14 Ağustos 2010

Nedir Sevgi?

...
V.
Nedir sevgi
İlahi bir iş olduğunu işittik
İnandık buna öylece
Duyduk ki, bir kutsal yıldızmış
Açtık bu yüzden camları her akşam
Her akşam onu bekledik
Bir şimşek olduğunu duyduk
Dokunduğumuzda çarpacak
İşittik ki, keskin bir kılıç o
Çekersek kınından kesiliriz
Sevgi yolcularına sorduk
Onlar da bizim kadar biliyor ancak
...

Nizar Kabbani
Çev.: İlyas Altuner

2 Ağustos 2010

Desem ki

Desem ki vakitlerden bir nisan akşamıdır
Rüzgârların en ferahlatıcısı senden esiyor
Sende seyrediyorum denizlerin en mavisini
Ormanların en kuytusunu sende gezmekteyim
Sende kopardım çiçeklerin en solmazını
Toprakların en bereketlisini sende sürdüm

Cahit Sıtkı Tarancı

8 Temmuz 2010

Bunlar da acemi defineciler (Define Yazıları-2)

Mehmet Dayım anlatıyor:

Sonbahar gelmişti ve ben öğretmenlik yaptığım Özalp'a gitmiştim. Orada arı kovanları görünce çok şaşırmıştım. Çünkü haziranda buradan giderken arılar falan yoktu. Hepimizin bildiği gibi arıcılar bizim memlekete ilkbaharda gelirler. Haliyle merak edip sormuştum, bunların nereden çıktığını. Meğer onlar da kısa bir süre önce gelmişler. İyi de sonbaharda arıcı mı gelirmiş buraya yahu! Otlar çoktan biçilmiş, tarlalar sararmış, çiçek namına birşey kalmamışken... kafalarına kovan falan mı düşmüş bu arıcıların?

Meselenin iç yüzü birkaç gün içinde anlaşılmış. Karadeniz taraflarından gelen bizim cin fikirli arıcılar esasında defineciymiş. Şüphe çekmemek için böyle zeka parıltısı bir oyun tezgahlamışlar. Bu büyük plan nasıl olmuşsa çevredekilerin dikkatini çekmiş, jandarmanın kulağına da gitmiş, sonuç olarak define ekibi yakayı ele vermiş.

Olan da zavallı arılara olmuş. "Ortalıkta öylece başıboş kalmışlardı arılar" diyor dayım.

4 Temmuz 2010

Sokrates’ten pazar münazarası

‘Hamlet’in BlackBerry’si’nde, yazar William Powers bugünkü dijital yaşamı geçmiş filozofların gözünden anlatıyor. ‘Sığlıklar’ kitabında ise yazar Nicholas Carr, teknolojinin insan beynini nasıl etkilediğini tartışıyor. İkisi de teknoloji sosyolojisi üzerine ve ikisi de geçen ay çıktı. Kitapları özetleyip, Sokratesli iki bölüm alıntılayacağım. Fikir dediğin hurafe, gerçek olan argüman demiştim. Onda da Sokrates’in iki yazarın elinde ne hale geldiğini göreceksiniz. Bir pazar münazarası
Birinci Yazı
Hayatı boyunca tek satır kalem oynatmadı. Bütün fikirlerini öğrencisi Eflatun kağıda döktü, o konuştu. Ve yazıya karşı çıkarak, Sokrates tarihte teknoloji anksiyetesi yaşayan belki de ilk düşünür oldu.Phaedrus’a şöyle demişti bir keresinde: “Kitaplar, ruhta unutkanlık yaratır. Çünkü okudukça, kendinizi hatırlamayı bırakır, uydurulmuş yazılı karakterlere güvenmeye başlarsınız. Beyninizi tahrip edersiniz.”Bunları, Nicholas Carr’ın ‘Sığlıklar: İnternet Beyinlerimize Ne Yapıyor’ kitabından aktarıyorum. 2008’de Atlantic dergisinde yayınlanan meşhur makalesinde “Google bizi aptal mı yapıyor” diye sorduğunda da aynı şeyi söylemişti; teknolojinin beyne zarar verdiğini.Eskiden denizde bir dalgıçtık. Ağır ağır, sindire sindire keşfediyorduk. Şimdi yukarıda jet ski yapıyoruz. Hızlıca, şöyle bir bakıyoruz.
Derin değil sığ. Ancak farkı... Bu sığlık bir okyanus kadar geniş. Ve altımızdaki, bizi uçuran bir jet ski.“Dijital yaşam, beynin konsantrasyon gücünü altüst etti” diyor Carr. Yeni bilginin cazibesi, hepimizi hiperlinklerin arasında bir gezgine dönüştürdü. Ama kimin yüzünden diye soruyorsanız... İnternetin suçu değil. Maymun iştahlılık insanın doğasında var çünkü. Ve dijital devrimin tek yaptığı, bu zayıflığı ortaya çıkarmak.Ne demişti Sokrates?.. Her gün beynini tahrip ediyorsun. Her gün benliğinden yitiriyorsun. Ve kafatasının içindeki kıvrımları, her gün teknolojinin uşağı haline getiriyorsun.Ondan ona, ondan ona koşarken, korteksinin programlanmasına göz yumuyorsun...
İkinci Yazı
Sokrates bir gün yolda Phaedrus’u görür. Ve uzaktan, o en bilinen sorusunu sorar: “Phaedrus dostum!.. Neredeydin?.. Nereye gidiyorsun?..”Phaedrus, Sokrates’e döner. “Lysias’ın sohbetinden geliyorum” der. “Cinsellik tartıştık bugün. ‘İnsan âşık olduğu biriyle mi yoksa âşık olmadığı biriyle mi daha iyi seks yapar’ diye sordu. En sonunda âşık olmadığı birinin, saf şehvet için daha iyi olduğuna karar verdi. Şimdi onun üzerine düşünüyorum. Doktor Acumenus, ‘ülke yolları şehir sokaklarından daha dinlendiricidir’ demişti. O yüzden de düşünmek için kentin duvarlarının dışına yürüyorum. Sen de katılsana...”Sokrates teklifi kabul eder. Beraber yürümeye başlarlar. Bir süre sonra da, Atina’nın dışında, ağaçların, çayırların ortasında baş başa kalırlar. Bir süre sessizlik olur. Ve Sokrates, Phaedrus’a dönüp şöyle der: “Affet beni dostum. Ben kendimi öğrenmeye adadım. Ama manzaranın, ağaçların bana vereceği hiçbir şey yok. Bunu sadece insanlarla yapabilirim. Ben dönüyorum.”Bu hikâye de, William Powers’ın ‘Hamlet’in BlackBerry’si: Dijital Çağda İyi Bir Hayat Kurmak İçin Pratik Felsefe’ kitabındandı. Ancak ilkine göre farkı, Sokrates burada modernleşmenin sembolü olarak sunuldu. Çünkü herkesin sürekli internette, hiperbağlı olduğu... Ama yeterli görmeyip daha fazlasını istediği bir çağda dijital maksimalistlerin atası olarak tanımlandı. Bir anlığına bile olsa, kentten ayrılıp zihnini dinlendirmek içinden gelmiyordu.Ama şimdi... “Devir, başkalarına mesafe koymayı becerebilme devri” diyor Powers. Pratik felsefenin en büyük sorusu artık şu: Hiperbağlıyken, dijital hayatını maksimize ederken, ekrandan uzaklaşabiliyor musun, uzaklaşamıyor musun?.. Dijital detoks yapıyor musun?..Ne kadar bağlı kaldın?.. Daha ne kadar kalacaksın?..
Tolga Tanış 
(Buradan)

28 Haziran 2010

Mim...

Gabriel bizi mimlemiş (Edit: 23.04.2021, Gabriel'in bloğu artık yerinde değil).

1. Hangi işleri yarım bırakırsın ya da bıraktığın neler var?
Genelde bırakmam. Ama sürüncemede kalıp uzun zaman alan birçok ufak tefek işim olur. 

2. Yakın zamanda kaybettiğin biri var mı?
Hayır.

3. En ağır bulduğun, sana dokunan bir yemek var mı?
Varsa bile şu an hatırlamıyorum.

4. Cinsellik ve aşk anlamında unutamadığın biri var mı?
Bir Baltık ülkesinden I. adında üç beş günlük bir yaz aşkım olmuştu...

5. Çocukken sevdiğin çizgi filmler?
Casper, Tom & Jerry, Duffy Duck, Tweety, Road Runner...


6. Blogger'a ne zaman kayıt oldun? Kim vesile oldu? Nereden duydun?
Profilimde Kasım 2006 yazıyor. Ama ondan önce de bir kaydım vardı. Yanlış hatırlamıyorsam 2004... Bloglar henüz yaygınlaşmamışken, dahası piyasada blogculuk yokken de webde sitelerim vardı. Blogger'a transfer olmama kimse aracı olmadı, zaten 'işin içindeydim'...

7. Çok paran oldu neler yaparsın?
Ama çok göreli bir kelime... Ne kadar çok? :)

21 Haziran 2010

Define Yazıları 1: Definecilik

Definecileri bilir misiniz? Altın aralar; gece gündüz. Yaz kış. Yağmur çamur... Günlerce, aylarca, yıllarca... Arar dururlar. Eski zaman dervişleri misali...

Kolay iş değildir definecilik. Sahiden değildir. Her şey bir yana, çok güçlü bir irade ister. Aradığın şey nerede, bilmiyorsun. Var mı yok mu, emin değilsin. Ne zaman 'bulacaksın', belirsiz. Ama arayaduruyorsun işte, bıkmadan usanmadan.

Sonra umut ister definecilik. Her an umutlu olacaksın. En üst düzeyde tutacaksın ümidini üstelik. Her babayiğidin harcı değil; yıllar yılı arayıp da tek bir altın bulamadığın halde hep yarın bulacakmışsın gibi umudunu koruyacaksın, her yeni kazıda heyecanlanacaksın, çukur derinleştikçe yüreğin ağzına gelecek denli umutlu olacaksın...

Sabır ister definecilik. Nasıl istemesin. Yeri gelecek usanacak gibi olacaksın, gına gelecek. Ama "Ya sabır!" diyecek içindeki ses, "Ha gayret!" diyecek ve sen şaşmayacaksın bildiğin yoldan.

Hırs da ister definecilik. Öyle pısırıklık mısırıklık yoktur bu yolda. Yeri gelecek, bir yerden bir akıl esecek: "Ulan insanoğlu" diyeceksin kendi kendine, "iş değil bu yaptığın, yol değil bu tuttuğun, aklını başına..." Ama içindeki ses hemen durduracak seni, dağıtıverecek o düşünceleri, hırsın karşı gelecek sana. Senden gayrı, başkaları da sana akıl vermeye kalkacak: "Vazgeç bu sevdadan" diyecekler, ama hırsın onlara da kulak tıkayacak.

Emek ister definecilik. İş başa düşmüştür bir kere. Kendi işini kendin yapacaksın. Öyle herkese yaptırılacak iş değildir zira. Kazacaksın. Hem de çok. Orayı burayı delik deşik edeceksin. Güçlü kuvvetli olacaksın. Olacaksın ki; her zaman yumuşak topraktan ibaret olmayacaktır kazdığın yerler, taşı da çıkacaktır, kayası da.

Velhasıl, ne istemez ki definecilik. Aklıma şimdi şuracıkta bunlar geldi.

İyi güzel de, nereden esti durduk yerde definecilik? Anlatacağım efendim, sonraki yazı(lar)da hepsini anlatacağım.

11 Haziran 2010

Un, dos, tres...


Geldi çattı dünya kupası...

Futbol var. Heyecan var. Renk var. Coşku var. Hareket var. Eğlence var. Hayat var...

Futbol benim için ne ifade ediyor? Bu soruya verebileceğim birden fazla cevap olduğunu sanmıyorum. Hasan Cemal'in "İyi ki futbol var" sözü benim de futbola dair düşüncelerimi olduğu gibi yansıtıyor.

İyi ki futbol var.

Bir önceki Dünya Kupası Almanya 2006'yı nedense hiç izleyemedim. Final maçını izleyip izlemediğime bile emin değilim. O aralar şike skandallarıyla tersyüz olan İtalya'nın şampiyonluğu dışında aklımda kalan neredeyse hiçbir şey yok.

Fakat 2002 neydi öyle! Japonya & G. Kore. Muhteşem ne kelime! Fransa-Senegal açılış maçı zaten kupanın muhteşem geçeceğini daha başından haber vermişti. Brezilya'yla oynadığımız ilk maç... Hele bir Danimarka-Fransa maçı vardı... Hakem neredeyse hiç düdük çalmamıştı; bir o kaleye, bir diğerine...

Bizim Gençlik Marşı da uyarlanmıştı hani Kupanın havasına: Ne Kosta Rikaaa ne deee Çin/ Ne de şampiyon Brezilya... diye devam ediyordu. Coşturuyordu.

Japon ve G. Kore teknolojisinin harika birer ürünü olan o statları da atlamamak lazım tabii... Atlamamak lazım, birçok şeyi, ama hangi birini dökeceksin ki buraya şimdi...


Fransa 98'i de hatırlıyorum elbet, ama 2002 kadar değil. Brezilyalı Romario vardı. Zidane vardı. Ricky Martin'in La Copa de la Vida'sı vardı. Yeni bir Dünya Şampiyonu vardı...

Dağınık bir yazı oldu, farkındayım. Ama Kupa havasına da böylesi gider, sizce? 

FIFA Başkanı, 2010 Dünya Kupasının Kara Kıtada organize edileceğini çok önceleri söz vermişti. Futbola bu kadar emeği geçen, Avrupa futbolunun lokomotifi durumundaki Afrika'da, aslında çok daha önceleri düzenlenmeliydi Dünya Kupası. Politik meseleler falan var işin içinde, hiç karıştırmaya gelmez şimdi. 

Afrika'nın futbol ruhuna yakışır bir kupa olmasını diliyorum.


30 Mayıs 2010

Kayıp madenciler için

Kömür

Yine bir kömür
kütürdedi sobada
kayıp bir madencinin
kalbi rastgeldi

atıverdi sıcak odada

Sunay Akın

26 Mayıs 2010

TDK ne yapıyor?

Türk Dil Kurumu'nun yıllardır Türkçe'ye başka dillerden geçmiş birtakım sözcüklere "öztürkçe" karşılıklar bulma çabası içinde olduğunu pek çok kimse bilir. Kurumun bu çabası her zaman tartışma konusu da olmuştur. Üstelik farklı çevrelerde. Benim fikrimce eleştirenler, eleştirilerini farklı mecralara taşımadıkları sürece çoğu zaman haklılar. Şunu da belirtmek gerekir; eleştirenler "dille bir işi olanlar." Yazarlar, okurlar... Eleştirilerin odak noktasına gelince; TDK kimi zaman yabancı sözcüklere yerinde öneriler getirirken, kimi zaman da olur olmaz karşılıklar öne sürüyor. Bazen öyle şeyler "üretiliyor ki" kalakalıyorsunuz olduğunuz yerde.

TDK'nın internet üzerinde, abone olanlara her gün iki söz gönderdiği bir e-mail listesi var. Ben de birkaç yıldan beridir bu listeye üyeyim. Hergün mail adreslerine iki kelime gönderiliyor. Biri Türkçe bir sözcüğün sözlük anlamı, diğeri ise yabancı kökenli bir sözcüğe öztürkçe karşılık. Dediğim gibi, bazen akla mantığa uygun karşılıklar geliyor bazen de yapay olduğu her tarafından belli karşılıklar. Kimi zaman da tutup tutmayacağını kestiremediğiniz ama pek şık duran karşılıklar çıkıyor. Mesela bir iki yıl önce first lady için başbayan karşılığı önerilmişti. Gayet yerinde bir öneri gibi gelmişti bana, hala da öyle. Zapping içinse geç geç önerilmişti bir ara. Doğrusu olabildiğince yapay bir söz. Kanallararası gidip gelme dense daha iyi bana kalırsa.

Bu yazıyı yazmamın sebebi de yine TDK'nın bir önerisi. Tam olarak ne zaman olduğunu hatırlamıyorum ama iki üç yıl önceydi, haute-couture için hasmakas'ı önermişlerdi. Çok hoşuma gitmişti. Tutabilirdi de. Zaten yazılışı da Türkçe değil bu kelimenin. Geçen hafta Kurumun gönderdiği mailde, yerine karşılık önerilen yabancı söz yine haute-couture'dü. Ne var ki bu kez farklı bir karşılık öneriliyor: Özel dikiş.

İki paragraf yorum yazdım ama geri almaya karar verdim. Yorumsuz.

2 Mayıs 2010

Ölümle yaşam arasında

Blog arkadaşlarımızdan Buğdaytanesi'nin birkaç ay önce kaybettiği annesi üzerine geçenlerde yazdığı yazı doğrusu çok duygusaldı. Okuyunca bir taraftan ölümün aslında sanıldığı/göründüğü kadar soğuk ya da korkunç bir şey olmadığını düşündüm, bir taraftan da gerçeklerden kaçınmanın imkansızlığını bir kez daha fark ettim. Ama en çok da çaresizliğin insanı ne denli kötü bir duruma soktuğunu düşündüm.

Yazıyı okuyunca bu konuda okuduklarım, izlediklerim de hatırıma geldi. Zeki Demirkubuz'un, Albert Camus'nün Yabancı'sından esinlenerek çektiği Yazgı filminin kahramanı, beraber yaşadığı annesi ölünce hiçbir tepki göstermeden öylece kalakalıyordu. Ölüm karşısındaki şaşkınlıktan değil, bilakis kayıtsızlıktan. Ölüm geldiğinde yapabilecek hiçbir şeyin olmadığını gösteren önemli bir örnek.

Usta Sait Faik'in Semaver'indeki ölüm, deyim yerindeyse klasikleşti artık. Kahramanımız ancak annesi öldüğü zaman yüzleşiyor o acı/tatlı gerçekle. Sabah uyandığında annesini ölmüş buluyor. Ne acı... Acı ama sanıldığı gibi korkunç değil. "... Sonra ölüye baktı. Hiç de korkunç değildi." Galiba yaşam neyse, ölüm de o. Gece ile gündüz gibi...

Mehmet Çerezcioğlu'nun kızı Burçak 16 yaşında lösemiden ölünce, onun günlüklerini derleyerek hazırladığı Mavi Saçlı Kız'da geçen şu sözler de fazlasıyla hüzün verici:

Sabahları 
hasta uyanmanı istiyorum
Hastaysan eğer,
yaşıyorsun demektir.


Kim en yakınlarından birinin sabahları hasta uyanmasını ister? Bir baba düşünün, her gece kızının hayatta kalıp kalmayacağı tedirginliğiyle (belki çaresizliğiyle demek daha doğru) yatıyor, sabah uyandığında hasta yatağında yaşadığını görünce içi sevinçle doluyor.

Çaresizlik, tüm dehşet vericiliğiyle elini kolunu bağladığında insanın... asıl o zaman korkunçlaşır herbirşey. Korkuç olan ölüm değil a doslar, çaresizlik.

29 Nisan 2010

Yağmurlu günlerde seviş benimle...

Geldi bahar ayları... İnsanın yazası da pek yok doğrusu. Bu aralar blogu biraz boşlamış olmam bundan gayrı.

Bahar yorgunluğu falan diyorlar ya... Sahiden de rehavet çökertiyor insanın üstüne bu bahar. Ee, kolay mı ölüyken dirilmek. Tabiat ana capcansızken birden diriliveriyor, yepyeni bir hayata başlıyor.

Cemreler düşeli çok oldu. Havaya, suya, toprağa... Galiba bir tanesi de üzerimize olduğu gibi çöküveriyor. Yorgunluğumuz, boşvermişliğimiz bu yüzden...

Keşke birkaç tane daha cemre olsaydı da biri akıllara, biri gönüllere biri bilmem nerelere düşseydi...

Yağmurlar da olanca hızıyla devam ediyor. Bahar yağmursuz olur mu gari... Yollardaki çamur seline rağmen yağmur yine de güzel. Yine içten, yine o sıcak bahar yağmuru...

Ne çekiyor insanın canı biliyor musunuz? Şöyle her tarafı gören bir penceren olacak, oturacaksın önüne saatlerce yağmuru seyredeceksin. Toprakla beraber zihnini de bir güzel yıkayacak. Hiçbir şey düşünmeyeceksin. Bahar sarhoşluğu mu dersin adına artık, yağmur sarhoşluğumu... Gündelik yaşamın cartı curtuymuş, gündemde bilmem ne varmış, Anayasaymış, babayasaymış hikaye. Vallaha hikaye...

Bu sıralar dönüp dönüp Yeni Türkü'nün o enfes Bahar Şarkısı'nı dinliyorum. Baharın tadını çıkarmak için birebir. Bahar çiçeklerini koklamak gibi bir etki yapıyor...

Yağmurlu günlerde seviş benimle,
Kuşlar çinko damı gagalarken,
Teninin kokusunu değiştiren yağmurlardan...


İyi baharlar...

18 Nisan 2010

Sen git sahibin gelsin!

Hatice Hoca anlatıyor:
Birgün İzmir'de ailemle birlikte büyük bir alışveriş merkezindeyiz. Ben ve çocuklar hamburgercide oturduk. Eşim, oğlumun doğum günü dolayısıyla ona bir hediye almaya gitti. Biz de hamburgerlerimizi yiyoruz. Bu arada, sıra da var, birçok insan sırada bekliyor. Bir adam, arkasından da kuyruk gibi devamlı kendisini takip eden dört kadın da sıradalar. Biraz sonra bu adam masamıza doğru gelerek hayli şiveli bir konuşmayla "Burası bizim" dedi. Bunun üzerine ben de "Nereden sizin oluyormuş, rezerve mi var burda?" diye çıkıştım. Karşımdaki pişkin bir tavırla, "Sizin rezerveniz var mı peki?" yollu birşeyler söyledi. Adam baktı ki karşısında çetin ceviz var, emirvari bir biçimde "Sen git sahibin gelsin!" demez mi...
Hatice Hoca'nın feminist olduğunu belirtmek isterim...

28 Mart 2010

Köpek

Hayatım çok az sözcükle anlatılabilir; şurada azıcık dinleniyorken size de anlatayım. Benden talihsiz bir köpek olamaz. Bir çiftlik evinde doğdum. Gördüğünüz gibi özel bir yanım yok. Çoban köpeği ile bekçi köpeği kırmasıyım; sıradan tüyler, basit bir görünüş, hepsi bu. Durum şu ki belirli bir dünya görüşüm ve insanlık anlayışım var. Bu rahatsız edici tanımlama için beni affedin. Şöyle açıklayayım; henüz küçükken bir gün yola uzanmıştım. O zamanlar daha hız diye bir kavram ne demek bilmiyordum. Demek istediğim henüz otomobil görmemiştim. Otomobillerin hızı konusundaki ilk deneyim biz köpeklere bayağı pahalıya patlar. Sözgelimi yolun ya da bir geçitin ortasında yayılmış yatıyoruz. Bir at arabası ya da bir iki tekerlekli geliyordur ve uzaktan geldiğini gördüğümüzde acele etmeden kalkmak için zamanı hesaplar ve yolu boşaltırız. Otomobiller ise bambaşka; ufuktan güçbela geldiklerini görmeye çalışırken zaten üstümüzden geçmiş olurlar. Doğal olarak, ilk hız kavramını anlamaya başarana kadar birçok talihsizlik başımıza gelmiştir bile. Bu bana, benim gibi zavallı bir köylü köpeğe ise bir bacağa mal oldu; son hızla gelen canavar bir otomobil, üstümden geçerek bir patimi ezdi. Çolak kaldım; sahibim güvenlik bekçisiydi. Size güvenlik bekçileri hakkında ne diyebilirim ki? Güvenlik bekçileri -ki hayatımın ilk anından beri onlarla ilgili deneyim sahibiyim- otoritenin en önde gelen, en vahşi temsilcisidir, otoritenin temelini ve esaslarını temsil eder. Kendi adıma, bir güvenlik bekçisine ruhumda gerçekleşen o derin değişimi borçluyum ben; bir güvenlik bekçisi yüzünden derin ve kökünden değişti dünya, insan, toplum hakkındaki bütün düşüncelerim. Topal bir köpek olduktan sonra bir gün çiftlikteyken, eski sahibimle dağa çıkıyorduk. Dağa varır varmaz sahibim bana taş atmaya başladı, şaka yaptığını sandım ama o beni taşlamaya devam etti ve bana gitmemi söylüyordu. Bense neden gitmem gerektiğini anlayamıyordum, o da bana topal bir köpek istemediğini söyledi. Böyle bir durumda ne yapabilirdim ki? Talihsizliğim yüzünden ayrılmalıydım, beni istemiyordu çünkü bir bacağım yoktu ve o zalim adam bana daha korkunç şeyler yapmadan oradan kaçmaya karar verdim. Kaçtım, azar azar ağlayarak, köpekler de, evet bayım bizler de ağlarız. Arada bir başımı çevirip geride bıraktıklarıma bakarak uzaklaşıyordum çünkü köpeklere yani bize kötü davranılsa bile sahibimize yasa gibi bağlıyızdır. Şehre vardım ve orada hayatımın önemli bir evresi başladı.
Şehirde ne bir sahibim vardı ne de ne yapacağımı biliyordum, sokakları da tanımıyordum; ama kısa zamanda öğrendim.Topal bir köpekseniz güvenlik bekçileri dışında herkes size sempati duyar. Herkes bana sevgiyle yaklaşıyordu; sözgelimi duvarcıların yemek yedikleri saatlerde inşaatlara gidiyordum ve oralarda açlığımı bastırmam için her zaman bir şeyler veriyorlardı. İstasyona giden yolu da öğrendim, oradan tren yolu üstünden yürüyordum; ekspreslerin lokantaları olduğu için tren yolculuklarında dışarıdan yemek getirilmiyordu ama zenginlerin yedikleri yerlerde yemek yiyemeyen fakirler vardı, bu fakirler bana et parçacıkları ve kemikler fırlatırdı, bense onlara minnettar kalarak iştahla yerdim. Bir atasözü şöyle der, "Çıplak vatandaştan daha çok bozuk para çıkar"; inanmayın; zengin acımasızdır, üç kuruşun hesabını yapar ve asla bir şey vermezken; çıplakların, yani fakir vatandaşın verebilecek şeyi olmadığı halde bizim üstümüzde etkileri büyüktür ve derdimize derman olurlar. Her halükarda kalpten gelen sıcak sözleri, güçlü zenginlerin küçümseyerek verdiği kuru ekmekten daha değerlidir. Sonuç olarak size söylemek istediğim şudur: Artık hayatımla ilgili karar vermiştim; güvenlik bekçisinin yaptıklarından sonra fikirlerim derinlemesine değişmişti. Kısaca söylemek gerekirse artık devrimci fikirlerim vardı. Tam anlamıyla bir devrimciydim. Öbür köpekler bunu kısa zamanda şehirdeki yürüyüşümden anladı; bu köpekler de benim gibi yeni bir sosyal düzenin taraftarıydı. Onlar da yenilik tutkusuyla doluydu. İdealimi gerçekleştirmek çabasıyla yapmak istediğim şeyi düşünüp taşındım ve şunu fark ettim; adeletsizlik ve zorbalığın kol gezdiği bu toplumda ilerici fikirlerimle ne yapmam gerektiğini bilmiyordum. Kilise beni ilgilendirmiyordu; bazen kapısından içeri girerdim, bekçi köpeği ya da hademe öteki köpeklere yaptıkları gibi beni vahşice dışarı atmazlardı; sevgiyle yakalar ve kapıya kadar taşırlardı. Hükümet de ilgi alanıma girmiyordu. Biri ya da öteki hepsi aynıydı; hepsi otoriteydi. Kötülüğün kökeni başka bir yerdeydi, biliyordum; bu yüzden kafamda bir şeyler tasarlıyordum. Bir gün... ne yaptım inanır mısınız? Bir gün büyük bir binaya girdim ve kimse görmeden işemeye başladım. Evet bayım, tüm sosyal adaletsizliklerin temelini oluşturduğunu düşündüğüm bu yere işedim ben. İspanya Bankası'na işedim. Sermaye her şeyin nedeniydi, sermayeye saldırılmalıydı. İspanya Bankası'nın bir şubesine işedikten sonra, daha devrimci bir eylem aklıma geldi. Benimle aynı fikirde olan öbür köpeklere de söyedim, hepsi beni tebrik etti ve aynı şeyi yapmak istediler. Hepimiz oraya gittik, kimsenin bizi görmediği anlarda ya antreye ya da binanın dış duvarına işiyorduk. Ama en çok oraya tek başıma gitmek hoşuma gidiyordu, tek olmak ve ayrıcalıklı sorumluluğumla bankaya işemek. Her zaman antreden içeriye girerdim, bir gün pervasızca merdivenlerden çıktım, en üst kata bol miktarda sidiği bırakıverdim. Ben tam bu operasyonla meşgulken kafamın üstünde bir el hissettim ve bu kişi aynı zamanda şöyle diyordu: "Şuraya bakın, topal bir köpekçik." Kafamı kaldırdım, banka müdürünün ta kendisiydi, olduğum yerde kalakaldım. Önceden birçok kez gördüğüm müdür beni okşuyordu, sonra ben fark etmeden beni arabasına kadar taşıyıp içine tıktı. Ardından olanlar önemsiz; size daha sonra ne oldu onu anlatayım; müdür beni hoşnut tutmak için elinden geleni yaptı ama bir gün kaçıp gittim ve benim için yeniden özgür bir hayat başladı. O zaman göz ardı ettiğim bir gerçeği öğrendim, artık öğrendim...
İkimizdik; topal köpek ve ben; çimlere uzanmıştık, otlar yumuşak bir halı gibiydi ve gökyüzü masmaviydi. Uzandığımız yerde gökyüzünün sonsuzluğunu, bulutların geçip gidişini seyre daldık. Doğanın ortasında özgür hissediyorduk kendimizi. Köpekçik ayağa kalktı, yüzünü kulağıma yaklaştıdı ve sakin bir sesle şöyle dedi:
"O zaman gözardı ettiğim bir gerçeği öğrendim; devrim yapmak için elinde hiçbir aracın yoksa yapabileceğin tek şey İspanya Bankası'na işemektir."
Azorin (José Martínez Ruiz)

7 Mart 2010

PhotoGar Yayında

Yeni fotoğraf blogumuz PhotoGar yayında. PhotoGar'da kendi fotoğraflarımızın yanında, görülmeye/bakılmaya değer olduğunu düşündüğümüz fotoğrafları da yayınlayacağız. Ve tabii takipçilerin gönderdikleri fotoğrafları da.

Buraya gösterdiğiniz ilgiyi PhotoGar'a da göstereceğinizi umut ediyoruz.

Buradan girebilirsiniz...

1 Mart 2010

Her Şey Sende Gizli

Yerin seni çektiği kadar ağırsın
Kanatların çırpındığı kadar hafif..
Kalbinin attığı kadar canlısın
Gözlerinin uzağı gördüğü kadar genç...
Sevdiklerin kadar iyisin
Nefret ettiklerin kadar kötü..
Ne renk olursa olsun kaşın gözün
Karşındakinin gördüğüdür rengin..
Yaşadıklarını kar sayma:
Yaşadığın kadar yakınsın sonuna;

Ne kadar yaşarsan yaşa,
Sevdiğin kadardır ömrün..
Gülebildiğin kadar mutlusun
Üzülme bil ki ağladığın kadar güleceksin
Sakın bitti sanma her şeyi,

Sevdiğin kadar sevileceksin.
Güneşin doğuşundadır doğanın sana verdiği değer
Ve karşındakine değer verdiğin kadar insansın
Bir gün yalan söyleyeceksen eğer
Bırak karşındaki sana güvendiği kadar inansın.
Ay ışığındadır sevgiliye duyulan hasret
Ve sevgiline hasret kaldığın kadar ona yakınsın
Unutma yagmurun yağdığı kadar ıslaksın
Güneşin seni ısıttığı kadar sıcak.
Kendini yalnız hissetiğin kadar yalnızsın
Ve güçlü hissettiğin kadar güçlü.
Kendini güzel hissettiğin kadar güzelsin..

İşte budur hayat!
İşte budur yaşamak bunu hatırladığın kadar yaşarsın
Bunu unuttuğunda aldığın her nefes kadar üşürsün
Ve karşındakini unuttuğun kadar çabuk unutulursun
Çiçek sulandığı kadar güzeldir
Kuşlar ötebildiği kadar sevimli
Bebek ağladığı kadar bebektir
Ve herşeyi öğrendiğin kadar bilirsin bunu da öğren,
Sevdiğin kadar sevilirsin...

Can Yücel

27 Şubat 2010

Birşey kalmalı

TVde kanallar arası dolaşıyorum. TRT Müzik'te Kubat'ın programı. Konuklar Arif Sağ ve oğlu Tolga Sağ. Usta türkücü özetle diyor ki: Sanatçı ardından birşey bırakmalı. Elinden sanat aracını aldığın zaman geriye birşey kalmalı. Kubat'ın elinden mikrofonu aldığında geriye boş birşey kalıyorsa ona sanatçı diyemeyiz. Arif Sağ'ın elinden sazı aldığında geriye birşey kalmıyorsa ona sanatçı diyebilir miyiz?

Katılmamak mümkün mü...
Sayfa başına git