— Hiç olur mu öyle şey, Sevgili Bloğum, duymamış olayım.
— Niye yazmıyorsun öyleyse?
O gün yakalı bir kıyafet giymiştim ve hava da adlı adınca soğuk olduğundan atkımı da bağlamıştım elbet. Gelgelelim kıyafetimin yakalı oluşu atkıyla da birleşince rahatsız ediyordu yürürken. Gün dediğime bakmayın tabii, düpedüz akşamdı. Öylecene, arada bir elimi atıp boynumu rahatlatmaya çalışarak geçirmiştim geceyi eve gelene kadar. Ertesi günü gene atkıyı bağlamakla birlikte, bir atkıyla beraber giyilebilecek en rahat kıyafeti giyip çıktım. Gelgelelim hava atkılık bir hava değildi, sıcak bile sayılabilirdi. Çıkardım boynumdakini. Elinde bir atkıyla dolaşmanın ne denli sıkıcı olacağını herhalde herkes bilir. Sırt çantası yerine de yandan askılı bilgisayar çantası almıştım ve işte, bir bilgisayar çantasına bir atkı sığdırmaya çalışmanın da gene ne denli sıkıcı olacağını herkes bilir. Üstelik de bu atkı elle örülmüş kalınca bir atkıysa. Elimde taşımayacaktım haliyle, çantanın kulplarından geçirdim, ortaladım ki düşmesin. Fakat bu kez de yürüdükçe atkı bir yana doğru kayıyor, düşecek gibi oluyor, ben de tekrar düzeltiyordum. İkide bir de bakıyordum, düşüyor mu diye. Bir yandan da, akşama hava nasılsa soğur, bağlayıp da eve dönerim, diye avutuyordum kendimi.
Biz insanoğlu ve insankızlarının bütün hayatı böyle geçiyor işte. İstediklerimiz olmadığı gibi, istemediklerimiz de oluveriyorlar. Zaman zaman da kimilerimiz avunuyor. Avunmak deyip geçmemek lazım, diyenler de az değil tabii, vardır bir bildikleri. İyi hoş da hayat büsbütün çekilmez mi yani, hiç mi yerine gelmez isteklerimiz? Gelir elbet, öbür türlü yaşanır mıydı yoksa?
Metrobüsle geçerken köprü trafiğine takılıp da yavaşlayınca insanın aklına türlü türlü düşünce geliyor doğrusu. Bugün de eskilerde televizyonlardan, gazetelerden gördüğümüz intihar girişimleri geldi aklıma. İntihara niyetli biri neden Boğaz'a atlar diye meraklandım. Onca yüksek bina varken suya atlamanın anlamı nedir? Neyse, zaten millet ölmüş, bir de ölümden söz etmeyelim şimdi. İntihar demişken aklıma geldi, Azrail'i Beklerken hâlâ en sevdiğim filmler arasındadır. Bir İntihar Efsanesi'ni ise büyük bir hevesle elime almış, üstelik okuyup bitirmiş ama hiç sevmemiştim.
***
Hayat kısa mıdır uzun mu? İnsanın ömründe bir kez dahi olsa bu soruyu ciddi bir şekilde kendine sorması gerekir. Ben sormuş muyumdur? Sormasına sormuşumdur fakat ne derece ciddi, bilmiyorum.
Geçen hafta bu vakitte neredeysem tam olarak şu anda da oradayım. Ama bir hafta da olsa zaman geçip gitmiş, bir daha da asla geri gelmeyecek.
***
Handiyse yirmi yıldır internette bir şeyler karalıyorum. Bu blogdaki serüvenim de on beş yılını doldurdu. Başlarda her genç gibi görünmek istiyordum doğal olarak. Ne ki kimsenin pek önemsediği yoktu karaladıklarımı. Şimdiyse –sanırım şöyle bir beş yıl kadardır– hiç mi hiç üzerinde durmuyorum karalayıp çiziktirdiklerimi kimlerin gördüğünden. Fakat tuhaftır, bazen hiç ummadığım biri bloğumu takip ettiğini söylüyor. Kim bilir, hayatta hiç ummadığımız daha neler neler oluyordur da haberimiz bile olmuyor.
Son hesaplaşmada hayat ilginç bir trene benziyor arkadaşlar. Mutlu yıllar...
Sekiz on gün süren nezleden tam kurtulmuştum ki gene başladı. Dünden beri burnum akıp duruyor affedersiniz. Çok olmasa da hapşırıyorum da. Havaların soğumasından herhal. Kaloriferi de yakmaya başladım bugün. Gelgelelim ısıtmıyor, peteklerin havasını almak gerek. Keşke hayatta her istediğimiz şeyin havasını alabiliyor olsaydık. Gerçi her şeyin bir bedeli var.
***
YouTube'dan sipsi açtım dinliyorum şimdi. Erbabı olan enfes çalıyor bu çalgıyı.
***
Windows 11 piyasaya çıktı. Ben de kurdum bilgisayara ama üç gün kullanıp Windows 10'a geri döndüm bugün. i3 işlemcili bilgisayarımı zorladı biraz, hep sesli çalışıyordu. Beş altı yıl önce Windows 10'u çıkaran Microsoft güya artık yeni bir işletim sistemi çıkarmayacak, ömür boyu 10'u güncelleyecekti. Yalandan kim ölmüş.
***
Ne izlesem, diye düşünürken açtım Tatar Ramazan Sürgünde'yi izledim. Yemek olaraksa musakka yaptım. Bir zamanlar öldürsen patlıcan yemezdim, şimdi yemeğini yapıyorum. Bu böyle. Kendi yaptığım yemekleri bazen beğeniyor, bazen beğenmiyorum.
***
Kardeşim Vıladimir'e mektup yazmayalı yıllar olmuş. Nasıl bir ağır yüktür bu, bilemezsiniz.
***
Ziya Paşa'nın Terkib-i Bend'inden okudum bugün biraz. Diyor ki,
***
Bir Facebook grubunda birisi nasıl insan sarrafı olunabileceğini sormuş. Muhtemelen haklıdır, insanlardan ağzı yanmıştır. Fakat heyhat, insan sarrafı olmak kolay mı be kardeşim.
Evvela, havalar serinledi, bir iki hafta öncesinin bunaltıcılığı yok artık. Birkaç gündür gömleğin altına atlet giyiyorum. Temmuzun ortasından itibaren genellikle üstü açık yatarken eylülün başlamasıyla pikeyi her gece kullanmaya başladım, şimdi de ikiye katlıyorum. Bir de yatarken tişört neyim giyiyorum. Yaz boyunca hiç mi hiç kapatmadığım pencere hâlâ açık gerçi, gelgelelim sabaha karşı üşütüyor artık hava. Bu gece ya pencereyi kapatacağım gibi görünüyor ya da yorganı çıkaracağım. Soğuk duşlar da elbette sona erdi, hele ki sabahları soğuk duş al alabiliyorsan.
O vakit ne diyoruz: Yaz bitti.
Eski işyerimden bir arkadaşı, işin oradaki ayağını yürütmek üzere İstanbul'dan İzmir'e göndermişler. Bu da toparlanmaya fırsat bulamadan, eşyalarımı arkamdan gönderin gelsin, diyerek alelacele gitmiş. Eşyalarını toplamışlar, üç koli tutmuş. Bir de sazı vardı arkadaşın, kolilerle sazı alıp kargo şubesine götürmüşler. Görevli tartmış, ölçüp biçmiş, 400 lira tutuyor ama siz 250 verin, demiş. Niye ki, diye soracak olmuşlar, adam da sürdürmüş: Saz büyük ihtimalle yolda kırılacak, o yüzden.
Sonra ne olmuş dersiniz? Saz sahiden de kırılmış. Üstelik de on gün sonra arkadaşı geri çağırmışlar, bütün o eşyalarla birlikte ama bu sefer sazsız dönüp gelmiş. Gülünecek şey değil ama duyunca bir gülmedir aldı beni. Şimdi yazarken de gülüyorum. Ve bu meselede beni böyle güldüren nedir, hâlâ çıkarabilmiş değilim.
Gabriel García Márquez, Yüzyıllık Yalnızlık.Düşünde, beyaz duvarlı boş bir eve girdiğini gördü. Eve ayak basan ilk insan olmak canını sıkıyordu. Düşünde, bu düşü bir gece önce gördüğünü ve yıllardır ara sıra hep aynı düşü gördüğünü hatırladı. Daha uyanmadan biliyordu ki uyandığı anda düşü unutacaktı. Çünkü zaman zaman yinelenen bu düşün özelliği düş içinde hatırlanmasıydı.
Nevaleyi düzüp denize gittik arkadaşla. Biz yüzmekteyken martının biri gelip poşetteki şeftaliyi epey bir gagalamış, gene de poşeti yırtamamış. Ağzına bir şey atmaya gör, hemen yakına gelip öterek adeta, "bana da ver" diyecek kadar insana alışkın bir martıydı. Sudan çıkınca poşeti açıp şeftaliyi yanına attım. Gelip şöyle bir bakındı, bir ısırık alacak oldu, vazgeçti.
Hayat böyledir işte hocam.
Tam öğleyin: saate vurursak, hergün başka bir andır bu, dallar yapraklar arasına saklanmış serçelere birbirinden ilginç türküler söyleten allar yeşiller renk olmaktan çıkıverir birden. Tepeler, bayırlar, duvarlar, evler ağırlığını yitirir, maddenin içi çekilir. Kızgın güneşli fundaları bırakıp toprağın oyuklarına kaçar ağustosböcekleri. Söğütler kıpırdamaz, otlar sallanmaz; oynak dikenler göğe yapışır sanki. Bahçe kapısının yanındaki tahtakova çatlar. Demin bağırıp çağıran çocuklar susuverir. Sarı-kuru çayırda taze-diri ot aramak için upuzun boynuyla başını çite gömmüş olan at, sağa sola dökülen kabarık yelesiyle tam kişneyecekken ağzını açamaz. Birtürlü yerden kalkamaz yol kenarındaki karga. Kıyıda kum çeken hantal mavna sulara gömülüverir çıt çıkarmadan. İnsanı hayvanı, ağacı toprağıyla olgun bir meyve gibi kıvamını bulur evren. Uçsuz bucaksız bir kilit kitlenir evrence. Yeri göğü kuşatan bir ip düğümlenir. Herşey nicedir özleyip aradığı orta'ya erişir. Durmadan artan bir acı diner. Varlığın çarkı durur. Tüm evren yepyeni bir anlam atılışıyla tam orta yerinden korkunç (ama korkunç) bir sessizlikle ikiye bölünür, – bölünür bölünmez de birleşir.
Beklenen gerçekleşmiş, büyük bir gizem özünün tadına ermiş, evren istediği aşamaya bugün de varmıştır.
Bu evrensel devrimin hemen ardından, sanki hiçbirşey olmamış gibi kaldığı yerden dönmeye başlar varlık: Eskisi gibi renklenir birden heryan. Taş ağır, ev görkemlidir yine. Ağustosböceklerinin bitmez türküleri hiç kesilmemiş gibi sürüp gider. Rüzgâr dirilik katar değdiği yere. Saklambaç oynayan bir çocuk sesi "oldu" diye yankı yankı yankılanır. Birara canını yitirir gibi olan at, özgür özgür kişner. Bir kanat havalanırken çirkin bir karga sesi kulakları tırmalar. Yeniden su yüzüne çıkan kum mavnasının gıcırtıları duyulmaya başlar. Canlısı cansızıyla evreni kendi üstüne kapayan kilit yeniden açılır. Sonsuz büyüklükte bir meyve, binbir sıkıntıyla, yavaş yavaş yeniden olmaya yönelir.
Ne yazık ki, yaşıyorum diyenlerden pekçoğumuzun haberi bile olmadan nice öğleler gelip geçer.
Nermi Uygur, Yaşama Felsefesi.
Zamansız doğmuş insanlar vardır; ülkesiz, sınıfsız ve geleneksiz doğmuş insanlar vardır. Yaşamı tek başına sürdürmeyi seçenler değil tam olarak; sürgünler, gönüllü sürgünler. Bunlar her zaman da duygusal değildir: belirli bir şeye ait değildirler yalnızca — yani hiçbir yere ait değildirler.
Henry Miller, Uykusuzluk (Insomnia).
Vincenzo Segafredo günün birinde öldü. Kara hastalıktan öldüğünü söyleyenler olduğu gibi, kızıl hastalıktan öldüğünü söyleyenler de çıktı. Doğrusu, kasabalı her ikisi hakkında da bir şey bilmiyordu, kimsenin merak ettiği de yoktu. Herkesin tek düşündüğü, Vincenzo'nun geride bıraktığı biricik oğlu Massimo'ya kimin bakacağıydı. Tıpkı Massimo'nun kendisi gibi, babası Vincenzo da babasının tek çocuğuydu. Anlayacağınız, ne bir amcası vardı Massimo'nun ne bir halası. Başka bir memleketten olan annesiyse onu doğururken ölmüştü. Yalnızca yaşlı büyükbabası Pietro vardı, onun da yakında öleceği söyleniyordu ve kendine bile bakacak hali yoktu. Zaten hastaydı Pietro, üstüne bir de oğlu Vincenzo'nun ölümü gelince, acısı dayanılacak gibi değildi. Gelgelelim metin olmalıydı, zira o da giderse Massimo bu dünyada büsbütün yalnız kalacaktı.
![]() |
| Via |
Gel zaman git zaman, ünü çevre kasabalardan bölgeye, oradan tüm ülkeye yayıldı. Bugün hâlâ Segafredo'nun kahvesi içilir o diyarlarda.
Keçiler süt verdiği sürece bu dünyada öykülerin devamı da gelecektir, fakat ne zaman, kim bilir.
İnsan şanslı doğmuşsa, mesela İskender'se ve kendisinden 100-150 yıl önce olağanüstü bilgisi ve el emeğiyle o muazzam Akropolis'i inşa etmiş bir halkın mensubu olan Aristoteles gibi bir düşünce devinin öğrencisiyse ve yanında da ölüme gülümseyen aslan arkadaşları varsa, süper güçlere bile diz çöktürüp zirveye uçarak ulaşabilir.
Yok ama eğer insan iliklerine kadar çürümüş bir toplumda doğmuşsa ve sadece anası babası değil, atalarının ataları da elifi görse mertek sanan kişilerse ve etrafı da ayılar, tilkiler, çakallar ve sırtlanlarla çevriliyse, işi çok zordur; çünkü ancak akrepler, yılanlar ve çıyanlar arasından sürünerek zirveye tırmanabilir; tabii eğer tırmanabilirse!
Çünkü bilgi ve kültür bir topluma ancak birkaç nesilde yayılabilir. Çünkü medeniyet, kavak değil, zeytin ağacı gibidir; çok yavaş büyür.
Sabah Kara