Bugün de hiçbir şey yazmasam mı? İyi fikir gibi duruyor. Hem ne yazacağım? Her zaman söyleyecek bir şeyi olmadığı gibi, her zaman yazacak bir şeyi de olmayabiliyor insanın. Tabii, insan bu yani, fazla üstüne düşmemek gerek, bilgisayar değil neticede. Ama bazı insanlar var ki her zaman söyleyecek bir şeyleri, hatta çok şeyleri oluyor. Hayret ediyorum öylelerine. Bir tür yetenek mi bu acaba, yoksa bildiğin boşboğazlık mı? Ama işte, ben de tam olarak onu söylüyorum zaten, boşboğazlık dediğin şey de bir yetenek olmasın sakın? Bunu enikonu düşünüyorum bazen. Yetenek olabilir sanki. Çünkü herkesin yapabileceği bir şey değil. Pek çok kimsenin oradan buradan tanıdığı böyle birileri vardır muhtemelen. Her ortamda konuştukça konuşabiliyorlar. Ben yeltensem yapamam böyle bir şeyi. Kendimi zorlasam dahi yapamam. Yer-zaman adamıyım galiba ben, yerine ve zamanına göre çok konuştuğum olur, çene düşüklüğü derecesine geldiğim bile görülmüştür, örneğin yakın arkadaş ortamında, ama ağzımı hiç açmadığım da olur. Öyle ki, bazen kendime şaşırırım, bu ben miyim, diye kendime sorarım.
Yalnız yaşayan, yalnızlığından bezip evcil hayvan besleyen insanlar acaba hiç hayvanlarıyla konuşuyorlar mıdır? Merak ediyorum çok.
İleride ben de evcil hayvan olarak bir at beslemeyi düşünüyorum. Öyle kolay olabilecek bir şey değil elbette ama deneyeceğim. Kırklı yaşlarımda olabilir. Evcil dediğim, evin içinde değil elbette, ahırında besleyeceğim atı. At zaten evcil bir hayvandır. Bir iş hayvanıdır ama ben herhangi bir iş için değil yalnızca binmek için kullanacağım atımı. Bir şeyi kafaya koymak iyidir, bakıyorsun zamanı geliyor hakikaten yapılıveriyor. Çünkü kafadaki şey insan farkına varmadan yavaş yavaş plana dönüşüyor ve günü gelince de programlanıp yapılıyor. Benim bu at besleme işi de bir-iki yıldır aklımda. Bir gün şöyle güzel bir atım olursa onunla konuşuruz da belki. Ama keşke şimdi de bir atım olsaydı.
Biz insanlar konuşmanın çok ilkel bir biçimini kotarıyoruz. Hayvanlarsa bizden çok çok ileride. Örneğin kelimelerimiz, cümlelerimiz hep birbirinden ayrıştırılabiliyor. "Ağaçta elma var," dediğimiz zaman ağaçta, elma ve var kelimelerini rahatlıkla birbirinden ayırabiliyoruz. Hatta her kelimenin harflerini bile. Elma'nın e'sini, l'sini, m'sini, a'sını birbirinden ayırmak hiç de zor değil. Bilmediği bir dilin kelimelerini bile ayırabilir çoğu insan. Oysaki hayvanlar birbirleriyle konuştuklarında biz o konuşmanın iki kelimesini bile ayırt edemeyiz. Mesela bir koyunla kuzusu konuştuklarında biz ancak ve ancak "Meeeee" sesleri duyarız. Halbuki onlar birbirlerine bir şeyler söyleyip anlatıyorlardır o esnada. Kuşlar da birbirleriyle konuştukları zaman bizim duyabildiğimiz sadece cıvıltılardır. Ama onlar da aynı şekilde bir şeyler anlatmaktadırlar birbirlerine. Gelmek istediğim yer belli; konuşmak için ne kadar çok kelimeye ihtiyaç duyuluyorsa konuşulan dilin o kadar ilkel olduğu ortaya çıkar. Ağaçta elmanın var olduğunu biz üç kelimeyle anlatabiliyoruzken bir kuş tek bir cik'le anlatabiliyor. Hangisi daha ileri? Tabii ki kuşunki. Acaba diyorum, gelecekte, mesela üç bin yıl sonra, insan dilleri de böyle olabilir mi? Ağaçta elma var gibi çok çok basit bir yargıyı belirtmek için üç kelime harcamanın her bakımdan israf olduğu sonucuna varıp bunu tek bir kelimeye, hatta tek bir heceye indirebilir miyiz? Belli olmaz, bekleyip göreceğiz, bakarsın oldu böyle bir şey.
Hiçbir şey yazmasam mı derken bugün de bir şeyler söyledim bak. Açıkça şunu demeye getiriyorum, günü kurtardım. Hadi o zaman, başlasın şenlik.
Sert bir rüzgâr esiyor şu anda. Balkona çıkıp kendimi rüzgâra bırakayım. İnsanı alıp götüren rüzgârlar da artık esmiyor ya...
