— Oğlum Harun, bu yazıyı günü kurtarmak için yazdığını biliyorum, hiç saklanma oraya buraya.
— Yok kardeşim, nereye saklanacağım, bak işte buradayım, saklandığım falan yok.
— Hadi oradan, ne kardeşi, ben senin kardeşin falan değilim.
— Neyimsin ya?
— Ne demek neyimsin, kendinim oğlum ben senin.
— Yani, evet, aslında öyle.
— Ne yanisi, ne aslındası, öyle işte bal gibi.
— Bende aslında diyorum işte. Ne yani, aslında demeyeyim de sahtesinde mi diyeyim?
— Lan var ya, lafı eveleyip gevelemekten başka işin yok haa... Ayrıca o bende'nin -de'si ayrı yazılır.
— Ona bakarsan o de'nin önüne de tire gelmez.
— Kim Tire'ye gelmez?
— Niyazi.
— O kim lan?
— Ne bileyim ben.
— Bilmiyorsun da ne demelere söylüyorsun?
— Sen, kim diye sorunca aklıma o geldi işte.
— Ya arkadaş, sen nerelere çektin meseleyi böyle, el insaf!
— Bir yere çektiğim yok valla. Hem mesele bu, lastik mi ki çekesin.
— Her neyse, kedi yumağa dolanır gibi birbirine dolandı konular, başa gelelim bence.
— Olur, gelelim. Ama gelmeden, son bir şey var, onu da halledip öyle gelelim.
— Neymiş?
— Bana sanki kedi yumağa değil de, yumak kediye dolanır gibi geliyor, ne dersin?
— Gözüm, hasta mısın sen? Ha kedi yumağa dolandı, ha yumak kediye dolandı, sonuçta bunlar birbirine dolanmıyor mu?
— Bir yerde öyle tabii.
— Bir yerde mir yerdesi yok, öyle işte.
— Ya, o değil de, bizim şunca yıldır kedimiz var, bir gün olsun yumakla oynadığını görmedim. Acaba bu kedi-yumak ilişkisi bir kitap efsanesi falan mı?
— Yok be, efsane falan değil, kedilerin ipleri sevdiğine öteden beri tanıklığım vardır. Hem, sen niye konuyu böyle uzatıyorsun, başa geliyorduk hani?
— Tamam tamam, hadi gelelim.
— Neydi, nereye geliyorduk, unutturdun işte, kafa mı bırakıyorsun adamda?
— de ayrı yazılır falan diyordum.
— Ha evet.
— Ama dur dur. Madem baştan başlıyoruz, en baştan başlayalım o zaman.
— Ne var ki en başta?
— Ben sana kardeşim diye hitap edince kızdın, kardeşin neyim değilim ayaklarına yattın...
— Evet, yattım, ne olmuş?
— Ne olmuşu var mı, sen de başlarken bana oğlum dedin, ne iş?
— Dediysem dedim, ne uzatıp duruyorsun?
— Tabii, sıkışınca hemen, ne uzatıp duruyorsun, değil mi?
— Sıkıştığım falan yok, saçmalıyorsun sadece, onu dile getiriyorum ben de.
— Ben saçmalıyorsam sen de saçmalamış olmuyor musun?
— Ama seninki bir ton daha koyu bir saçmalama oluyor galiba.
— Kel alaka?
— Bak işte, sen diye hitap ediyorsun bana.
— Ya ne diye edecektim?
— Oğlum, insan hiç kendine sen diye hitap eder mi?
— Etmez, değil mi?
— Etmez tabii.
— Ama bak sen de yine bana oğlum dedin, insan kendine oğlum diye de hitap etmez.
— Valla öyle.
— Ama şöyle bir olgu da var, artık olgu mu dersin, başka bir şey mi, o sana kalmış, insan bazen sahiden de kendini iki kişiymiş gibi hissedebiliyor.
— Ohoo, sen ne diyorsun, benim kendimi üç kişi hissettiğim bile oluyor.
— Hadi oradan, ben niye hiç hatırlamıyorum öyle bir şeyi?
— İşte kendin diyorsun ya gözüm, senin kendini iki kişi hissettiğin anlarda o ikinci kişi ben olup ayrıyeten kendimi üç kişi hissediyorum.
— Hadi be?!
— Valla.
— Nasıl oluyor o iş?
— Sen kendini iki kişi hissettiğinde o iki kişiden biri ben oluyorum, biri de sen, değil mi?
— Evet.
— İşte o zaman ben kendi başıma fıri takılıyorum.
— Fıri ne lan?
— Fıri yahu fıri, free yani.
— Fıri değil bir kere o, fri.
— Ha ha ha, çok komiksin.
— Öyleyim, huyum kurusun.
— Her neyse, dağıtıp durma yine lafı. İşte ben kendi başıma fıri takılınca bu kez de ayrıca kendimi üç kişi hissediyorum.
— Lan oğlum, Aristoteles mantığından haberin yok mu senin? Saçmalamanın ötesi lan bu söylediklerin.
— Olsun, saçmalamanın da bünyeye yararları vardır, hiç kitap okumuyor musun sen?
— Yani şimdi senin bu mantıksız mantığına göre bir kişi o zaman sınırsız sayıda kişi olabilir.
— Yok canım, o kadar da uzun boylu değil.
— Uzun boylu değil diyorsun da... ben kendimi iki kişi hissedeceğim, sonra o iki kişiden biri de kendini üç kişi hissedecek, sonra onlardan biri de kendini yine bilmem kaç kişi hissedecek... Eee, nereye varacak bunun sonu?
— Öyle de, yine de pek mantıksız denemez hani.
— Bence mantıksızlığın daniskası.
— Niye mantıksız oluyormuş? Zenon'un kaplumbağa ile Akhilleus örneğinden daha mantıksız değil bence.
— Zeyno kim ya?
— Zeyno değil, Zenon. Filozof Zenon.
— Neymiş kaplumbağa ile Akhilleus örneği?
— Bilmiyor musun?
— Biliyorum da, madem şu anda bir kişiyiz ama iki kişiyiz, anlat yine de.
— Dinle o zaman. Kaplumbağa ile Akhilleus yarışacaklardır.
— Kaplumbağa ile Akhilleus mu?
— Evet.
— Keh keh keh, çok komik!
— Komik momik, Zenon'un örneği bu.
— Neyse, devam et.
— Kaplumbağa Akhilleus'tan bir-iki dakika önce yarışa başlar.
— Ee?
— Ee'si, Akhilleus artık ömürbillah kaplumbağayı yakalayamaz.
— Nedenmiş o?
— Bilmiyorum, git Zenon'a sor onu da.
— Zenon'a değil de, Zeyno'yu görünce ona soracağım ben.
— Artık Zeyno'ya mı soruyorsun, Fato'ya mı soruyorsun, sana kalmış.
— Çok komiksin, biliyor musun?
— Niyeymiş?
— Fizikçiler Zenon'un o örneğini çürüteli yüzyıllar oldu.
— Karıştırma şimdi onu.
— Karıştırmayacağım zaten. Bence artık bitirelim bu yazıyı.
— Bitirelim bitirmesine de, biz bu yazıya ne başlık atalım?
— Haydaa, nasıl ne başlık atalım, atmışız ya işte, yukarıda duruyor.
— O başlık gelecekte duruyor.
— Nasıl yani?
— Yani şu anda bu saçmalıklarımızı okuyan sayın ziyaretçinin okuduğu o başlık gelecekte duruyor.
— Valla anlamadım.
— Anlıyorsun, anlıyorsun da kasten yapıyorsun, biliyorum.
— Yok valla, ciddiyim.
— Bak şimdi, şu anda biz bunları yazarken yukarıda başlık var mı?
— Yok.
— Ama biraz sonra bitirdiğimizde buna bir başlık atmak icap edecek...
— Doğru.
— Zıkkım doğru! İşte o başlığı attıktan sonra da bunu yayımlamayacak mıyız?
— Evet.
— Yayımladıktan sonra da sayın okuyucu gelip bunları okuyacak.
— Evet, hatta şu anda okuyor bile, bak.
— Yok, şu anda değil, gelecekte okuyor o.
— Hoppalaa!
— Hoplayıp zıplamasana be kardeşim.
— İyi de kafamı allak bullak ettin.
— Yahu, bunda anlaşılmayacak ne var?
— Ne var?
— Şu anda bu yazı henüz yazılma aşamasında değil mi?
— Evet.
— Henüz yayımlanmadı.
— Ona da evet.
— Henüz yayımlanmayan bir yazı nasıl okunabilir?
— Nasıl?
— Okunamaz.
— Hımm.
— Yani şu anda bunu okuyan her kimse, aslında gelecekte okuyor. Okuyucuya göre şu andaki zaman, bize göre gelecek zaman.
— Off! Kes, tamam tamam, kes. Senin dediğin gibi olsun!
— Bence de keselim artık. Ama bir başlık bulamadık.
— Bak, madem deminden beri sen ve ben, yani, bir başka deyişle ben ve ben atıştık, başlık olarak da buna uygun bir şeyler bulalım.
— İyi de nasıl bir şeyler bulabiliriz?
— Yıllar önce Me, Myself, I diye bir film çıkmıştı hani, Ben şahsen bizzat kendim diye çevirmişlerdi, nasıl bir başlık olur bu gevelemelerimize?
— Bence uygun olur.
— Bencede.
— Bak, yine de'yi bitişik yazdın.
— Gıcıklığına yaptım la.
— La ne demek la?
— Ne bileyim la.
