***
Mek'an Sahne diye bir yer. Konur Sokak'ta. Adını duymuştum. Dün ilk gidişimdi. Son gidişim oldu. Zira iki gün sonra başka bir yere taşınıyorlarmış. Oraya da gideriz umarım. Burası küçücük bir yer. Yirmi koltuklu küçük bir sahne. Amatör ruhlu insanlar çekip çeviriyorlar, belli. Ruh amatör ama işlerini profesyoneller kadar iyi yapıyorlar, bu da belli. "Anlatı mekânda bir andır," diye bir sloganları çarptı gözüme, sevdim.Artık Hiçbi'şii Eskisi Gibi Olmayacak! Sil Gözyaşlarını oyunun adı. Tek kişilik. Ahmet Melih Yılmaz adında bir arkadaş oynuyor. Oyunculuğuna şapka çıkardım. Bir saat boyunca konuştu durdu. Her babayiğidin harcı değil.
Yirmili yaşlarının başında Ankaralı bir sokak çocuğu, İstanbul'da Gezi olayları patlayıp da pek çok kente, tabii Ankara'ya da sıçrayınca ne olup bittiğini anlamadan kendini olayların ortasında bulur. İlkin biraz kafası bulanır, çünkü o güne dek hiç yan yana gelmemiş insanların bir arada, el ele, kol kola polisle çatıştığını görür. Çok kurcalamaz ama, neticede o bir sokak çocuğudur ve bana ne deme hakkına herkesten çok sahiptir. Bir gün olayların tam ortasında birden iki kişinin kendisine baktığını fark eder; bir kız bir erkek. Merak etmeye başlar haliyle, ona niye bakıyorlardır acaba? Bu merakında da sonuna kadar haklıdır, çünkü kimse kolay kolay bakmaz bir sokak çocuğuna, bilirsiniz. Sokak bir tür metafordur. Sokak; özeli, mahremi olmayan, en göz önünde, en açık, en perdesiz yer. İşin içine sokak'ın çocuğunu kattığımızda olabildiğince belirgin bir paradoks gelip önümüzde durur. Bu en açık yerde yaşayan çocuk, kendisine en az bakılan, hatta hiç bakılmayan çocuk değil midir?
Ama işte, ne olmuşsa, orada iki kişi bu sokak çocuğuna bakmışlardır. Ve o da pek tabii merak etmeye başlamıştır bunun nedenini. İlkin kaybeder, gözden yitirir onları fakat bir-iki gün geçmeden tekrar karşılaşır onlarla. Aralarında enteresan bir dostluk oluşur. Bizim sokak çocuğu bir tür sarhoşluk havası içinde, onlarla beraber oradan oraya savrulur. Normalde insanın genzini yakan biber gazı bile hoş kokmaya başlar. Çünkü gaz da bu olayların, bu olağanüstü günlerin bir parçasıdır ve bu olağanüstü günler de sokak çocuğunu bir rüyaya daldırmıştır, güzel bir rüyaya. Üç-beş gün içinde hayatı değişmiştir. Adı bile değişmiştir, Mustafa'yken Avzer olmuştur. Başlangıçta biraz direnmesine direnmiştir ama sokak çocukluğunun verdiği o oluruna bırakırcı tavırla benimsemekte zorlanmamıştır bu yeni adını.
Ne ki uzun sürmez Avzer'in güzel rüyası. Birkaç güne olaylar durulur, ortalık eski haline döner. Sokaklar gene o "eski sokaklar" oluverir birden bire. Avzer'in rüyadan uyandığı, tekrar Mustafa olduğu andır bu. Damağında güzel rüyanın tadı, durup "Ne oldu?" diye sormaya başlar kendine.
Tiyatro hayatın aynasıdır derler. Sahiden de hepimiz durup durup "Ne oldu?" diye sormaz mıyız kendimize? Hayat hep böyle sürüp gitmez mi? Hayat dediğin zaten ilginç bir trene benzer.

