Bu gece kış. Kuzey Yarımküre'de, yani burada en uzun gece yaşanacak. Tam da şu anda yaşanıyor işte. Ben bilgisayarın karşısına oturmuş bu yazıyı yazmakla meşgulüm. Ama dünyamızın nüfusu yedi milyarı geçti biliyorsunuz, kim bilir, şu anda bu yedi milyar insan neler yapıyor? Bizim ev halkı salonda televizyon izliyor, onu biliyorum da, ya diğerleri?
Sevgili eş dost, bu paragrafı bu bloğa yazalı tam iki yıl olmuş. Gördüğünüz gibi, iki yıl önce aşağı yukarı bu saatlerde yazdığımda bizim ev halkı salonda televizyon izliyordu. Şimdi evde değilim ama büyük olasılıkla gene aynı şeyi yapıyorlardır. Öte yandan, yedi milyarı aşkın insanın şu an ne yapıyor olduğuna dair merakım gitgide azalıyor, zira biliyorum ki en az yüz milyon insan şu an Facebook'ta, orada burada dolaşıyor.
***
Herkes kendi zamanını yaşar. Gün gelecek, benim hep burun kıvırdığım, hiç beğenmediğim bu zamanı insanlar büyük özlemlerle anacaklar. Belki ben de anacağım; büyük konuşmak kimin haddine bu devirde. Bak mesela, iki yıl öncesinden söz ederken bile az biraz da olsa hayıflanıyor insan. Hele on yıl öncesinden...
Zaman denen bu anlaşılmaz, bu bilinmez edilmez çarka en dirençsiz varlıklar biz insanlarız. Düşünün, bir taş bile milyonlarca yıl yaşıyor bu dünyada, bir taş. Gerçi, bir yıl yaşasa ne yazar. Birkaç günlük ömrü olan kelebek bile kelebekliğini doya doya yaşarken biz insanların haline bak. Herkes kendi zamanını yaşar. Bizim payımıza düşen de bu, yapacak bir şey yok.
***
Bu gecenin en uzun gece olması, an itibariyle kış mevsiminin de başlamış olduğu anlamına geliyor. Bu, takvime göre kış elbette, gerçekte Ankara'nın kışı yirmi gün önce, aralığın hemen başında başladı. Son bir-iki gündür akşamları hava epey sert.
***
Geçenlerde Ankara'ya dört dakika kadar kar yağdı, millet çok sevindi. Baktım, elli yaşlarında bir amca balkona çıkmış kameraya çekiyor yağan karı. Karşı binanın yangın merdivenine çıkmış bir kız da sırtını kara dönmüş selfie çekmeye çalışıyordu. Herhalde hemen Facebook'a atmıştır çektiği fotoğrafı. Arkadaşları da altına yorum morum yapmıştır. İşte, yaşadığımız zamanın ruhu bu. Girdisi çıktısı tartışılır, üzerine çok konuşulur ama bizim zeitgeist'ımız bu.
***
Kışa girdiğimiz için günler de epey kısaldı. Öğleden biraz sonra akşam oluveriyor. İkindiyle akşam bir oluyor. Ama telaşa mahal yok, yarından tezi yok günler uzamaya başlıyor. Bu da gezegenimizin zeitgeist'ı. Bizimki gibi oynak değil, hep aynı.
***
Bu aralar sık sık kitabevlerine girip bakınıyorum. Alacağımdan değil, ne olup bitiyor, onu merak ettiğimden. Genellikle Dost'a ve YKY'ye gidiyorum. Malum, güz sonu - kış başı filmlerde olduğu gibi kitaplarda da çıkış zamanı olarak iyiden iyiye benimsendi artık. Millet para kazanma derdinde tabii, geçim zor. Yeni kitaplar peş peşe çıkıyor.
Popülerleşen kitaplara karşı bir türlü yıkamadığım, doğrusu pek yıkmak da istemediğim bir önyargım var, böyle kitaplara elim gitmiyor, alıp okuyamıyorum. On dokuz-yirmi yaşlarımda Zülfü Livaneli'nin romanlarını severek okurdum, son yıllardaysa romanları art arda çıkmasına karşın hiç okuyasım gelmiyor. Ahmet Ümit için de hesap aynı. Onun da kitaplarını hiç okuyamıyorum. Bir tanesini elime almıştım birkaç yıl önce, onu da ablam vermişti, al oku diye, ancak yarısına kadar gelebilmiştim.
Birkaç yıl önce edebiyat dergilerinde toplu ölüm olayları görüldü bir ara, neyse ki şu an durum fena gözükmüyor, Türkiye gibi bir ülkeye göre şu an için edebiyat dergilerinin niceliğinde hiçbir sıkıntı yok. Niteliğinde var mı yok mu bilmiyorum, hepsini her ay alıp inceleyecek vaktim de yok param da.
Kış da başlamış olduğuna göre bahara hepi topu doksan gün kaldı demektir.
***
Blogger amcamız belli ki şu Takipçiler aracına bir el atmış .Uzunca bir süredir sorunluydu, takipçilerden birine tıklandığında pencere görüş alanının dışına çıkıyordu. Bu sorun halledilmiş ama bu kez de takipçi sayısı düşmüş. Galiba pasif durumdaki hesaplar silinmiş. Üzerlerine kar yağmış herhalde.
Bu gece kış. Kuzey Yarımküre'de, yani burada en uzun gece yaşanacak. Tam da şu anda yaşanıyor işte. Ben bilgisayarın karşısına oturmuş bu yazıyı yazmakla meşgulüm. Ama dünyamızın nüfusu yedi milyarı geçti biliyorsunuz, kim bilir, şu anda bu yedi milyar insan neler yapıyor? Bizim ev halkı salonda televizyon izliyor, onu biliyorum da, ya diğerleri?
Gerçekten ilginç mi ilginç bir zamanda mı yaşıyoruz, yoksa bana mı öyle geliyor? Bir ara bu blogun adı Bizim Zamanımız'dı, birkaç ay oldu değiştireli, nedeni tam da buydu, içinde yaşadığımız zamanın ilginçliği beni çok etkilemiş olacaktı ki bloga o adı seçmiştim.
Ben çocukken, uzun kış gecelerinde annem bizi etrafına toplar, bize masal anlatırdı. O zamanlar dünya bugünkü gibi berbat bir yer miydi bilmiyorum, çünkü farkında değildim, ama hayat olabildiğince güzeldi. Tek derdim kederim annemin masalındaki kurdun zavallı keçi yavrularını yemesiydi, ki o da masalın sonunda belasını buluyordu, keçi, boynuzuyla karnını yarıp yavrularını çıkarıp eve götürüyordu.
Birkaç yıl önce yeğenim Pelin henüz küçükken ona aynı masalı anlattığımda sonuna dek âdeta nefesini tutarak dinlemişti, masal biter bitmez de, "Peki, keçi yavrularını eve götürünce banyo yaptırmış mı?" diye sormuştu. Öyle ya, kurdun karnında kalmıştı yavrucaklar, kirlenmiş olmalıydılar. Çocuklar böyle detaylara takılırlar işte, dünyadaki en mantıklı detaylardır bunlar. Oysa biz büyüdükçe hayatımızdaki detaylar artar, arttıkça da mantıksızlaşır. Bir düşünün, bir çocuğunkine oranla hayatımızda ne kadar çok ayrıntı var. Gelgelelim bu ayrıntıların neredeyse hepsi de gereksiz, anlamsız ayrıntılardır. "Biz büyüdük ve kirlendi dünya" diye boşuna dememiş Murathan Mungan.
Hakikaten de bugün çok kirli bir dünyada yaşıyoruz. Ne yazık! Birkaç saat önce eve geldiğimde annem, aç mısın, diye sordu, hayır, dedim. Annemin masallarında aç kurtlar vardı, aç tilkiler vardı ama hiç aç insan yoktu. Şu anda içinde yaşadığımız dünyada, masal değil, gerçekten aç insanlar var. Kim bilir sayıları ne kadardır, belki milyonlarca. Sayı önemli mi gerçi, ha bir, ha bir milyon. Şu anda ben bu yazıyı yazmakla meşgulken, milyonlarca insan facebook'u, twitter'ı mesajlara boğarken, dünyanın bir yerlerinde aç karnını nasıl doyuracağını düşünen insanlar da vardır muhakkak. Elden ne gelir, diyerek kestirip atmak işe yarar mı bilmiyorum.
Geçenlerde bir öğrencim, "Hocam, neden kendinize dokunmatik bir telefon almıyorsunuz, bu ne ya?" diye soruyordu. Şimdiki öğrenciler de hiç sözlerini sakınmıyorlar. Çalıştığım okul memleketin en fakir semtlerinden birinde, öğrencilerin tamamı fakir ailelerin çocukları, ne var ki bu durum bir şeyi değiştirmiyor, fakir çocuklar neden fakir olduklarını düşünüp dert edeceklerine benim telefonumun fiyakasını dert ediyorlar. Bu örnek beni haklı göstermeye fazlasıyla yetiyor mu? Bu zaman dünya tarihinin görüp görebileceği en ilginç zamandır, derken o kadar da haksız sayılmam galiba.
***
Çocuklarım olsaydı ben de bu uzun kış gecesinde onlara masal anlatıyor olurdum. Masal dediğinin de anlatması değil ama dinlemesi güzel olur. Çünkü bir masalın masal olduğunun farkında değildir dinleyen, ondan ötürü kendini kaptırır dinlerken, hatta iyi bir dinleyiciyse masalın içine girdiği bile olur. Oysa anlatıcı bir an önce masalı bitirmenin derdindedir. Ama bazı usta masalcılar da vardır ki, masalı ne denli ustaca anlattıklarının ayırdında oldukları için sindire sindire anlatırlar, bu masal bittikten sonra dinleyicinin bir masal daha isteyeceğini bilirler çünkü, buna emindirler.
Çocukluk insan hayatının masal dönemidir. Masallarda her şey güzeldir. Evet, güllük gülistanlık değildir hayat ama en azından adalet vardır; kurt ölür, tilkinin kuyruğu kesilir ama nedensiz değildir bunlar, işledikleri suçların karşılığı olarak cezalarını bulmuşlardır. Gerçek hayatta ise –bizim ülkemizde olmaz elbette öyle şeyler ama– baklava çalan bir çocuk, bir katilden, bir tecavüzcüden daha çok hapis yatar.
Konumuzla ilgisi yok ama adalet deyince aklıma geldi. Biliyorsunuz, İsviçre Avrupa'nın ortasında ufak bir ülke. Denizi yok fakat İtalya ve Hollanda'da iki tane deniz ticaret filosu var. Rivayete göre bir gün Avrupa'daki uluslararası bir toplantıda bizim bakanlardan biri İsviçreli bir bakana takılır: "Yahu, ne ilginç ülkesiniz, deniziniz yok ama denizcilik bakanınız var." İsviçreli bakan hemen cevabı yapıştırır: "Ona bakarsan sizin de adaletiniz yok ama adalet bakanınız var." Demem o ki, adaletin olduğu ülkelerde uzun kış geceleri de bir başka güzel oluyordur.