13 Eylül 2012

Eylül Sıkıntısı

İlkokul yıllarımda okulu zerre kadar sevmezdim. İlk günden başlayarak hep okula karşı bir antipati, bir kaygı, bir korku besledim durdum. Bunun nedenini şimdi bile tam olarak bilmiyorum, sanırım orada ilgimi çekebilecek pek bir şey yoktu. Evimizde, aile ortamında okuldan çok daha fazla şey öğreniyordum. Galiba okul biraz da zaman kaybı olarak görünüyordu gözüme, evde anne-babama sorup da üç beş dakikada öğrenebileceğim bir şeyi okulda öğrenmek bazen aylar alabiliyordu örneğin.

Dördüncü sınıfta bir kıza aşık oldum. Hayatımda (!) ilk defa aşık oluyordum, gözüm hiçbir şey görmüyordu. Sınıfta, teneffüste onu gördüğüm her an kalbim hemen atmaya başlıyordu. O zamanlar bile okula severek, isteyerek gitmediğimi hatırlıyorum.

İlkokulun özellikle ilk üç yılında en sevdiğim kelime tatil’di. Tatilden de çok cuma gününün öğleden sonrasını seviyordum. Yarın cumartesiydi çünkü, öbür gün pazar. Cumaları dersten çıkar çıkmaz eve gidiyor, odanın orta yerine seriliyor, öğretmenin verdiği bütün ödevleri bitiriyor, sonra da kalkıp büyük bir iç huzuruyla kendimi dışarı atıyordum. Zaman ne kadar uzun gözüküyordu, iki saatin içine her bir şeyi sıkıştırıyorduk. Bugünkü çocuklardan kesinlikle çok farklıydık, akşamları erkenden yatıyorduk, saat dokuzu gördüğümüz çok nadir oluyordu. Sabahın köründe de kalkıyor, iki lokma kahvaltı derken tekrar dışarı koşuyorduk. Akşama kadar dışarılarda oynuyorduk, çocukluğumuz dışarıda, güneşin altında geçiyordu.

Yazın bahçelerde, kırlarda koşup dolaşıyor, çaylarda, göllerde çimiyor, yakaladığımız atlara, eşeklere biniyorduk. Kışınsa kardanadamlar yapıyor, kızaklarımızla buzlarda kayıyor, damları, evlerin önünü temizliyorduk.

Pazar sabahları, yarın pazartesi olduğu için biraz neşem kaçıyordu ama daha önümde kocaman bir pazar günü olduğu için de avunuyordum. O gün de boyuna arkadaşlarımla oynadıktan sonra akşama yakın yüzüm asılmaya başlıyordu. Mecbur, eve gidiyordum. Elden bir şey gelmiyordu. Çaresiz, bir sonraki hafta sonunu beklemeye koyuluyordum.

Böyle böyle, günler geçip gidiyordu. Ne zaman ki bahar gelip karlar eriyordu, biraz olsun rahatlıyorduk ben ve arkadaşlarım. Kış boyunca evlerimizin önüne tıkılıp kalıyorduk çünkü. Karların erimesiyle birlikte okulun o kasvetli havasından sıyrılıp rahat bir nefes alma imkânı da doğuyordu.

Sonra, bahar ilerliyor, mart, nisan derken, mayısın yüzünü göstermesiyle içimizi tarifsiz sevinçler kaplıyordu. Yaz geliyordu. Yaşa yaşa bitmez kocaman üç ay tatil dünyalara bedeldi. Haziran gelip de karne gününü saymaya başladığımızda dünyalar bizimdi artık. Nihayet o gün geliyor, karneleri alıp eve koşuyorduk. Karne hediyesi diye bir kavramın varlığından bile haberimiz yoktu. Olsa bile umurumuzda mıydı? Karnenin kendisini almış olmamız en büyük hediye değil miydi? Tatil başlamıştı, bundan daha büyük, daha değerli hediye mi olurdu?

Çocukluğun kuşkusuz en güzel yanı, yarını düşünmek zorunda kalmayışın. Hiçbir şeyi umursamak zorunda olmayışın. Koca yaz tatili başladığında, gelecek eylülü düşünmek hangi birimizin aklına gelirdi ki? Üç ay ne demekti, üç ay! Okul sanki artık hiç başlamayacak, ömür boyu tatil edecekmişiz gibi gelirdi bize. Ne var ki zaman durmuyordu. O güzel günler de birer birer geçip gidiyorlardı. Ağustosun sonlarında büyükler, “Yakında okullar açılıyor,” deyince acı gerçekle yüz yüze kalıyorduk. Demek ki hiçbir şey daimi değilmiş. Hayatın “acılıklar ve tatlılıklar şöleni” olduğunu böyle öğreniyorduk.

Eylülün başlamasıyla, baştan sona iyi oynadığımız, gönlümüzce oynadığımız ve kazanacağımızdan mutlak emin olduğumuz bir oyunu kaybetmişcesine sus pus oluyor, kabuğumuza çekiliyorduk. Sonrasını tahmin edersiniz. Aynı sahneler ve oyuncular, aynı oyunlar…

Tam yirmi yıl olmuş. O günleri özlemle anıyorum.

***
Eylülün ikinci haftasındayız. Mini mini birler okula başladı. Geri kalan milyonlarca çocuk iki üç gün sonra tekrar ders başı yapacak. Şundan kesinlikle eminim ki bu çocukların büyük çoğunluğu bencileyin büyük bir iç sıkıntısı yaşamakta. Suratları asık, yüzleri buruşuk. Bakmayın siz, muhabirin uzatacağı mikrofona, “Okulumu, arkadaşlarımı çok özledim,” diyeceklerine.

Tanrım, bu ülkede çocuklar neden okulu sevmezler?

NOT: Konumuzla bir ilintisi yok ama boş bulunup şunları da söylemek istiyorum: Birkaç yıl önce yapılan bir okulun henüz daha bir camı, bir musluğu bile değişmemişken ülkenin eğitim-öğretim sistemi dört kere değişti. Sınav sisteminin kaç kere değiştiğini ben bile sayamadım, kusura bakmayın.
Sayfa başına git