24 Eylül 2012

Kendini yargılamak

[Kral, Küçük Prens'e]
“Gitme,” … “Gitme de seni bakan yapayım.”
“Ne bakanı?”
“Eee… Adalet bakanı!”
“Ama yargılanacak kimse yok ki burada!”
(…)
“O halde kendi kendini yargılarsın sen de,” diye yanıt verdi kral. “En zoru budur. Kişinin kendini yargılaması, başkalarını yargılamasından çok daha güçtür. Kendi kendini yargılamayı beceriyorsan, hakikaten bilge bir kişisin demektir.”

23 Eylül 2012

Eylemlerimiz

[Küçük Prens ayyaş adama]
Ne yapıyorsun burada?” diye sordu.
İçiyorum,” diye yanıt verdi ayyaş, hüzünlü bir sesle.
Niye içiyorsun peki?” diye sordu Küçük Prens.
Unutmak için,” diye yanıtladı ayyaş.
Neyi unutmak için?” diye üsteledi Küçük Prens. Ona şimdiden acımaya başlamıştı.
Utandığımı unutmak için,” diye itiraf etti ayyaş, başını öne eğerek.
Neden utanıyorsun peki?” diye sordu ona yardım etmek isteyen Küçük Prens.
İçmekten,” dedi ayyaş ve sessizliğine döndü. 

Filozoflar, insan eyleyen bir varlıktır, derler. Ona ne şüphe. "Eyleyen"den kast ettikleri, insanın neyi, niçin yaptığının ayırdında olması. Diğer canlılardan farkımız buymuş. Evet, bir beynimiz var, doğru. Gelgelelim, neyi, niçin yaptığını bilmeyen milyon tane insan var. Ayrıca, yukarıdaki parçada da açık seçik görülüyor, kendi eylemlerine mahkum olan milyon tane insan var. Bunları da görmek gerek.

22 Eylül 2012

Kral halktan ne istemeli?

[Küçük Prens Krala] 
"Bir günbatımı görmek isterdim... Güneşe batmasını emrederseniz, beni çok mutlu edersiniz."
"Generalime, bir kelebek gibi çiçekten çiçeğe uçmasını emredersem ya da bir tragedya yazmasını... Yahut bir deniz kuşuna dönüşmesini... Ve general de aldığı emri yerine getirmezse, kabahat kimde olur? Onda mı, bende mi?
Küçük Prens, "Sizde," dedi çekinmeden.
"Doğru,” dedi kral. “Herkesten verebileceği kadarını istemek gerek. Otorite her şeyden önce mantık ister. Gidip de halka, kendilerini denize atmalarını emrederseniz, devrim yaparlar.”

21 Eylül 2012

Kökümüz yok bizim

Küçük Prens çölü boydan boya geçti, ama yalnızca tek bir çiçeğe rastladı. Üç taçyapraklı, hiçbir özelliği olmayan bir çiçek…
“Merhaba,” dedi Küçük Prens.
“Merhaba,” dedi çiçek.
“İnsanlar nerede?” diye sordu nazik bir sesle Küçük Prens.
Bir zamanlar bir kervanın geçtiğini görmüştü çiçek.
“İnsanlar mı? Galiba altı yedi tane olacak onlardan. Göreli yıllar oluyor. Şimdi nerededirler, kim bilir. Rüzgârlar gezdiriyor onları. Kökleri yok zavallıların, bu yüzden de çok eziyet çekiyorlar. 

20 Eylül 2012

Yıldızların sahibi ile küçük çiçeğin sahibi

Gökteki bütün yıldızların sahibi olmak ister miydiniz? Pek çok insan, büyük olasılıkla bu soruya evet, diyecektir. Kim istemez, değil mi? Şöyle bir düşününce, "yıldızların sahibi olmak," hem kulağa hoş geliyor, hem de insanın egosunu göklere çıkaracak türden bir zenginlik gibi gözüküyor. Gelgelelim, bir şeye sahip olmak tam olarak ne demektir? Hangi birimiz doğru dürüst durduk bu soru üzerinde? 

Toplumumuzda felsefenin ne olduğunun maalesef anlaşılamamış olması, pek çok konuda eksik bırakıyor bizi. Doğan Hoca'dan öğrenmiştim, özetle, "insan haklarından önce, insan'ın ne olduğunu, hak'kın ne olduğunu konuşsaydık, şimdiye zaten insan hakları üzerine konuşmaya gerek kalmamış olurdu," diyordu. Gerçekten de öyle değil midir? 


Küçük Prens'i ilkin lisede okumuş olmalıyım. Daha sonra üç beş kere daha okudum. Geçenlerde, sağ olsun, bir arkadaştan hediye olarak gelince bir kez daha okudum. Bakmayın adının Küçük Prens olduğuna, asıl büyüklerin alması gereken dersler var bu kitapta.


Baştaki soruyu değiştirelim. Gökteki bütün yıldızların sahibi mi olmak istersiniz, yoksa küçük bir çiçeğin mi? Cevap vermeden önce "sahip olma"nın ne olduğunu bir düşünün, derim. Ya da bırakın cevap düşünmeyi, gelin, kitaptan bir parçaya kulak verelim. 



Dördüncü gezegen bir işadamınındı. Bu adam işine öylesine dalmıştı ki, Küçük Prens geldiğinde kafasını bile kaldırmadı.
“Merhaba,” dedi Küçük Prens, “sigaranız sönmüş.”
“Üç, iki daha, beş eder. Beş, yedi daha, on iki. On iki, üç daha on beş. Merhaba. On beş, yedi daha, yirmi iki. Yirmi ikiye altı ekle, yirmi sekiz. Sigarayla uğraşmanın sırası değil şimdi. Yirmi altı, beş daha, otuz bir. Of! Demek, beş yüz bir milyon altı yüz yirmi iki bin yedi yüz otuz bir ediyor.”“Beş yüz milyon tane ne?”
“Hâlâ burada mısın sen? Beş yüz bir milyon… Ne bileyim… İşim başımdan aşkın! Ciddi bir adamım ben, saçma sapan şeylerle vakit harcayamam! İki, beş daha, yedi…”Bir soru sordu muydu, peşini asla bırakmayan küçük prens, “Beş yüz milyon tane ne?” dedi yeniden.
(…)İşadamı kurtulamayacağını anlamıştı. “Milyon tane… Şu bazen gökte görülen küçük şeylerden,” dedi.
“Sinekler mi?”
“Hayır değil, hani şu parlak küçük şeyler.”“Arılar?”“Yok canım, hani şu boş gezen insanları hayallere sürükleyen yaldızlı küçük şeyler. Tabii, ben ciddi bir adamım! Hayal kuracak zamanım yok benim.”
“Ha! Yıldızlar mı?”
“Hah işte! Yıldızlar.”“Peki ama, beş yüz milyon yıldızı ne yapıyorsun?”
“Ne mi yapıyorum?”“Evet.”“Hiçbir şey. Onların sahibiyim ben.”“Yıldızların sahibi sensin ha?”“Evet.”(…)“Peki ama, yıldızlara sahip olmak ne işine yarıyor ki?”“Zengin olmama yarıyor.”“Peki, zengin olmak ne işine yarıyor?”“Eğer biri yeni yıldızlar keşfedecek olursa, onları satın almama.”
(…)“İnsan yıldızlara nasıl sahip olabilir?”İşadamı, “Onlar kimin malı sence?” diye yanıtladı ters ters.
“Bilmem. Hiç kimsenin.”“O halde, onlar benim. Çünkü bunu ilk ben akıl ettim.”
“Bu yeterli mi yani?”“Elbette. Sahipsiz bir elmas bulursan, senindir. Sahipsiz bir ada bulursan, yine senindir. Bir fikri ilk kez sen ortaya atarsan, hemen patentini alırsın: senindir. İşte, bu yıldızların sahibi de benim, çünkü benden önce kimse onlara sahip olmayı aklına bile getirmedi.”
“Bak, bu doğru,” dedi Küçük Prens. “Peki, onları ne yapıyorsun?”
“Onları yönetiyorum. Onları sayıyorum, sonra bir daha sayıyorum,” dedi işadamı. “Zahmetli bir iş, ama ben ciddi bir adamım.”Küçük Prens hâlâ tatmin olmamıştı.
“Bir atkım olsa benim, boynuma dolayıp götürebilirim. Bir çiçeğim olsa, koparıp götürebilirim. Ama sen yıldızları koparamazsın ki.”“Ama, pekala bankaya yatırabilirim.”
“Ne demek oluyor şimdi bu?”“Yıldızlarımın sayısını küçük bir kâğıt üzerine yazıp, bu küçük kâğıdı da çekmeceye kilitlerim, demek oluyor.”
“Hepsi bu mu?”“Daha ne olsun!”Küçük Prens, “eğlenceli,” diye düşündü. “Kulağa da ahenkli geliyor. Ama ciddiye alınacak gibi değil.”Küçük Prens’in ciddi şeyler konusundaki düşünceleri, büyüklerin düşüncelerinden çok farklıydı.
“Benim her gün suladığım bir çiçeğim var,” dedi. “Ayrıca, her hafta temizlediğim üç volkanım. Sönmüş volkanı da temizliyorum çünkü. Ne olur ne olmaz. Bu yaptıklarım, volkanlarımın işine yarıyor, çiçeğimin de… Ama sen yıldızların işine yaramıyorsun.İşadamı ağzını açtı, ama diyecek bir söz bulamadı. Küçük Prens de başını alıp gitti.


Küçük PrensAntoine de Saint-Exupéry, Mavibulut Yayıncılık
Sayfa başına git