9 Ocak 2014

Van Gölü Adaları

Van Gölü'nde 4 tane ada vardır. Bunlar, Adır, Ahtamar, Çarpanak ve Kuş adalarıdır. Bunlardan en büyüğü Adır Adası, en küçüğü de Kuş Adası'dır.

İki-üç yıldır, ha bugün ha yarın, derken erteledim durdum ama deyiş yerindeyse artık farz oldu yazmak. Çünkü koskoca Atlas Dergisi bile aynı hataya düşmüş. Naçizane, bu hatayı düzeltmek de bizim işimiz olsun.

Efendim, Van Gölü'nün Türkiye'nin en büyük gölü olduğunu herkes bilir, çünkü henüz ilkokulda öğretilir bu, ancak Van Gölü'nde kaç tane ada olduğunu bazı Vanlılar bile bilmez. Peki, ya Van Gölü üzerindeki adaların en büyüğü hangisidir? İşte bunu bilenlerin sayısı da bir elin parmaklarını geçmez. Evet, pek çok kimse Van Gölü'nün en büyük adasının Ahtamar (Akdamar) olduğunu sanır. Nedeni de basittir, aslında Ahtamar, göldeki en büyük değil, en ünlü adadır, bundan ötürü de insanlar, düz mantık mı dersiniz artık, en büyük adanın da o olduğu yönünde yanlış bir kanıya sahiptirler. Sözünü ettiğim, ve Türkiye'nin tartışmasız en önde gelen coğrafya dergisi Atlas'ın da düştüğünü söylediğim hata bu. Atlas'ı yıllardır takip ederim, bir zamanlar aboneydim de, geçen gün yeni sayısını aldım, yanında Her Güne Bir Cennet adlı 2014 takvimi de hediye olarak veriliyor bu sayıda, takvimin her yaprağında muhteşem bir fotoğraf yer alıyor, Artos Dağı manzaralı Ahtamar Adası fotoğrafı da var, baktım şöyle yazıyor: "Akdamar, Van Gölü'ndeki üç adadan en büyük olanı." Haydaa, dedim içimden, bunu herkesten beklerdim ama Atlas'tan değil, çünkü Atlas'ın birçok profesyonel muhabir, fotoğrafçı ve gezgine sahip olduğunu biliyorum. Söz konusu hataya düşen yalnızca Atlas Dergisi değil, şu cümle Van Valiliği'nin resmi internet sitesinde yer alıyor: "Akdamar Adası Van Gölü'ndeki en büyük ada olup, uzunluğu 1,5 km. ve genişliği 500 m.dir." İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü'nün sitesinde de aynı yanlış bilgi var, orada da Van Gölü'ndeki en büyük adanın Ahtamar olduğu yazılı.

Ahtamar Adası, üzerindeki kiliseden dolayı tanınan ve yerli yabancı çokça turist çeken, Doğu Anadolu'nun en önemli uğrak noktalarından biridir. Gerçi, Adır ve Çarpanak'ta da kiliseler bulunuyor ama onlar Ahtamar'daki kadar şanslı değil, acınacak haldeler, Ahtamar'daki, Yaşar Kemal'in de katkılarıyla korunarak ünlenmiş, böylece dünyaca tanınan bir yer haline gelmiş. Bir ara o meseleyi de anlatırım burada, şimdi konumuz ayrı, Ahtamar Adası diyordum, belirttiğim gibi, kilisesinden dolayı ünlü olduğu için insanlar en büyük ada olduğunu sanıyorlar. Kendi halindeki halkın bunu böyle bilmesi normal karşılanabilir de Valilik, Atlas Dergisi, Kültür Turizm Müdürlüğü falan işin içine girince garipsiyor insan. Peki, bu kurumlar, kuruluşlar nereden edinmiş olabilir bu yanlış bilgiyi? Sanırım hiçbir yerden. Tahminimce zamanın birinde vatandaşın biri bunu böyle yazmış ve bugüne kadar da böyle devam edegelmiş. Araştırma gereği duyulmamış, kimsenin de aklına bu adalardan hangisinin daha büyük olduğu gelmemiş, gelmişse de fazla önemsenmemiş. Halbuki bu ilin otuz iki yıldır üniversitesi var, nasıl olmuş da birileri bu konuda bir şeyler yazıp çizmemiş, hayret. Ben iki yıl önce bu konuyu o zamanki valiye de yazdım ama ses seda çıkmadı. 

Şimdi diyeceksiniz ki, sen nereden biliyorsun? Anlatayım. Beş yıl kadar önce Adır Adası'na pikniğe gitmiştik. Güzel fotoğraflar eşliğinde anlatmıştım burada o günü. Adır'a ilk gidişimdi bu. Pek gidilip gezilen bir ada değildir, Ahtamar'a haftanın her günü, günün her saati tekneyle ulaşım var örneğin, ama Adır'a gitmek için ya Erciş'ten ya da kıyısındaki köyden tekne tutmak zorundasınız. Adayı daha önce defalarca görmüştüm, Erciş-Van yolunun 60. km.sinden rahatlıkla görünür, ama gerçek büyüklüğünü oradan kestirmek çok güçtür, birkaç km. uzaktır çünkü, hem de kıyıdaki yola dikey bir doğrultuda uzanır, bu nedenle pek çokları gibi ben de Adır'ın gerçek büyüklüğünün farkına varmamıştım gidip görene dek. İşte, oraya o ilk gidişimde Adır'ın Ahtamar'dan daha büyük olduğunu gördüm. O gün eve gelince Google Maps'ten de kontrol ettim, sahiden de gölün en büyük adası olduğu açıkça görülüyor. İşte, aşağıya da aldım, görüyorsunuz. Az kalsın unutuyordum, adaların en büyüğü Adır, en küçüğü de Kuş Adası'dır dedik, peki ya Ahtamar'la Çarpanak'tan hangisi Adır'dan sonra geliyor? Wikipedia'ya göre Ahtamar. Bu arada, bazı eski haritalarda Adır Adası'nın Gadir Adası diye geçtiğine de rastladım. Birkaç kez de Yaka Adası diye anıldığını gördüm.

Bu, Adır Adası. Van Gölü üzerindeki en büyük ada. Normal adımlarla adayı 
boydan boya yürümek 40-45 dakika alır. Nisan-mayıs aylarında yumurtlama ve 
yavrulama döneminde yeryüzünün hiçbir yerinde göremeyeceğiniz kadar çok 
martı bu adayı mesken tutar. Şuradan daha ayrıntılı bakabilirsiniz.

































Bu da Ahtamar Adası. Bir üçgen
prizmasına benziyor. Biraz açıklarında
bulunan Kuş Adası'yla birlikte şurada.  
Ve bu da Çarpanak Adası. Şuradan 
görebilirsiniz, eskiden kıyıdaki uzantının devamıyken sonraları adaya dönüşmüş.

Toparlayıp bitirelim. Van Gölü'nde Adır, Ahtamar, Çarpanak ve Kuş adında dört ada bulunur. Bunlar, anıldıkları biçimde büyükten küçüğe sıralanırlar. Adır Adası gölün kuzeyinde, Çarpanak doğusunda, Ahtamar ve Kuş da güneyinde yer alırlar. Kuş Adası oldukça küçüktür, bu yüzden Kuş Kayalığı diye de anılır. Bu adalar, martı başta olmak üzere ilkbahardan sonbahara kadar pek çok kuşa ev sahipliği yapar.

Dikkatinizi çekmiştir, adaların tarihiyle ilgili pek bir şey söylemedim. Ayrıca Tamara Efsanesi de var, ondan da hiç söz etmedim, onlar da başka bir yazıya kalsın.

Bu taraflara gelecekler, gelip görmek isteyenler için de bir şeyler yazmış, haritalar falan hazırlamıştım bir ara, bu yazı vesilesiyle onu da hatırladım, yakınlarda derleyip toparlar, burada yayımlarım. Memleketimdir diye demiyorum, Van Gölü çevresi gerçekten güzeldir, mutlaka görülmesi gereken çok yer var buralarda. Şimdilik sağlıkla kalın.


31 Mayıs 2009

Adır Adası

17 Mayıs. Pazar. Erciş.

Altınkalpler Özel Eğitim Kurumu Adır Adası’na gezi düzenliyor. Teveccüh edip bizi de davet etmişler. Sabah 4’te gitmemiz gerekiyor. Orada gündoğumunu izleyeceğiz. Ne var ki bu kez de doğayla baş başa gündoğumunu izlemek nasip olmadı.



Bir keresinde Adıyaman’da gündoğumunu izlemek için Nemrut’a tırmanmıştık gecenin bir vaktinde. Ancak hava kapalıydı. Karla karışık yağmur bile düşmüştü. Bu sefer hava iyiydi iyi olmasına da biz geç kalmıştık. Zaten yatağa girdiğimde saat 2’yi geçiyordu. Malum, Hadise'li Eurovision vardı. Ablamın bağırışlarıyla irkildiğimde saat tam 5’ti. Yataktan çıktığım gibi dışarı fırladım. Araba bizi bekliyordu. Daha birinci dakikada gündoğumunu izleme umutları başka bahara kalmıştı böylece.

Erciş şehir merkezinden ilk defa tekneye bineceğim. Ben de kocaman bir iskele, 40-50 tekne, balıkçı kayıkları, tesisler, lokantalar falan var sanıyorum.

Gölağzı Mahallesi'ne hareket ettik. Gölün kıyısına indiğimizde üç-dört tekneden başka bir şey göremeyince neler hissettiğimi sanırım anlıyorsunuzdur. Üstelik iskele de yok. Tekneler sahildeki kumlarda duruyor. Bağışlayın, tekne, iskele vs. söz konusu olunca aklıma Bodrum, Gökova falan geliyor da.


Erciş’in yüz bine yakın nüfusu var. Köylerle beraber yüz elli bini geçiyor. Van Gölü 3713 km²’lik alanıyla denizi olmayan Doğu Anadolu için gerçek anlamda bir nimet. Ama anlayabilene tabii. Geçelim…


Arabalardan indik. Teknenin sahibi bizi bekliyordu. Ancak ufak bir sorun çıktı. Sayıca biraz çoktuk, buna erzak da eklenince ikinci bir tekne ayarlamak gerekti. Teknecimiz orada bekleyen teknelerden birinin sahibini aradı, adam geldi ve nihayet hareket ettik. Bu arada güneş 25-30 derece yükselmişti bile.

Adır Adası uzaktan görünüyor. Herhalde 20 dakikada varırız diye düşünüyorum. Ancak Ali Abi (Dağer) görünüşe aldanmamamı salık veriyor, "Bir saate ancak varırız," diyor. Tekneler küçük ve eski. Motorları da öyle. Teknecimize Erciş’te kaç tekne olduğunu soruyorum. Merkezde 7, Çelebibağı Beldesi'nde ise 2 tane varmış.

Yolculuk boyunca tüm heybetiyle karşıda duran Türkiye’nin üçüncü en yüksek dağı Süphan bize arkadaşlık ediyor. Sanki azıcık ilerlersek varacakmışız gibi. Ama o kadar da yakın değil. Ali Abi yıllar önce toplam dört günde Süphan’ın zirvesine çıktıklarını söylüyor. Benim de aklımın bir köşesinde yok değil.

Bir saat sonra yaklaşıyoruz Adır’a. Birkaç yüz metreden Ege adalarına benziyor. Gökova Körfezi'nde, Marmaris yakınlarında daha çok Sedir diye bilinen Kleopatra Adası var. Van Gölü’nde olduğumu bilmesem burayı Sedir Adası sanacağım.


Teknemiz adaya yanaşınca martı sesleri tekne motorlarının gürültüsüne karışmaya başlıyor. Tekneler durup inmeye başladığımızdaysa ortalık birden bire binlerce martının sesiyle dolup taşıyor. Bu kadar martının bir arada bulunduğuna daha önce hiç rastlamamıştım. Sayılarını bilmiyorum ama on binlerce martı var burada.

Adaya ayak basar basmaz kumların üstünde, oracıkta üç tane martı yumurtası görüyoruz. Birkaç kişi hemen toplanıp ilk defa martı yumurtası görmenin merakıyla bakıyoruz. Ama o da ne! Birkaç saniye içinde kumsalın baştan başa yumurtayla dolu olduğunu fark ediyoruz. Demek ki martıların yavrulama mevsimi. Keşke bu dönemde, en azından yavrular yumurtadan çıkıp palazlanana kadar adaya gidişler yasaklansa. Martı yumurtalarını küçük sanıyordum şimdiye kadar. Meğer hindi yumurtası büyüklüğündeymişler. Kuluçkaların büyük bölümünde üç yumurta var. Pek azında da iki. Eşyalarımızı teknelerden alıp piknik yapacağımız alana doğru ilerliyoruz. Biraz sonra üç tane civcivle karşılaşıyoruz. Martı civcivleri de koyu beyaz renkte ve sırtları bütünüyle siyah beneklerle dolu.

Adanın doğu ucundan, tekneleri gerimizde bırakıp yaklaşık 300-400 metre ilerleyip iki badem ağacının altını kendimize piknik alanı seçiyoruz. Yol boyunca iki adımda bir, bir kuluçkaya rastlıyoruz. Yürürken kuluçkalara basmamak için çok dikkatli olmak gerekiyor. O kadar çok ki sayıları, aynı çizgide beş adım yürümek mümkün değil.

Kurulduktan sonra semaverler yakılıp çaylar demleniyor. Uzun zaman olmuş memlekette semaverli bir piknik yapmayalı. Kahvaltıdan sonra kimi ada turuna çıkıyor, kimi de bademlerin altında sohbete dalıyor. Ben de makinemi alıp tek başıma adayı keşfe çıkıyorum. Adada yürürken yumurta tarlasında olduğu zannına kapılıyor insan. Otlar da bayağı büyümüş. Bundan ötürü boyuna başım önümde yürüyorum. Bol bol da fotoğraf çekiyorum. Martılar o kadar çok, o kadar çok ki başınızı kaldırdığınızda neredeyse göğün mavisini göremiyorsunuz. Sesleri birbirine karışınca inanılmaz kombinasyonlar çıkıyor ortaya. Bir ara tıpatıp insan kahkahasına benzeyen bir ses oluşuyor. Bu mevsim yavrulama zamanları olduğu için biraz kızgın olmalılar. Haksız da sayılmazlar hani. Biz insanlar onların gözünde muhtemelen birer istilacıdan başka bir şey değilizdir. Zaten yalnız yürüyünce bazen saldırdıkları da oluyor. Bir ara bir tanesi arkadan bir saldırı denemesi yapıyor. Pençesi saçlarımı yalayıp geçiyor. Bir tanesi de üstüme boşaltıveriyor da Allah’tan başıma denk getiremiyor. Adayı boylamasına yarıya kadar yürüyünce martıların gitgide azaldığını fark ediyorum. Biraz daha yürüyünce bu tarafta neredeyse hiç martı olmadığını gözlüyorum. İlginç! Acaba niye adanın bu tarafında yoklar?

Adada olduğunu bildiğim kilise kalıntısını görmeye gidince Ali Abi'ye rastlıyorum. O da makinelerinden biri boynunda, diğeri elinde boyuna fotoğraf çekiyor. Ali Dağer, bildiğim kadarıyla Erciş’in tek profesyonel fotoğrafçısı. Onunla birlikte kiliseye gidiyoruz. Eskiden bu adada da Ahtamar ve Çarpanak’ta olduğu gibi Ermeniler yaşıyormuş. Kilise denen bu yapı da onlardan kalma Lim Manastırı'nın kalıntısı, adanın tam güneyinde, hemen kıyıda. Manastırın kuruluş tarihi 1305. 1621 ve 1766'da eklemeler yapılmış. Hâlâ var olan kısmı göz kararıyla 40-50 m
²’lik bir yapı. Ama büyük bir kısmı yıkılmış tabii. Ali Abi daha birkaç yıl öncesine kadar bile buranın büyük bölümünün henüz ayakta olduğundan dem vuruyor. Şimdi ayakta olan tek parça yanılmıyorsam esas binaymış. Çünkü üstünde kubbe varmış. Ama ondan da eser yok, sadece izi var. Geriye kalan kısım da bu halde uzun süre dayanacak gibi değil. Duvarlar çökmeye yüz tutmuş.



Kilisenin içine girip bakıyorum. İçerisi olduğu gibi koyun gübresiyle dolu. Adaya hayvan getiren çobanlar burayı ahır olarak kullanmışlar. Oysa hemen arka tarafta eski bir ahır da var, orayı kullanamazlar mıydı?

Kiliseden ayrılıp adanın kuzeyine, yani Erciş’in göründüğü tarafa ilerliyoruz. Adanın Süphan’a bakan bu yarısında yenen veya yiyeceklere konan birkaç ot çeşidi de var. Örneğin tadından dolayı bu yörede tirşo denen ekşi bir ot var bol miktarda. Ben de yıllardır yemediğim bu ottan yiyorum. Sonra otlu peynire konan başlıca otlardan biri olan sirmo var. Biraz yukarı çıkıp badem ağaçlarının altında oturup dinleniyoruz. Burada birkaç ağaç türü var ama bademler çoğunlukta. Bu arada adada martılar dışında bir iki kuş türü daha gözümüze çarpıyor. Biri kara kargalara göre biraz daha küçük olan bir karga türü. Diğerlerini yakından göremediğim için çıkaramıyorum. Bunlar da yuvalarını ağaçlara yapmışlar. Haliyle onların da yumurtlama mevsimi. Birkaç ağaca çıkıp yumurtalara bakıyorum. Tavuk yumurtasından biraz ufak bembeyaz yumurtalar.

Yaklaşık bir saat martılardan uzakta kafamızı dinliyor ve neden pikniğimizi buraya kurmadığımıza yakınıyoruz. Ben bir de şort falan getirip denize girmediğime yakınıyorum. (Yörede Van Gölü’ne deniz deniyor bu arada, bilmeyenler için.) Uzaktan soluk martı sesleri gelirken Ali Abi, "Bademler altında ölmek!" deyiveriyor. Aklıma hemen Taraf Gazetesi'nin 20 Soru köşesindeki soruların sondan ikincisi olan Nasıl ölmek isterdiniz? sorusu geliyor.

Kalkıp yavaş yavaş piknik yerine dönüyoruz. Öğle yemeği vakti. Mangal yakılıyor. Sofralar serilip yemekler yeniyor. Yanı başımızdaki yuvaların birinde civcivler var. Anneleri bizden dolayı yuvaya yaklaşamıyor garibim. Yemekten sonra tekrar semaver yakılıyor. Öğle sonrası çayı da sohbetler eşliğinde içiliyor. Bu arada Osman Hoca’nın kıyıda çocuklara çevre bilinci aşıladığını görünce hemen yanlarına gidiyorum. Beraber biraz çöp toplayıp yakıyoruz. Ne de olsa TEMA üyesiyiz. Ege adalarında kıyı temizliği yaptığımız zamanlar geliyor aklıma. Hey gidi günler…

Zaman çabucak geçiyor. Dönüş vakti gelip çatıyor. Birer parça eşya alıp teknelere doğru yürüyoruz. Büyük bölümü Altınkalpler personeli yaklaşık 30 kişiyiz. Teknelerimize binip Erciş’e doğru dönüş yoluna koyuluyoruz. Süphan Dağı bu kez solumuzda. Onun da sanki bizcileyin akşamın yorgunluğu çökmüş üstüne, yavaş yavaş güneşi kendine doğru çekiyor.

Bu Adır turu doğrusu şu rutin memleket günlerimde ilaç gibi gelen bir parantez oldu. Osman Hoca'ya çok teşekkür ediyoruz. Bir sonraki gezi notlarını bakalım nerede yazacağız. Belki Ahtamar'da.




 

Sayfa başına git