25 Kasım 2013

Ben şahsen bizzat kendim

— Oğlum Harun, bu yazıyı günü kurtarmak için yazdığını biliyorum, hiç saklanma oraya buraya. 
— Yok kardeşim, nereye saklanacağım, bak işte buradayım, saklandığım falan yok. 
— Hadi oradan, ne kardeşi, ben senin kardeşin falan değilim.
— Neyimsin ya?
— Ne demek neyimsin, kendinim oğlum ben senin.
— Yani, evet, aslında öyle.
— Ne yanisi, ne aslındası, öyle işte bal gibi.
— Bende aslında diyorum işte. Ne yani, aslında demeyeyim de sahtesinde mi diyeyim?
— Lan var ya, lafı eveleyip gevelemekten başka işin yok haa... Ayrıca o bende'nin -de'si ayrı yazılır.
— Ona bakarsan o de'nin önüne de tire gelmez.
— Kim Tire'ye gelmez?
— Niyazi.
— O kim lan?
— Ne bileyim ben.
— Bilmiyorsun da ne demelere söylüyorsun?
— Sen, kim diye sorunca aklıma o geldi işte.
— Ya arkadaş, sen nerelere çektin meseleyi böyle, el insaf!
— Bir yere çektiğim yok valla. Hem mesele bu, lastik mi ki çekesin.
— Her neyse, kedi yumağa dolanır gibi birbirine dolandı konular, başa gelelim bence.
— Olur, gelelim. Ama gelmeden, son bir şey var, onu da halledip öyle gelelim.
— Neymiş?
— Bana sanki kedi yumağa değil de, yumak kediye dolanır gibi geliyor, ne dersin?
— Gözüm, hasta mısın sen? Ha kedi yumağa dolandı, ha yumak kediye dolandı, sonuçta bunlar birbirine dolanmıyor mu?
— Bir yerde öyle tabii.
— Bir yerde mir yerdesi yok, öyle işte.
— Ya, o değil de, bizim şunca yıldır kedimiz var, bir gün olsun yumakla oynadığını görmedim. Acaba bu kedi-yumak ilişkisi bir kitap efsanesi falan mı?
— Yok be, efsane falan değil, kedilerin ipleri sevdiğine öteden beri tanıklığım vardır. Hem, sen niye konuyu böyle uzatıyorsun, başa geliyorduk hani?
— Tamam tamam, hadi gelelim.
— Neydi, nereye geliyorduk, unutturdun işte, kafa mı bırakıyorsun adamda?
— de ayrı yazılır falan diyordum.
— Ha evet.
— Ama dur dur. Madem baştan başlıyoruz, en baştan başlayalım o zaman.
— Ne var ki en başta?
— Ben sana kardeşim diye hitap edince, kızdın, kardeşin neyim değilim ayaklarına yattın...
— Evet, yattım, ne olmuş?
— Ne olmuşu var mı, sen de başlarken bana oğlum dedin, ne iş?
— Dediysem dedim, ne uzatıp duruyorsun?
— Tabii, sıkışınca hemen, ne uzatıp duruyorsun, değil mi?
— Sıkıştığım falan yok, saçmalıyorsun sadece, onu dile getiriyorum ben de.
— Ben saçmalıyorsam sen de saçmalamış olmuyor musun?
— Ama seninki bir ton daha koyu bir saçmalama oluyor galiba.
— Kel alaka?
 Bak işte, sen diye hitap ediyorsun bana.
— Ya ne diye edecektim?
— Oğlum, insan hiç kendine sen diye hitap eder mi?
— Etmez, değil mi?
— Etmez tabii.
— Ama bak sen de yine bana oğlum dedin, insan kendine oğlum diye de hitap etmez.
— Valla öyle.
— Ama şöyle bir olgu da var, artık olgu mu dersin, başka bir şey mi, o sana kalmış, insan bazen sahiden de kendini iki kişiymiş gibi hissedebiliyor.
— Ohoo, sen ne diyorsun, benim kendimi üç kişi hissettiğim bile oluyor.
— Hadi oradan, ben niye hiç hatırlamıyorum öyle bir şeyi?
— İşte kendin diyorsun ya gözüm, senin kendini iki kişi hissettiğin anlarda o ikinci kişi ben olup ayrıyeten kendimi üç kişi hissediyorum.
— Hadi be?!
— Valla.
— Nasıl oluyor o iş?
— Sen kendini iki kişi hissettiğinde o iki kişiden biri ben oluyorum, biri de sen, değil mi?
— Evet.
— İşte o zaman ben kendi başıma fıri takılıyorum.
— Fıri ne lan?
— Fıri yahu fıri, free yani.
— Fıri değil bir kere o, fri.
— Ha ha ha, çok komiksin.
— Öyleyim, huyum kurusun.
— Her neyse, dağıtıp durma yine lafı. İşte ben kendi başıma fıri takılınca bu kez de ayrıca kendimi üç kişi hissediyorum.
— Lan oğlum, Aristoteles mantığından haberin yok mu senin? Saçmalamanın ötesi lan bu söylediklerin.
— Olsun, saçmalamanın da bünyeye yararları vardır, hiç kitap okumuyor musun sen?
— Yani şimdi senin bu mantıksız mantığına göre bir kişi o zaman sınırsız sayıda kişi olabilir.
— Yok canım, o kadar da uzun boylu değil.
— Uzun boylu değil diyorsun da... ben kendimi iki kişi hissedeceğim, sonra o iki kişiden biri de kendini üç kişi hissedecek, sonra onlardan biri de kendini yine bilmem kaç kişi hissedecek... Eee, nereye varacak bunun sonu?
— Öyle de, yine de pek mantıksız denemez hani.
— Bence mantıksızlığın daniskası.
— Niye mantıksız oluyormuş? Zenon'un kaplumbağa ile Akhilleus örneğinden daha mantıksız değil bence. 
— Zeyno kim ya?
— Zeyno değil, Zenon. Filozof Zenon.
— Neymiş kaplumbağa ile Akhilleus örneği?
— Bilmiyor musun?
— Biliyorum da, madem şu anda bir kişiyiz ama iki kişiyiz, anlat yine de.
— Dinle o zaman. Kaplumbağa ile Akhilleus yarışacaklardır.
 Kaplumbağa ile Akhilleus mu?
 Evet.
 Keh keh keh, çok komik!
 Komik momik, Zenon'un örneği bu.
 Neyse, devam et.
 Kaplumbağa Akhilleus'tan bir-iki dakika önce yarışa başlar. 
 Ee?
 Ee'si, Akhilleus artık ömürbillah kaplumbağayı yakalayamaz.
— Nedenmiş o?
— Bilmiyorum, git Zenon'a sor onu da.
 Zenon'a değil de, Zeyno'yu görünce ona soracağım ben.
— Artık Zeyno'ya mı soruyorsun, Fato'ya mı soruyorsun, sana kalmış.
— Çok komiksin, biliyor musun?
— Niyeymiş?
— Fizikçiler Zenon'un o örneğini çürüteli yüzyıllar oldu.
 Karıştırma şimdi onu.
 Karıştırmayacağım zaten. Bence artık bitirelim bu yazıyı.
— Bitirelim bitirmesine de, biz bu yazıya ne başlık atalım?
— Haydaa, nasıl ne başlık atalım, atmışız ya işte, yukarıda duruyor.
— O başlık gelecekte duruyor.
— Nasıl yani?
— Yani şu anda bu saçmalıklarımızı okuyan sayın ziyaretçinin okuduğu o başlık gelecekte duruyor. 
— Valla anlamadım.
— Anlıyorsun, anlıyorsun da kasten yapıyorsun, biliyorum.
— Yok valla, ciddiyim.
— Bak şimdi, şu anda biz bunları yazarken yukarıda başlık var mı?
— Yok.
— Ama biraz sonra bitirdiğimizde buna bir başlık atmak icap edecek...
— Doğru.
— Zıkkım doğru! İşte o başlığı attıktan sonra da bunu yayımlamayacak mıyız?
— Evet.
— Yayımladıktan sonra da sayın okuyucu gelip bunları okuyacak.
— Evet, hatta şu anda okuyor bile, bak.
— Yok, şu anda değil, gelecekte okuyor o.
— Hoppalaa!
— Hoplayıp zıplamasana be kardeşim.
— İyi de kafamı allak bullak ettin.
— Yahu, bunda anlaşılmayacak ne var?
— Ne var?
— Şu anda bu yazı henüz yazılma aşamasında değil mi?
— Evet.
— Henüz yayımlanmadı.
— Ona da evet.
— Henüz yayımlanmayan bir yazı nasıl okunabilir?
— Nasıl?
— Okunamaz.
— Hımm.
— Yani şu anda bunu okuyan her kimse, aslında gelecekte okuyor. Okuyucuya göre şu andaki zaman, bize göre gelecek zaman.
— Off! Kes, tamam tamam, kes. Senin dediğin gibi olsun!
— Bence de keselim artık. Ama bir başlık bulamadık.
— Bak, madem deminden beri sen ve ben, yani, bir başka deyişle ben ve ben atıştık, başlık olarak da buna uygun bir şeyler bulalım.
— İyi de nasıl bir şeyler bulabiliriz?
— Yıllar önce Me, Myself, I diye bir film çıkmıştı hani, Ben şahsen bizzat kendim diye çevirmişlerdi, nasıl bir başlık olur bu gevelemelerimize?
— Bence uygun olur.
— Bencede.
— Bak, yine de'yi bitişik yazdın.
— Gıcıklığına yaptım la.
— La ne demek la?
— Ne bileyim la.

2 yorum:

  1. Achilles, Zeno ve kaplumbaga sozcuklerini bri arada gorunce blog hosuma gitti, tekrar gelmek isterim fakat 'follow' dugmesi yok ortada.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Merhaba brownian, hoş geldin. Bloğu sevmene sevindim. Follow düğmesi var, işte sağda duruyor. Bu siteye katılın sekmesinden takip edebilirsin. Her zaman bekleriz. Sağlıkla kal.

      Sil

Yorumunuzda bir web sayfasına bağlantı vermek istiyorsanız buraya bakabilirsiniz.

Yorumlarla ilgili notlar için buradaki sayfanın sonuna bakabilirsiniz.

Sayfa başına git