ağzına almaktan imtina ettiği sözü bugün beş yaşındaki çocuk çekinme nedir bilmeden gönül rahatlığıyla söylüyor. O zamanlar otuz yaşındaki birinin kendi yaşıtları yanında bile söylemeye, yapmaya çekindiği sözü, davranışı bugün üç yaşındaki çocuk bizzat ana babasından öğreniyor.

Demem o ki, devletin ciddi bir zihin değişikliğine ihtiyacı var. Çok değil, on beş yıl öncesinin yöntemleri bile bugün artık işe yaramıyor. Bir kitabı yasaklamakla hiçbir şeyi değiştirmiş olmuyorsunuz. Öte yandan, yasaklamak zaten çözüm değil, hiçbir zaman olmadığı gibi. Bütün hayatı yasaklarsanız ancak o zaman birtakım şeylerin önüne geçebilirsiniz, o zaman da hayat olmaz ortada.

27 Haziran 2012

İç Ses

Size de oluyor mu bu?
Hi waz en old men hu fişıd elon in e skif in dı Gulf Strim end hi hed gan eyti for deyz naw widaut teyking e fiş. İn dı först forti deyz e boy hed bin wid him. Bat aftır forti deyz widaut e fiş dı boys perınts hed told him det dı old men waz naw definıtli end faynılli salao, wiç iz dı wörst form of anlaki. (Dı Old Men end dı Si)

23 Haziran 2012

How do you feel?

Eskiden kendimizi iyi hissediyorduk
şimdi iyi hissediyoruz.

Eskiden kendimizi kötü hissediyorduk
şimdi kötü hissediyoruz.

Eskiden "bugün kendini nasıl hissediyorsun?"
şimdi "nasıl hissediyorsun?"

Valla, ne yalan söyleyeyim,
vaziyet pek iç açıcı değil ama
yine de iyi hissediyorum.

22 Haziran 2012

İsmail Pelit

Bana kitaplarını gönderen dosta haziran kararında sıcak teşekkürler.

Lise yıllarımda, hepimizin bilip tanıdığı yazarların öyle birden, gökten iner gibi ortaya çıkmadığını ayırt etmiştim. Bunda, edebiyat ders kitabının yazar ve şairlerin hayat hikâyelerini özetle veriyor oluşunun da etkisi vardı doğal olarak. Misal, bir Yaşar Kemal, elli yaşında birden ortaya çıkmamıştı, gençliğine, çocukluğuna kadar giden bir edebiyat sevdasından alıyordu köklerini onun büyüklüğü.

Böylelikle merak etmeye başladım, kırk yıl, elli yıl sonrasının yazarlarını. Bundan yarım asır sonra edebiyat kitaplarında kimlerin metni olacak, kimlerin hayat hikâyesi anlatılacaktı? Herhalde onlar da o zaman pat diye ortaya çıkmayacaklardı, bugünden “hazırlanıyor” olmalıydılar.

Türkçe edebiyatın gelecekteki büyük bir yazarı olacağına kuşkum olmayan İsmail Pelit, bugün otuz yaşında ve on yedisinden beri düzenli olarak yazıyor.

Pelit’in adını Notos'un Ağustos-Eylül 2009 sayısında, Cem Akaş'tan duydum. Edebiyatımızın Önünü Açacak Yollar'ın konuşulduğu bu sayıda Akaş, “kalıpların dışına çıkmak için hangi yeni biçimler denenebilir?” sorusunun bir cevabı olarak üç ismin yapıtlarını örnek gösteriyordu. Onlardan biri adını çokça duymuş olduğum ama maalesef henüz bir kitabını okuyamadığım Faruk Ulay, diğer ikisi ise adlarını ilk kez duyduğum Erhan Memiş ve İsmail Pelit’ti.

Akaş, Pelit’in Cami adlı romanının son yıllarda gördüğü en sıkı ve şaşırtıcı metinlerden biri olduğunu söylüyordu. Cem Akaş’ın kim olduğunu biliyordum, genç yaşında YKY gibi, son derece kaliteli yüzlerce kitap yayımlamış bir yayınevinde editörlük yapacak kadar kitaptan anlar biri bunları söyleyince merak etmeye başladım haliyle. “İsmail Pelit, … ‘edebiyat çevreleri’ni hazırlıks­­­­­­ız yakalamış ve sarsalamış, yeni ve genç bir Bilge Karasu olarak selamlanmış, merkezde –İstanbul’da–­­­ kendini sorgulayan yazarların sayısında gözle görülür bir artış yaratmış olmalıydı,” diyordu.

Aradan bir buçuk-iki yıl geçtikten sonra, bu kez Cem Akaş’ın blogunda rastladım İsmail Pelit’e ve kendi blogundan takip etmeye başladım. Hiç büyük harf kullanmıyor, ilk gözüme çarpan özelliği bu oldu. Metinleri ise pek çok kimsenin “ağır” diye nitelendirdiği türden. Üstünde bestseller yazan, çıktığında güya ortalığı kasıp kavuran ama üzerinden bir-iki yıl geçtikten sonra okuyanların bile adını hatırlamadığı şu popüler kitaplardan başka kitaba aşina olmayanlar için Pelit’in metinleri ağır gelecektir elbette. Onu tanımadan, yaşını bilmeden metinlerini okuduğunuzda, ununu elemiş eleğini asmış biri sanmanız işten bile değil. Cem Akaş’ın dem vurduğu gibi, bizler hep aynı şeyleri okumaya alışmışız, bu yüzdendir ki yeni, alışılmamış metinler okuduğumuzda yabansıyor, anlamakta güçlük çekiyor, böylelikle de ağır buluyoruz. Onun metinleri de böyle işte. 

***
Son yazısında Pelit, kendini başarılı bulmadığını söylüyor. Üstelik yazdıklarını da güzel bulmuyormuş. Bana kalırsa kendine düpedüz haksızlık ediyor. Bu memlekette yazar olmak kolay mı? Her şeyden önce okuma müptelasısın. Bırak toplumu bir kenara, annen, baban, eşin, kardeşin gibi en yakınlarının,  "çok okuma, kafayı yiyeceksin" dedikleri bir toplumda yaşıyorsun. Dahası -ve daha da kötüsü- toplum seni, kendinden olmayanı dışlama dürtüsüyle dışlıyor, evet, sen onlardan biri değilsin, çünkü suya sabuna dokunmayan, bilgisizliğiyle gayet mutlu mesut yaşayıp giden bir toplumun içinde ayrıksı olansın. Bu yetmiyormuş gibi bir başka derdin daha var, yazdıklarını insanlara ulaştırmak, onlarla paylaşmak, her ne kadar bugün İnternet gibi bir nimet söz konusuysa da, o kadar zor ki bu ülkede. Sayıları denizde kum kadar olan yayınevlerinin neredeyse tamamı kâr etmek peşinde. Bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıda birkaçı dışında kitabı önemseyen, kitabın ne olduğunu bilen yayınevi yok. Sayıları belki milyonu bulan kıraathanelerinde ise, kıraat kelimesinin ne olduğunu bilen bir Allah'ın kulu yok. Şimdi, böylesi bir toplumda yazar olmak kolay mı sahiden? Ben bilmiyorum, buradan bakınca olabildiğince zor gibi görünüyor. 

Velhasılıkelam, bir yıldır blogunu takip ettiğim, şimdi de kitaplarını okumaya başladığım Pelit'i çok başarılı buluyorum. Yazdıkları da pek güzel. (Hem, güzel göreli bir kavram değil miydi?)


Pelit'in yayımlanmış altı kitabı var. "Farklı" bir şeyler arıyorsanız, Cami başta olmak üzere şiddetle öneririm.

20 Haziran 2012

Alışık Olmadığımız Bir Cami

"bakışın gezindiği alan kişiye dahil midir?"
Bir camiden ne beklersiniz? Teknik olarak kubbe, minare, şerefe, mihrap, minber, sütunlar, belki şadırvan. İçerik olarak öncelikle imam, sonra cemaat, daha sonra sessizlik, sessizliğin verdiği geçici bir huzur, vaaz, elbette namaz. Fazlasını da sayabilirsiniz.

İsmail Pelit'in Cami'sinin şaşırtıcı olduğunu duymuştum duymasına, yine de böyle bir camiydi beklediğim. Okumaya başlar başlamaz gözüm hep o kafamdaki camiyi aradı ama ne çare, bulamadım. Bunu anlamalıydım, çünkü Pelit'in alıştığımız biçimlerin dışında yazdığını okumuştum, unutmuş olmalıyım.

Edebiyata aşinalığı roman okumaktan ileri gitmeyen birinin, Pelit'in yazdıklarını anlamada oldukça zorlanması kuvvetle muhtemeldir. Bana göre az biraz felsefe mürekkebi yalamış olmak onun metinlerinin anlaşılmasını kolaylaştıracaktır. Hatta bunun biraz da gerekli olduğu düşüncesindeyim. Bunlara bakarak onun karmaşık bir dil kullandığını, anlaşılmamak için elinden geleni ardına koymayan yazarlardan olduğunu düşünebilirsiniz. Hayır, öyle değil, senin benim rahatlıkla anlayabileceğimiz kelimelerle konuşuyor, gündelik bile sayılabilir dili. "Halkın dili"yle yazıyor. Gelgelelim, anlaşılması da öyle kolay değil işte. Bana kalırsa genç yazarın başarısı da tam burada yatıyor.

Yapı, kapı, giriş, çıkış, ölüm, dirim... ve tabii ki insan. Günlük hayatımızda hem birer nesne veya kavram olarak hem de birer kelime olarak çokça kullandığımız şeyler bunlar. Gelgelelim, bir yapıyla kapısı arasındaki ilişki üzerine düşünmek örneğin, hangi birimizin aklına geliyor? Bir yapıda pencerenin ve kapının işlevi nedir? Peki, kapısını, penceresini bırakalım kenara da, yapı nedir öncelikle? Nasıl bir yapıdır bahsettiğimiz? İnsan dediğin de bir yapı olabilir mi? Olabilirse, o vakit kapısı, penceresi nerededir? Ya peki, içi ve dışı? İçinden baktığında dışında neler görülmektedir? Dışından baktığında içini görmek mümkün müdür?

İsmail Pelit okuru sürekli hareket etmek zorunda bırakıyor sanki. Hareketten kastım, kanepeye uzan, kitabını oku, tadını çıkar tarzının tam tersi olan, okuru kitap boyunca düşünceye zorlayan, beynini yoran, "ne demek istedi ki burada"yı sık sık sorduran, bir paragrafı, bir cümleyi dönüp dönüp tekrar okumak zorunda bırakan bir okuma tarzı. Benim başımdan bunlar geçti Cami'yi okurken. Bu kitabı en az üç kez daha okuyacağım kesin.

Ölüm'den bahsediyor yazar. İnsanın ölümünden. Ölümün ne olduğunu hepimiz az çok biliyoruz. İnançlıysak da değilsek de ölümün bir son, bir yok oluş olduğunu telakki etmek zor değil. En azından bu dünyadaki faaliyetlerimizin kesin olarak sona erdiği bir an. Niye ölümden bahsediyor yazar? Bana kalırsa gündüzü anlatmak için geceyi, aydınlığı anlatmak için karanlığı, açık'ı anlatmak için kapalı'yı anlatıyor. Ölümden bahsetmesinin sebebi herhalde yaşamı, yaşamın güzelliğini ve de sürekliliğini göstermek isteyişinden. İlk okuyuşumda bunları anladım. Bilmiyorum, belki de sayıklıyorumdur, yazar belki bunları okuyunca gülüp geçecektir, belki ben kafamdaki diğer şeylerle ilişkilendirdiğim için bunlar çıkıyor ortaya.

11 Haziran 2012

Nazar Değmesin

Adam yeni yaptırdığı üç katlı evin tepesine kocaman bir sığır kafası yerleştirmiş. İyice de bağlamış düşmesin diye. Nedenini tahmin etmek güç değil, zira onlarca örneğini gördüm şimdiye dek.

Bir tür nazardan korunma yöntemi bu. Anadolu'nun her yerinde nazar boncuğu kullanılır ya, ondan bir farkı yok, boncuk yerine kafatası kullanılmış, o kadar. Bir de nallar var. Boncuktan sonra en çok kullanılan gereç naldır herhalde. Giriş kapılarının üstüne asılır. Bu öküz başından anneme bahsedince, bizim komşu teyzenin de evinin kapısına bir eşek nalı iliştirdiğini söyledi. At nalı çok görmüştüm de eşek nalına ilk kez rastlıyorum.

Çocukluğumu geçirdiğim köyde, yaşlıca bir komşumuz bahçesindeki erik ağaçlarından birine bir it kafası bağlamıştı. Aynı nedenle. Ne zaman evlerinin oradan geçip de o kemiği görsem midem bulanırdı, ağaçtaki meyvelerin tümü "haram" görünürdü bana.

Bizim buralarda olabildiğince ilginç "ritüeller" vardır. Bir tane daha anlatayım, garipseyeceksiniz, eminim, garipsenmeyecek gibi değil ki. Şimdilerde nedense rast gelmiyorum, çocukluğumda iki ucundan ineklerin iki boynuzuna bağlanan, içinde bir şey olduğu besbelli bez parçaları görürdüm. Bunların ineklere nazar değmesin diye bağlandığını biliyordum. Bir gün, yedi sekiz yaşlarımda, kendileri de inek besleyen bir arkadaşımdan o bezlerin içinde bok olduğunu öğrendiğimde şaşırmıştım. İnsan ineğinin kafasına bağlayacak başka bir şey bulamaz mı? Sonraları, her bokun işe yaramadığını, o iş için sadece köpek pisliğinin kullanıldığını da öğrendim üstelik.

Peki, nedir bunların anlamı?

Bu bir inanış pratiği. Kem gözlerden sakınma isteği kadim bir içgüdü. İnsanlar buna kendilerince çareler aramışlar ve böyle şeyler üretmişler tarih boyunca. Gelgelelim, İslam'da böyle pratikler yok. Buralarda İslam'dan başka dine inanan da yok. O halde?

Tahminime göre tüm bunlar İslam öncesinden kalmış "davranışlar". Müslüman olmadan önce Şaman olan Türklerle Zerdüşti olan Kürtler, dini pratikken zamanla birer geleneğe dönüşen birçok adeti de devam ettirdiler. Bugün memleketin her yerinde karşımıza çıkan, ağaca çaput bağlama, kapıya nal çakma, nazar boncuğu takma gibi cansız varlıklardan medet umma alışkanlıkları kökenini bin yıl öncesinden aktarılagelen o inanışlardan almıyorsa nereden alıyor? İşin içine bilgisizliği, akıl fikirden yoksunluğu da kattınız mı mesele aydınlanıyor bana göre. Evet, büyük bir cehalet söz konusu. Kapısına nal bağlayan kişi, bakıyorsunuz beş vakit namaz kılıyor, hacca gitmiş, her yıl umreye gidiyor. Toplumun gözünde ideal bir Müslüman yani. Ağacına it kafası bağlayan kişi, bakıyorsunuz gidip imamın huzurunda tövbe etmiş, sofi diye hitap ediliyor. Dışkıdan korunma dileyenler, Müslümanlıktan başka inancın adını duymuş değiller. Halbuki İslam, nazarın varlığını Kuran'da teyit etmekle beraber, ondan korunmanın yolunu da olabildiğince basit bir dille söylüyor: dua. Kimin neye inandığı ya da inanmadığı beni hiç bağlamaz, bir kimse ister İslam'a inansın, ister Hıristiyanlık'a, ister Budizm'e, ancak kendi inancının gereğini yerine getirmedi mi insan doğal olarak yadırgıyor. İşte bizim bu Müslümanlar da böyle, kendi inançlarını bir kenara bırakarak, bu tür şeylere, ota boka meylediyorlar.

Sizin de dikkatinizi çekmiştir belki, nal falan tamam da, bu hayvan kafatasları, hele köpek pisliği de neyin nesi? İlla cansız bir varlıktan, doğadan medet umulacaksa daha düzgün bir şeyler denenemez miydi? Misal, neden ayakkabı, taş maş değil de bunlar? Bana kalırsa, kişi kendine, kendinden olana, kendine ait olana haliyle bir kıymet biçtiği için o şey kişiye güzel görünür, iyi görünür. O iyi ve güzel şeyin kem gözlerle bozulmaması, dahası, yitip gitmemesi için de kem gözlerin sahibine düpedüz şu mesaj veriliyor: Sandığınız kadar iyi ve güzel değil. Herhangi normal bir insana olumlu bir düşünce çağrıştırması mümkün olmayan köpek, sığır kafası, bok gibi enstrümanlar kullanılması bundan.

Nala gelince, bir tahmin yürütüyorum ama tahminler her zaman tekin değildir, bilirsiniz. Ne var ki konu nal olunca akla başka bir şey de gelmiyor. Nalın ayakları temsil ettiğini göz önüne alalım. Birçok kültürde ayaklar, baş'ın tam tersi olarak olumsuzluğu çağrıştırmazlar mı? Baş göğü, ayak yeri; baş yükseği, ayak alçağı temsil etmez mi? Acaba diyorum, eve nazar değmesini önlemek amacıyla olumsuzluğu çağrıştıran nalın evin hemen girişine konmasının ardında, yukarıdakine benzer bir düşünce yatıyor olamaz mı? Ama dediğim gibi, bu sadece bir tahmin. Belki nal, benim bilmediğim çok daha başka şeyler de temsil ediyordur, bilmiyorum.

Tüm bunları üst üste koyunca nazar boncuğunu nereye koyacağımı şaşırıyorum bu kez, iyi mi? O şirin mavi boncukların olumsuz bir düşünce çağrıştırmaları mümkün mü? Bir tahmin daha uyduracak değilim. Sadece nazarlıklardaki mavi hakimiyetinin tesadüf olmadığını düşünüyorum. Belki başka zaman nazar boncuğunun kökenine dair bir şeyler bulup okurum.

9 Haziran 2012

Ağızlara Layık

Siz hiç, limon ve yumurta çeşnili dana eti/koyun eti çorbası kremi
yediniz mi? İngilizler yiyor, biz yiyemiyoruz. Hayıflanmalı. Hem de nasıl! 

6 Haziran 2012

Zirve

Onca hayali "zirve"ye tırmanma çabası içinde geçen gündelik
 hayatın akışı sırasında, yılda bir de olsa hakiki bir zirveye tırmanmanın
tadına doyum olmuyor. 


2 Haziran 2012

Hafta Sonuna Methiye

bir yavru bulut, birkaç söğüt, biraz su sesi, 
sonsuz güneş, sınırsız gökyüzü, 
az buçuk ekmek, kaç yudum su, 
sepserin yaz başı esintisi, 
elbette bir tutam akasya gölgeliği. 

ölmüşüm kalmışım, umurumda mı?

Haziranda Kar

Hiçbir dondurma bu keyfi veremez.

1 Haziran 2012

Yaşama Sevinci


Dün çektim bu görüntüyü. Denizden yüksekliği 2800 metre, bulunduğu yerden yüksekliğiyse 20-25 katlı bir bina kadar olan, çıkmak için epey zorlandığımız kocaman bir kayalığın üstündeki bir kertikte çiçekler açmış.

Rüzgar o kadar şiddetli esiyor ki, ayakta durmak neredeyse imkansız.

Çiçekler de bizim gibi birer canlı. Onları görür görmez ilk olarak bunu hatırladım. Yeryüzündeki tek canlı biz değiliz be kardeşim.

Sonra, hayatı kendimize zehir etmek için el birliğiyle ne kadar çabaladığımızı düşündüm. Niye böyleyiz biz? Zaman mı bize dayatıyor bunu? Düşün dur.

Hayvanlar ve bitkiler hiç mi hiç şikayetçi değiller hayatlarından. Ama insanlara bir dokun bin ah işit.

Şu güzelim çiçekler, dağların içinde, o yükseklikte ne güzel kokular yayıyorlar etrafa. Bakmayın rüzgara direniyor gibi göründüklerine, yaşama sevinci içinde dans ediyorlar.

28 Mayıs 2012

Göç Başladı

Dünyada sadece Van Gölü'nde yaşayan İnci Kefali balığı, yumurtalarını bırakıp üremek üzere denizden akarsulara doğru yol alırken dünyada eşi benzeri olmayan bir doğa harikasına imza atar. Akarsuların akış yönünün tersine yüzen balıklar, özellikle suyun yüksekten döküldüğü yerlerde, yüksekliği aşmak için "uçarlar". İşte bu sırada eşsiz bir görüntü çıkar ortaya. Dünyanın başka hiçbir yerinde rastlayamayacağınız bu doğa mucizesinin en iyi görüldüğü yer Erciş Balıkbendi Mevkii.

İnci Kefali Göçü Kültür Sanat Festivali, bu yıl 8-9-10 Haziranda yapılacak. Bu doğa harikasını görmeye, hepinizi Erciş'e davet ediyorum.

(Not: Erciş'teki bütün oteller depremde yıkıldı. Gelirseniz, sizi evimde misafir ederim.)

27 Mayıs 2012

İki Kelimenin Yolculuğu

Kot pantolonlara neden "cin" dendiğine dair bir fikriniz var mı? Peki, birçok kot pantolonun markasında yer alan şu "denim" sözcüğü neyin nesi, hiç düşündünüz mü?

Bir iki gün önce okuduğum "Pamuk Ülkelerine Yolculuk" kitabından öğrendim bu iki kelimenin kökenini.

Bulmacalarda sık sık karşıma çıkar, kot kumaşı diye sorulur, cevabı denim'dir. Meğer bu denim sözcüğünü dünya literatürüne Fransa'nın Nîmes şehri armağan etmiş. Nasıl mı?

"On altıncı yüzyılda Fransa'nın güneyinden kimi dokumacılar, ipekle yün karışımı, yanlamasına dokunmuş özel bir kumaş yaratmıştı." Bu kumaş türünün adı serj (serge) idi. Fransızlar ona, ortaya çıktığı yerden hareketle serge de Nîmes, yani Nîmes serji dediler. Serge de Nîmes diye yazdıkları bu söz Fransızcada serj dö nim biçiminde okunur.

Görsel: Mavi Jeans İnternet sitesi.
Bir süre sonra Fransızların bu dokuma şekli İngiltere'ye ulaştı. İngilizler bunu beğenip kısa sürede benimsediler. Fakat serj İngiltere'de pek kullanılmıyordu çünkü yün ve ipek yerini pamuğa bırakmıştı artık. İngilizler bu dokuma şekliyle pamuğu dokudular. Serj gittiğine göre artık serge de Nîmes, yani serj dö nim demelerine de gerek kalmadı. Tahmin ettiğiniz gibi baştaki sözcüğü attılar, geriye de Nîmes kaldı. Yani dö nim. İngilizler de bunu kendi dillerinde yazdılar. Denim diye bir sözcük ortaya çıktı böylece.

Jean'e gelince, artık rastlantı mı dersiniz, bu kelimenin de kökeni bir şehrin adı. İtalya'nın Cenova şehri. "Cenovalı denizciler, pamuk ve yün veya keten karışımı, son derece dayanıklı pantolonlar kullanıyorlardı. Fransız meslektaşları bu pantolonları benimsediler ve gênes adını verdiler." Gênes, Cenova'nın Fransızcadaki adıdır, jen diye okunur. Jen de zamanla jean'a dönüşmüş.

Gelelim bu iki kelimenin buluşmasına. Uzun yıllar boyunca denim ve jean varlıklarını ayrı ayrı sürdürdüler. Fakat "Atlas Okyanusu'nu geçtikten sonra birbirine karıştılar." Anlayacağınız, Amerikalılar jean yapmak için denim kumaşını kullandılar. Böylece her iki kelime de günümüze kadar kot giysiler için kullanılageldiler. Sahi, bu kot da neyin nesi?

24 Mayıs 2012

Pamuk: Bir Küreselleşme Deneyimi

Bu hikâye çok eski çağlarda başlar. 
Yoldan geçen biri, dallarının ucunda beyaz yumaklar olan bir ağaççık fark eder. Elini uzattığını tahmin edebiliriz. İnsan türü pamuğun yumuşaklığıyla tanışır böylece.

Metis Yayınları'nı çok severim. Her isteyenin at koşturduğu ülkemizin yayıncılık meydanında adı sanı belli olan, ne yapıp ettiğini bildiğim birkaç yayınevinden biri. Çeviri bir kitaba elimi attığım zaman, acaba kim çevirmiş, adam gibi çevirmiş mi, hırsızlık yapmış mı, dahası, çevirmen bir insan mı (öyle ya, daha önceki bir çeviriyi alıp bir iki değişiklik yaparak üzerine hayali bir isim yazıp piyasaya sürenler de var), işinin ehli mi?... gibi sorularla hiç zihnimi meşgul etmeme gerek bırakmayan, güvenli kalelerim dediğim yayınevlerinden biri.

Şu içinde yaşadığımız zamanı ve düzeni anlatan kitaplar ilgimi çeker. Küreselleşme Üstüne Küçük Elkitabı alt başlıklı Pamuk Ülkelerine Yolculuk, başka bir yayınevinden çıkmış olsaydı muhtemelen yine ilgimi çekecekti, en azından arka kapağını okuyacaktım, ama ne yalan söyleleyim, Metis'ten çıkmış olmasa herhalde arka kapaktan öteye gitmeyecektim.

Erik Orsenna bir Fransız. Çok lezzetli bir anlatışı var. Birkaç ülkeye yaptığı yolculukları anlatıyor hepi topu, ama bunlar baştan aşağıya bilgilendirici anlatılar. Pamuktan yola çıkıyor. Pamuk yetiştiren ülkeleri tanıtıyor. Küreselleşmenin olmazsa olmaz sistemi olan birileri üretir, başka birileri tüketir'in işleyişini hatırlatıyor bize.

Mali, ABD, Brezilya, Mısır, Özbekistan, Çin ve Fransa. Gezginimizin uğrak noktaları. Mali bir Afrika ülkesi. Pamuk yetiştirdiklerine dair hiçbir bilgim yoktu. Zavallı Afrika! Zenci kaderinden başka ona dair ne biliyoruz ki? Dünya pamuk üretiminde önde gelen ülkelerden biriymiş Mali. Zaten yazar rastgele seçmemiş gittiği yerleri. Dünya pamuğuna üretici veya pazarlayıcı olarak yön veren ülkeler adı geçenler. Fakat kendisi söylüyor olmasına rağmen üretimde söz sahibi olan diğer üç ülke, Hindistan, Pakistan ve Türkiye'ye neden uğramamış ki?

Mali diyorduk, çokça pamuk üretiyormuş. Üstelik nasıl zor şartlarda. Neredeyse tamamı bir zamanlar Avrupa'nın sömürgesi olmuş, şimdi de farklı kılıklarda ABD ve Çin'in oyun alanı olan Afrika ülkelerine serbest piyasa neden uğramamış acaba? Mali'de pamuğu halk üretiyor haliyle, ama ürettiren devlet. Fiyatlar mı? Onlar taa Amerika'da bir odada belirleniyor. Sen sadece üretebilirsin, elbette satabilirsin de, fakat hangi fiyata? İşte küreselleşme bu. Ne olduğunu daha iyi gösterebilecek bir örnek var mı? Afrikalıların, binlerce yılda atalarının tenini kapkara yapmış olan kızgın güneşin altında topladığı pamuğun fiyatı, binlerce km. ötede, okyanusun diğer tarafında birkaç adam tarafından belirleniyor: Küresel dünya, küresel layf.

Özellikle Özbekistan'dan da bahsetmek istiyorum. Bir ülke bu kadar mı sefalet içinde olabilir? Türkiye'ye şükrediyor insan vallaha. Bütün ülke, yaşlısı, genci, çocuğu; kadını, erkeğiyle pamuk toplama mevsiminde işini gücünü bırakıp tarlalara koşuyormuş. Memurlar işi, öğrenciler okulu, kadınlar evi bırakıp da gidiyormuş. Zorunluymuş anlayacağınız. Zira pamuk orada da devletin. Sovyetler tarihe karıştı ama Sovyet sistemi hâlâ devam ediyor. Gerçi başka şansları da pek yok sanki, yeni bir sistem kurmak kolay mı? Hele hele, bütünüyle sosyalist bir ekonomiden "serbest" bir ekonomiye geçince. Sudan çıkmış balığa döner insan. Fakat yine de düşünmeden edemiyorsunuz, hepi topu 27 milyon insanı doyurmak o kadar da zor olmasa gerek. Ama işte, Orta Asya'nın da Arap ülkelerinden pek geri kalır tarafı yok. Baştakiler hortum hortum götürüyor, olan zavallı halka oluyor. Son on yılda Orta Asya'da meydana gelen rengârenk devrimlerde de gördük ki halk baştakilerden hiç mi hiç memnun değil.

Gelelim Çin'e. Siz hâlâ Çin'in geleceğin süper gücü olacağı aldatmacasında olanlardan mısınız? O gelecek çoktan geldi beyler. Çin çoktan koltuğu Amerika'dan devralmış bulunuyor. İnsanlarının yaşam koşulları berbat elbette. Sefalet ne Özbekistan'dakiyle ne de Afrika'dakiyle boy ölçüşebilir. O denli büyük. Gelgelelim, Çin bu sefaletin üzerine bir süper güç kurmuş, nasıl kurmuşsa. Amerika dahil olmak üzere bütün dünya piyasalarına hakim durumda. Allah'ın işine bakın, dünyanın halihazırdaki en büyük kapitalizmi komünist bir parti tarafından yönetiliyor. Ve bizim ülkemizde hâlâ, bir iki Batı ülkesinde ekonomik kriz çıktı diye, sosyalizmin geri geleceğine ciddi ciddi inananlar var.

Hazır pamuktan yola çıkmışken şöyle bir bilgi vermiş olayım: "günümüzde, gezegen üzerinde ekilmiş olan pamuk fidanlarının üçte birinden fazlası genetik olarak değiştirilmiştir." İşte bu da zamanımızın bir diğer gerçeği. Böyle giderse çocuklarımız doğal'ın ne olduğunu zinhar bilemeyecekler.

Fazla uzatmak istemiyorum. Küreselleşmenin ne olduğunu merak ediyorsanız okuyun bu kitabı, çok şeyler öğrenirsiniz.

Son olarak, yazar bir iddiada bulunuyor: "Dünün ve bugünün küreselleşmelerini anlamak için, bir kumaş parçasını incelemek en iyi yol. İpliklerden, bağlardan ve mekiğin gelgitlerinden oluştuğu için kuşkusuz." En iyi yol mu bilmiyorum ama çok iyi bir yol olduğu su götürmez. Alın size enfes bir örnek:
On sekizinci yüzyıl.
Avrupa'yı pamuklu tutkusu sarar. Hindistan'dan ithalat yetmez olur. İplik eğirme ve dokuma makineleri icat eden İngiltere nöbeti devralmaya karar verir. Ona hammadde lazımdır. Sömürgesi Amerika, ona bu hammaddeyi sağlayacaktır. 37. paralelin güneyinde yer alan bütün bölgelerde (...) pamuk ekimi yapılır. 
Hasat için kol gücüne ihtiyaç vardır. İlk küreselleşme örgütlenir. Afrika, felaketi pahasına oyuna girer. Sanayileşme ve kölelik el ele ilerler. Manchester ve yöresi fabrikalarla dolarken, Liverpool, bir süreliğine, siyah köle ticaretinin merkezi haline gelir. 

23 Mayıs 2012

Yeryüzünün Adaleti

Ferit Edgü'nün Kedi ile Fare adlı öyküsünden.

Fare: (...) Ama bu arada, söyler misin, bize karşı düşmanlığınız nereden kaynaklanıyor?
Kedi: Bak, bunu bilmiyorum. Gerçekten iyi bir soru. Nereden kaynaklanıyor olabilir sizin türünüze olan düşmanlığımız? Bana bunu öğreten olmadı. Babamı tanımıyorum. Anamdan ise iki haftalık kadarken ayrılmışım. Ama ansırım, kendimi bildim bileli, sizin çıkardığınız en küçük bir tıkırtı, uykumdan uyandırır beni. Kulaklarım dikleşir, sesin nereden geldiğini saptamaya çalışırım. (...) Kısacası, hayır, sizlere niçin düşman olduğumu bilmiyorum. Ama nerde kokunuzu alsam, nerde tıkırtınızı duysam içimde bir öldürme isteği uyanıyor. 
Fare: Ama bu çok saçma, çünkü tek yanlı bir düşmanlık. Bizim size düşmanlık duyduğumuz yok ki. 
Kedi: Bilmiyorum, belki başa çıkamayacağınız için düşmanlık duymuyorsunuz. Ama sizin içinizde de, bize karşı bir kin olmalı. Ömründe ilk kez bir kedi gören bir fındıkfaresi bile kaçacak delik arıyor. 
Fare: Bu yalnızca bir korku. Yalnız sizden değil, insanlardan da korkup kaçıyoruz biz. 
Kedi: Kaçtığınıza göre bunun bir nedeni olmalı.
Fare: Söyledim, yalnızca korku. 
Kedi: Şimdi de korkuyor musun?
Fare: Evet. Böyle iki pençenin arasındayken nasıl korkmam?

21 Mayıs 2012

Tekno

Şimdiye kadarki hayatım ironilerle dolu geçti. Hiç okula gidememiş olan annem ne çok şey bilir. Üniversite mezunu birçok insandan daha iyi eğitmiştir kendini. Çoğu ülke ve dünya meselesi hakkında hem bilgi hem de fikir sahibidir.

Annemin hep şikayet edegeldiği bir konu vardır. Bazı kitap yazılarının küçüklüğü. Şimdilerde biraz azalmış olsa da, hep kitapların küçük yazılarla basıldığı, bunun da çocukların gözlerini bozduğundan yakınır.

Teknoloji. Bir yandan hayatımızı kolaylaştırdığı söylenen, ama bir yandan da altüst eden teknoloji.

Windows işletim sistemi yüklü bilgisayarınızın klavyesinden Ctrl tuşuna basıp faresinin tekerleğini çevirdiniz mi ekrandaki yazı bir salise içinde büyüyor.

Annem teknolojiyi hepimizden daha az kullanır. Teknoloji de en çok bizi kullanır.

Hayatım ironilerle dolu.

17 Mayıs 2012

Kurtlar, köpekler, koyunlar ve insanlar üzerine

Geçen gün bir kurt amcamın koyunlarının arasına dalmış. Akşam saat on bir sıralarında. Hava ısınmaya başladığı için koyunlar ahırda bunalıyor, bundan ötürü gece yarısına kadar dışarıda bekletilip o saatten sonra içeri alınmaya başlıyorlar. "Tam da kalkıp artık ahıra koyacaktım," diyordu amcam.

Amcamın evi köyün orta yerinde. Hayvanlar evin önündeki ağılda dinlenmeye çalışıyorlarmış. Ağılla ev arasındaki mesafe on metre var yok. Kurdun bu işe nasıl cesaret ettiğini hâlâ aklım almıyor. İlk duyduğumda bir ekip işi sandımdı. Bizim burada kurtlar yedi üyeli ekipler halinde dolaşır. Altı tanesi köyün dışında bekler, içlerinde en tecrübelisi gelip evlere fazla yaklaşmadan köpeğe görünür, köpek onu kovalar, o arkadaşlarının olduğu yere doğru kaçar, köpeğin bin yıllık içgüdüleri cesaretini alevlendirir, biraz sonra hayatının oyunu oynanacaktır ve işin ilginç yanı o bunun farkındadır; zafere emin adımlarla koşar, kurt biraz yavaşlar, köpek kendinden epey emin bir şekilde hızlanır, tam o sırada diğer kurtlar saklandıkları yerden çıkarlar. Köpeğin hiçbir şansı yoktur artık. Bin yıldır bu düzen böyle.

Köpeklerle kurtların kadim savaşı insanların birbirleriyle savaşına çok benzer. Kurt, köpek, ikisi de aynı aileden, amca çocukları, hatta kardeş. Evet evet, kardeş: biri Canis lupus, diğeri Canis lupus familiaris. İki kardeş bin yıllardır birbirinin kanına giriyor. Sebep? İnsanların sebebi bir fikir verebilir belki. 

Konumuza dönelim. Ben bu işi de bir kurt ekibinin kotardığını sandım ilkin, amcama geçmiş olsun dedikten sonra kaç "kişi" olduklarını sordum, oradakiler hep bir ağızdan "bir" dediler. Şaşırdım.

Tek başına bir kurt, dağda, kırda, bayırda değil, köyün orta yerinde bir ağıla saldırıp on dört koyunu bertaraf edebiliyorsa durup düşünmek gerek. Elbette bundan evvel düşünülmesi gereken bir şey var. Çoğu kez olaylar bizi yanlış yönlendirir, bakmamız gereken yere bakmayız da sonuç olarak yanlış kanılara varırız. Bu kez de tam öyle oluyordu ki aklıma geliverdi: köpekler neredeydi?

Yüze yakın koyunu olan amcamın neden bir köpek beslemediği bu konuştuklarım bağlamında asla anlaşılmayacak bir konu. Bunu bildiğimden hiç üstünde durmadım, sadece neden bir köpek almıyorsun ki, deyip geçiverdim, o da sırf demiş olmak için.


Görevini suistimal etmeyen köpekler de var. Geçen kış
komşu köylerden birinin köpekleri bir kurt indirdiler. 
Kurt köyün tam içine gelmiş ve köyün hiçbir köpeği ortada yok. Gerçekten çok ilginç. Hani olağanüstü koku alma yetisi? Hani görev bilinci? Hani zihniyet? Bu konuda beni kuzenim Faruk Abi aydınlattı. Bizim bir köylü, kışın şehir merkezine iner, yazın koyunlarını alıp köye, yaylaya gelir. Geçenlerde yine gelmiş, koyunlarıyla beraber dişi köpeğini de getirmiş. Dişi köpeğe halk arasında kancık derler, bilirsiniz. Kancığın çiftleşme döneminde civarda ne kadar köpek varsa hepsinin ağzının salyası akar, ona sahip olmak için. İşe bakın ki o hiçbirini kırmaz, hepsine gösterir ama sadece biriyle çiftleşir. Kurdun geldiği o gece köyün tüm köpekleri misafir kancığın davetlisi olarak kim bilir neredelerdi? Alın size insanlarla köpekler arasındaki bir benzerlik daha. Dişiliğin gücü erkekleri ne hale sokuyor.

Gelelim koyunlara. Sürü psikolojisinin insanı insanlığından uzaklaştırdığını biliyorduk da, demek ki hayvanı da hayvanlığından uzaklaştırıyormuş, ne diyelim. Kaçacak onca güvenli yer varken sen gel dağlara doğru kaç. Kurdun meskenine kendi ayağınla git. Evet, aynen böyle olmuş. Kurt sürüye dalınca amcamın koyunları dağa doğru kaçmışlar, biri de dememiş, evin kapısına yaklaşıp meleyeyim diye. Kurt dünyanın belki de en kaypak hayvanı, yakaladığını oracıkta öldürüyor. Uzun da sürmüyor bu iş üstelik, boğazına sokuyor dişlerini, on saniyede ölüyor koyun, ölmese bile yaşayacağı en fazla iki gün. Halbuki o "ayı" diye aşağıladığımız hayvan bir sürüye girdiğinde sadece bir tanesini yakalar, yer  ve gider. Kurt gibi değildir ayı, çok temiz bir hayvandır özünde. Kurt vakti varsa bin koyunu bile boğazlar. Her neyse, koyunlar diyordum, aptal hayvanlar, neylersin. "Koyun gibi" diyoruz ya, hiç de haksızlık etmiyormuşuz böyle diyerek.

Doğanın kanunu... İnsan doğaya parmağını soktukça doğa da kanununu değiştiriyor, bunda şaşılacak bir şey yok.
Sayfa başına git