11 Haziran 2017

Van balığı, namı diğer inci kefali

Bu yıl havaların biraz geç ısınması balık göçünü de bir-iki hafta geciktirdi. Mayısın on ikisinde Balık Bendi'ne pikniğe gittiğimizde suda tek bir balık yoktu. Bunu suya bakarak değil, havaya bakarak anlamıştım. Suda hiç balık olmayışı, havada hiç martı olmayışından anlaşılıyordu zira. Geçen perşembe gittiğimizdeyse havadan bildiğin martı yağıyordu. Yalnızca hava mı, su da martılarla dolup taşmıştı.
***
Martılar ziyafet çekiyor.
Halk arasında inci kefali diye bilinen balığın –son yıllarda yapılan araştırmalarla– kefal değil, sazangiller familyasına dahil bir tür olduğu anlaşılınca adı Van balığı olarak değiştirildi. Ne var ki yıllar yılı kullanılmış olan inci kefali adının hemen tutulup atılmayacağı, daha uzunca bir süre kullanılmaya devam edeceği de aşikâr. Bilimsel adı Alburnus tarichi. Endemik bir tür, yani dünyada yalnızca Van Gölü havzasında yaşıyor. Bundan ötürü, adının Van balığı olarak değiştirilmiş olması gayet isabetli. 

Bizim Van denizinin sodalı/tuzlu suları canlı yaşamına elverişli değil. Balıklar akarsuların denize döküldüğü ağız kesimlerinde yaşarlar daha çok. Üreme mevsimindeyse yumurtalarını bırakmak üzere bu akarsulara göç ederler. Yani yavru balıklar denizde değil, akarsularda gözlerini açarlar dünyaya. 

Sularını Van Gölü'ne boşaltan on kadar akarsu var. Bunların hepsinde de Van balığına rastlanabilir. Bir başka deyişle, ilkbahardaki söz konusu göç bu akarsuların tamamından gerçekleşir. Fakat aralarında bir tane var ki balıkların göçü kelimenin tam anlamıyla bir görsel şölene dönüşür. Erciş'teki Deliçay'dır bu. Bu akarsuyu farklı kılan şey, tam göle döküleceği yerde, yani bura halkının deyişiyle Balık Bendi'nde sularının bir-iki metre yükseklikten dökülmesini sağlayan taşlık bir zemine sahip olmasıdır. Ufacık bir şelale gibi yani. Tabii, göçün görsel şölene dönüşmesinde dağlardaki karların erimesiyle suların coşmasının da büyük payı var. Milyonlarca balık sertçe akan bir suyun tersi istikametine gitmeye çalışır.
***
Balıklar o kadar çok ki atlayacakları yere geldiklerinde kocaman bir balık havuzu oluştururlar. O kadar ki suyun rengi değişir. Bazılarıysa, fotoğrafta görüldüğü gibi, kenarlara yığışır. Bunlar bir nebze şanslılar, çünkü suyun kenarlarındaki seyir teraslarında boyuna insanlar durup izlediği için martılar yanaşamıyorlar. Yoksa suyun içindekileri yakalamaya çalışmakla uğraşmaz, doğrudan buralara konar, karınlarını doyururlardı bir güzel. Geceleyin martılar eve gidiyorlar mıdır bilmiyorum, bildiğim, insanların gittiği. E, insanlar gidince meydan martılara kalıyor demektir. Fakat, diyorum ya, onların da eve gitmiyor olması koşuluyla. İnsanlar dedim de, bu yıl ramazandan ötürü Balık Bendi tenha sayılırdı, izlemeye gelenlerin sayısında geçen yıllara göre gözle görülür düşüş vardı. Eskilerde sadece Ercişlilerin bildiği bir doğa olayıydı bu. Son on yılda, internetin de etkisiyle, epey bir tanındı, büyük olasılıkla gelecekte daha da tanınacak.
***
Balık Bendi
Van balığının etinin tadına bakan yalnızca martılar değil. Biz insanlar da kendimizi bildik bileli yeriz. Tabii, tazesini sadece ilkbahar aylarında, bir-iki ay kadar. Buraya özgü bir yöntem olarak tuzlanıp kış için de saklanır. Geleneksel pişirme biçimi tandır. Bizim burada tandır kuyu biçiminde olur, bir metre kadar yere gömülü. Balık tandırın duvarına yapıştırılmak suretiyle pişirilir. Piştikten sonraysa tat versin diye çay kaşığıyla ağzından tuzlu su verilir. Bazıları tandıra iyi yapışması, düşmemesi için cıvık bir hamura bandırır, biraz kuruyup yapışkan hale gelmesi içinse genişçe bir tepside ya da ekmek tahtasında bir saat kadar güneşte bırakır. İşte kedilerle saksağanların gelip bunları götürmemesi için de çocukluğumuzda başına bizi koyarlardı. O zamanlar sıkıcı bir işti haliyle, işin yoksa bir saat boyunca balıkların başında bekle, gelgelelim şimdi nasıl da özlüyor insan o günleri.
***
Etinin tadı orta karar. Deniz balığı yemeye alışkın birine çok da lezzetli gelmez. Bunun nedeni tahminimce yaşam ve beslenme alanının dar olması. Nasıl ki okyanusta yaşayan somon iç denizlerde yaşayandan daha lezzetli, açık denizde yaşayan çoğu balık da bizimkinden daha lezzetli. Ama, dedim ya, bu yalnızca bir tahmin. Deniz dedim de, acaba bunu götürüp denize bırakan, orada yaşayabilip yaşayamadığını deneyen olmuş mu, merak ettim şimdi?

Sözümü burada bitireyim artık. Bakmak isteyenler için birkaç yıl önceden kalma fotoğraflar şurada. Bu yıl çektiklerimdense dokuz videoluk bir oynatma listesi hazırladım:

 

26 Mart 2017

Kürkçü dükkânına dönüş

Ömrünü kürkçü dükkânında tüketenlere...

Çokluk insanlar kürkçü dükkânını herhangi bir dükkân genişliğinde, ortasında uzunca bir tezgâh duran, kürklerin duvarlar boyunca asılı ve tezgâhın üzerinde yığılı olduğu bir dükkân sanır. Öyle değildir halbuki. Kürkçü dükkânı geniş mi geniş, dilediğin kadar bırakıp gitmiş, dilediğin kadar dönüp dolaşıp gelmiş ol, gene de hiç görmediğin, bilmediğin köşe bucakları bir yerlerinde barındıracak kadar geniş bir dükkândır. Bununla birlikte, hayatının kaydadeğer bir kısmının geçtiği, arşınlamaktan kim bilir kaç ayakkabı eskittiğin, aşinası olduğun sokaklar, yollar, kaldırımlar da kürkçü dükkânındadır. İşte ne zaman dönüp dolaşıp kürkçü dükkânına gelecek olsan seni ilk karşılayan bunlardır, bu sokaklığı kalmamış sokaklar, çamura bulanık yollar, kaldırımdan gayrı her şeye benzer kaldırımlar.
***
Beş gün önce kürkçü dükkânına döndüm. Çocukluğumda, yani bütün dünyamın bu dükkândan ibaret olduğu zamanlarımda ne çok severdim kürkçü dükkânımı bir bilseniz. Ben bir zamanlar bu dükkânı kürkçünün kendisinden bile daha çok benimser, kanıksar, sahiplenirdim. Oysa şimdi öyle mi? 
***
Benzetme ne derece yerine oturur bilmiyorum, kafeste büyüyen kuşlar uçmayı hastalık sanırlar, diye bir söz vardır hani, kürkçü dükkânından başka dükkân görmeyince burayı dünyanın en güzel yeri bellemişiz gibime geliyor. Ne zaman ki kürkçü dükkânımdan ayrılıp uzak memleketlere yelken açtım, işte o zaman ufaktan ufaktan yıllarca içinde yaşadığım bu dükkânın eksiği gediği çarpmaya başladı gözüme. Bir zaman sonra da içinde sürmüş olduğum zamanı yaşamaktan değil de debelenmekten saymaya başlar buldum kendimi.
***
Kavafis'i ne zaman tanıdım, hatırlamıyorum, lise olmalı, onun insanı çarpan Şehir şiirini ilk okuyuşumda nasıl da çarpılmıştım ben de. Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda. İşte en çok da bu dizede çarpılmıştım. Bugün hâlâ içimde bir kıpırdanma olur okuyunca.
***
Bizim kürkçü dükkânı işin doğrusu zaten depremden çıkmış gibiydi, kaderin cilvesi mi denir artık, birkaç yıl önceki depremle mecaza filan gerek kalmadan bugün artık hakiki anlamıyla da depremden çıkmış bir dükkân oluverdi. Hiçbir standardı olmayan, sözgelimi birbirine benzer iki kaldırımı kimsenin göremeyeceği, çarşısının nerede başlayıp nerede bittiğini hiçbir kulun bilmediği, binalarının boyayı geçtim, sıvaya hasret olarak ömür tükettiği, deniz kıyısında olmasına rağmen yıllar yılı denizden bihaber, şehir desen değil, kasaba desen değil, köy desen hiç değil bir kürkçü dükkânına tüm bunlar yetmezmiş gibi bir de kahredici bir deprem vurunca bugün artık mecaz anlamıyla değil, gerçek anlamıyla adım atacak yer bulmakta zorlandığın garip, kimsesiz bir kürkçü dükkânı oldu çıktı. Erciş: Bugün yeryüzünün hiçbir köşesinde; ne Afganistan'da ne Sudan'da ne Haiti'de böylesine yıkık, dökük, savruk, harap, viran, perperişan bir yerleşim bulamazsınız, mumla arasanız.
***
Kürkçü dükkânındaki tek tilki sen değilsindir bunu unutma. Sencileyin başını alıp gitmiş, fakat dönüp dolaşıp gelmişler vardır. Buradan dışarıya adımını atmamışlar vardır. Tuhaftır, mutluluğu buradan özge hiçbir yerde bulamayacağına iman etmişler vardır. Ve sana bir teselli kahvesi niyetine, burada ailen ve dostların vardır. Son hesaplaşmada burası senin kürkçü dükkânındır. Gerçektir. Olanca çıplaklığıyla yerli yerinde duruyordur. İçinde senin geçmişini, nice yaşanmışlıklarını barındırıyordur. Kim bilir, belki de seni döndürüp dolaştırıp buraya getiren de odur. Zira bedenini, beynini ve hatta ruhunu alıp götürsen bile geçmişini götüremezsin, o burada, yaşandığı yerde durur. Kürkçü dükkânında.

31 Mayıs 2014

Gitmek isteyenler için Van ve Van Gölü çevresi

Bizim memleket üzerine gezip görme odaklı bir şeyler yazmak iki-üç yıldır aklımdaydı, ha bugün ha yarın derken şimdiye dek uzadı. Üç-dört ay önce de bundan söz etmiştim. Madem bu blogda her gün yazıp çiziyoruz, hem memlekete hem de bloğun takipçilerine bir hizmetimiz dokunsun, dedim ve Van taraflarına gelecekler için bir rehber hazırladım.
.
Büyütmek için üstüne tıklayınız. 
© Google Maps
Van Gölü çevresinde gezilecek çok sayıda yer, görülecek çok sayıda doğal, tarihi, kültürel eser var. Hepsini burada sayıp dökmeyeceğim. Çünkü pek çok yerde olduğu gibi burada da turistik uğrak noktaları bir kişinin ya da grubun bir kez gelmekle bitiremeyeceği biçimde serpilmiş durumda. Bir yola düştünüz mü o yol üzerindeki yerleri görme şansınız olur ama bu kez başka bir yol üzerindekilerini kaçırmış olursunuz. Bundan da önemlisi, günümüz insanı için gezme zamanının kısıtlı olması, yine bir yöredeki görülmesi gereken yerlerin yalnızca bir bölümünün görülebilmesine olanak sağlıyor. İşte bu nedenle, buraları gezip görmek isteyenler için Van Gölü merkez olmak üzere mutlaka görülmesi gereken yerlerin bir haritasını çıkardım. Bu benim fikrim tabii, başkaları daha fazlasına da yer verebilir, ama ben işin içine güzergâh, zaman gibi değişkenleri de koyarak çıkardım bu haritayı, böylece ister istemez bazı yerleri es geçtim, yoksa iki haftalık bir zaman için çok daha geniş bir harita çıkarılabilirdi.

Yukarıdaki haritada da görüyorsunuz, mutlaka görülmesi gereken 6 ana nokta seçtim. Sırasıyla: 

  • Van Merkez
  • Muradiye Şelalesi
  • Erciş
  • Ahlat
  • Nemrut Dağı ve
  • Ahtamar (Akdamar) Adası

İlk olarak geliş zamanından söz etmek gerekiyor. Van'a gelmek için en uygun zaman mayıs sonuyla haziran başıdır. Sıcak memlekette yaşayıp biraz serinlemek isteyenler için yazın ortası da çok uygun bir zamandır. Aslına bakarsanız, bu listedeki yerlerin her biri için ayrı bir ideal zaman söz konusu. Örneğin nisan ortalarından sonuna kadar Ahtamar Adası'na gitmek için mükemmel bir zamandır. Çünkü adadaki ağaçların çiçeklenme zamanıdır bu tarih. Yeryüzünde sadece Erciş'te görebileceğiniz İnci Kefali balığının mucizevi göçüne tanık olmak içinse mayısın yirmisiyle haziranın onu arasında gelmeniz gerekir, çünkü göçün en yoğun olduğu zaman aralığıdır bu. Muradiye Şelalesi için en uygun zamansa karların eriyip suyu coşturduğu nisan sonuyla mayıs başıdır. Nemrut Dağı'na çıkıp krater gölünün kıyısına kadar kalderanın içine inmek için karların erimiş olması gerekiyor, dolayısıyla haziran başı en uygun zaman. Bunların dışında, Van Kalesi, Ahlat Selçuklu Mezarlığı her mevsim görülebilir, gene de karsız mevsimlerde görülürse daha iyi olur. Gelgelelim, dediğim gibi, bütün bu yerlerin tek seferde gezilmesi öngörüldüğü için en uygun zaman mayıs sonu - haziran başıdır.

Bu altı noktadan kısaca söz edeyim. Van merkezde Van Kalesi ile tarihi Hüsrevpaşa ve Kaya Çelebi camileri ve Van Müzesi görülmesi gereken yerler. Van kahvaltısı yapılmalı. Edremit sahiline de uğranılmalı. Muradiye'de şelale ve Şeytan Köprüsü görülmeli. Erciş'te İnci Kefali göçü, Ahlat'ta Selçuklu mezarlığı, Tatvan Nemrut Dağı'nda krater gölü, Gevaş'ta Ahtamar Adası ve adadaki kilise... 

Bu noktaların harita üzerindeki konumu şöyle:
.


Şimdi bir gezi planı çıkaralım. Van Gölü'nün çevresi 400 km.yi aşar. Benim bu çizdiğim güzergâh Google Maps verilerine göre yaklaşık dokuz saat sürüyor. Bu da, sabah erkenden yola çıkıp hiç durmadan yol alsanız bile ancak akşam vakti tamamlayabileceğiniz anlamına geliyor. Gelgelelim her gittiğiniz durakta zaman harcayacağınız için bu gezi için iki gün ayırmak en mantıklısı. Bundan ötürü de bir geceyi Erciş, Ahlat ya da Tatvan'da geçirmelisiniz. Otel işlerini önceden halletmeniz yararınıza olacaktır tabii.
.
Süphan Dağı Van Denizinin kardeşidir. Gölün hangi kıyısında
olursanız olun görürsünüz. Erciş'ten Adilcevaz'a giderken 
dibinden geçersiniz. Müthiş fotoğraflık manzaralar sunar.
© Ali İhsan Öztürk
Van'a geldikten bir gün sonra gezinize başlayacağınızı varsayalım. Güne, sabah erkenden Van kahvaltısı ederek başlayın. Van'ın kahvaltısı ünlüdür, mutlaka duymuşsunuzdur. Ünü geçmişe dayanıyor. Esas özelliği bol çeşitli olması. Yöresel tatlar kahvaltının olmazsa olmazlarından. Otlu peynir çeşitleri, çökelek, un-yağ-yumurta üçlüsünden yapılan geleneksel Kürt kahvaltılığı mirtoxe (mırtoğe), Hakkari yöresi balları ve koyun kaymağının tadına bakmalısınız. Bir kahvaltıcıya oturmadan önce bunların olup olmadığını sormanızda yarar var. Tabii, kahvaltısı ünlü olduğu için haliyle bol miktarda kahvaltıcı var Van'da, doğal olarak da iyisi, kötüsü var. Gözünüze iyi birini kestirmeye çalışın. Kahvaltıdan sonra Muradiye'ye hareket edin. Burada, şehrin üç-beş km. dışında şelale ve onun yakınlarında da Şeytan Köprüsü vardır. Şelaleyi görüp değişik açılardan fotoğrafını çektikten sonra Şeytan Köprüsü'ne gidin. Orada da aynı şeyi yapın. Eğer Van'dan buraya kadarki bir saatlik yol sizi yorduysa Şelalede bir şeyler içip dinlenebileceğiniz bir yer var. Muradiye'den ayrılıp Erciş'e hareket edin. Erciş'te İnci Kefali göçünü izleme noktası yörede Balık Bendi diye bilinir ve Muradiye'den gelişte hemen yolunuzun üzerindedir. Burada tek yapmanız gereken, milyonlarca İnci Kefali balığının olağanüstü göçünü izlemek ve tabii ki bol bol fotoğraf çekmek. İnci Kefali aslında kefal değil, sazangiller familyasına ait, dünyada sadece Van Gölü'nde yaşayan bir balıktır. Adı geçmişte öyle konmuş ve öyle bilinegelmiş. Gölde yaşayan tek canlı türüdür ayrıca. Her yıl mayıs ayının başlarından başlayarak yumurtalarını bırakmak için gölden akarsulara doğru hareket eder. Tam da bu sırada dağlardan eriyen karlar akarsulardaki su seviyesini oldukça yükseltir. Böylece gölden ayrılıp akarsulara giden balıklar doğal olarak suların akış yönünün tersine hareket etmek zorunda kalır. İşte bu sırada olağanüstü bir manzara çıkar ortaya ve gerçekten görülmeye değerdir. Tarihe meraklıysanız, çoğu sular altında kalan ve şimdiki Çelebibağı beldesinin sahilinde yer alan Eski Erciş şehrinin kalıntılarını da görebilirsiniz. Ayrıca birkaç tane de kümbet var.
.
İnci Kefali
Erciş'ten sonraki durağınız Ahlat. Upuzun mezar taşlarıyla ilgi çeken buradaki Selçuklu mezarlığı büyükçe bir açık hava müzesi görünümündedir. Ahlat'tan Tatvan'a yol alırken şehrin hemen çıkışında yolun üzerindedir. Mezarlığı görüp gezdikten, fotoğraflar çektikten sonra artık Nemrut'a gidebilirsiniz. Van'dan Ahlat'a kadar geçireceğiniz zaman kaba hesapla 6-7 saattir. Doğal olarak yorulmuş olacaksınız. O yüzden aynı gün Nemrut'a gitmek yorgunluğunuza yorgunluk ekleyebilir. Bu nedenle de Nemrut'a ertesi gün gitmek daha iyi bir fikir olabilir. Eğer bir önceki geceyi Erciş'te geçirdiyseniz veya Ahlat'ta geçirecekseniz Nemrut Dağı'na Ahlat'tan yol var, o yoldan gidin, ancak eğer geceyi Tatvan'da geçirecekseniz, Ahlat'tan doğrudan Tatvan'a, oradan da ertesi gün Nemrut'a gidin. Unutmadan söyleyeyim, kafanız karışmasın, Türkiye'de iki tane Nemrut Dağı var, biri Adıyaman'da, üstündeki heykellerle ünlü, biri de Tatvan'da, öbürü kadar bilindik değildir ancak kelimenin tam anlamıyla bir doğa harikasıdır. Dağa çıktıktan sonra bir o kadar da inip krater gölünün kıyısına varırsınız. Yakın zamanda yol yapıldı. Birkaç yıl içinde otel motel yapılıp oranın da tahrip edileceğini tahmin ediyorum. O yüzden bir an önce davranıp doğal halini görmek lazım. Zaten bir-iki ufak tesis var şimdiden. Nemrut'ta ne kadar kalacağınıza siz karar verin ama bana kalırsa iki saat kadar kalın. Nemrut'tan indikten sonra Tatvan'a döneceksiniz. Eğer önceki geceyi burada geçirmişseniz doğrudan Ahtamar'a hareket edebilirsiniz, ama buraya Ahlat'tan geldiyseniz Tatvan'ın sahiliyle çarşısını gezmelisiniz. 
Van Gölü'nün kıyısına konmuş güzel bir şehirdir Tatvan. 

Bir sonraki durağınız Ahtamar Adası. Sizi oraya götürecek teknelerin kalktığı iskele yolun hemen yanında. Manzarası çok güzel olan adada yakın zamanlarda restore edilen tarihi bir Ermeni kilisesi var. Tam karşısında da Vizontele'den hatırlayacağınız Artos Dağı. Adada ayrıca oturup çay-kahve içebileceğiniz bir kafe de var. Ahtamar'dan sonraysa Edremit'e gideceksiniz. Ama oraya varmadan, Gevaş'ta yine tarihe meraklı olanlar için İzettin Şir Camisi ve Halime Hatun Kümbeti var, görülebilir. Evet, iki tane Nemrut Dağı olduğu gibi iki tane de Edremit var, biri Balıkesir'de, biri de bizim burada. Van Gölü'nün kıyısında, yeşil ile mavinin buluştuğu şipşirin, çok güzel bir yer. Buradaki çay bahçelerinin birinde oturup çayınızı içerken Van denizini izleyebilirsiniz.
.
Ahtamar Adası
Edremit'ten çıktınız mı ilk durağınıza, Van merkeze geldiniz demektir. Van'da Van Kalesi'ni görmelisiniz. Kalede Urartu Çivi Yazıtları atlanmamalı. Tarihe meraklıysanız, kalenin yakınında iki tane de eski cami var, Kaya Çelebi Camisiyle, Mimar Sinan'ın yaptığı Hüsrev Paşa Camisi, onları da görün. Van Urartulara başkentlik yaptığı için Van Müzesi'nde o döneme ait çok sayıda eser var, onları görebilirsiniz. Van'a gelmişken Van kedisini görmemek olmaz elbette. Üniversite bünyesinde kampüs içinde Van Kedisi Evi var, oraya gidip kedileri görüp fotoğraflayabilirsiniz.
.
Deveboynu Yarımadası ve İnköy.
© Turgut Tarhan
Bu kadar ayrıntı yeter sanırım. Ana hatlarıyla anlattım gezilip görülmesi gereken yerleri. Ancak, bu kadarı beni kesmez, ben gezmek için doğmuşum diyorsanız, ayrıca bol zamanınız varsa, bu arada bütçeniz de müsaitse, yukarıda da söylediğim gibi, Van ve çevresinde gezilip görülebilecek bir dünya yer var. Birkaç tanesini liste halinde sayayım, ayrıntılarına girmiyorum ama görmek isterseniz internet üzerinden yeterli miktarda bilgi bulabilir, Van'da turizm danışma bürosundan detaylı broşürler de edinebilirsiniz.
  • Van Gölü'nde Adır ve Çarpanak adaları,
  • Gevaş ilçesinde Deveboynu Yarımadası,
  • Eskiden yılın yedi ayı boyunca dünyayla bağlantısı kesildiği için "9. Gezegen" olarak adlandırılan Bahçesaray ilçesi ve buradaki Kırmızı Köprü,
  • Göçmen flamingolara ev sahipliği eden Erçek Gölü,
  • Gürpınar ilçesinde Hoşap Kalesi,
  • Gevaş Altınsaç köyünün kıyısında yer alan St. Thomas manastırı kalıntısı,
  • Başkale ilçesinde halkın "Vanadokya" adını verdiği, Kapadokya'dakilerini andıran peri bacaları,
  • Çatak ilçesinde Kanisipi Çağlayanı ve Çatak Çayı üzerindeki 15. yüzyıldan kalma tarihi köprüler,
  • Van'ın Yukarı Bakraçlı köyündeki Yedi Kilise kalıntıları..
Bunların dışında, İshakpaşa Sarayı'ndan da söz etmek gerekiyor. Doğubayazıt'ta ama o da Van'a pek uzak sayılmaz. Aslında bu listeye ilkin onu da almıştım, ancak sonra programı sadece Van Gölü çevresiyle sınırlandırdım. Ama sizin kararınız tabii, eğer orayı da görmek istiyorsanız, Muradiye Şelalesi'nden sonra yola devam eder, Çaldıran'a, oradan da Doğubayazıt'a varırsınız. Aynı yoldan dönerek de Erciş'e ulaşırsınız.


Van kedisi
Van'a geliş ile ilgili bir-iki kısa bilgi de vereyim. İstanbul, Ankara, İzmir, Adana ve Antalya'dan Van'a karşılıklı direkt uçuşlar var. İstanbul'dan THY, Anadolu Jet ve Pegasus'un haftanın yedi günü uçuşu var. Ankara'dan Anadolu Jet her gün, İzmir'den Sun Express pazar hariç altı gün uçuyor. Adana'dan Pegasus salı, perşembe ve cumartesi günleri, Antalya'dan Sun Express pazartesi, çarşamba, perşembe, cuma günleri geliyor. Uçak dışında, Türkiye'nin her yerinden Van'a otobüsle gelmeniz mümkün. Ayrıca maceraperestler trenle de gelebilirler. Van Gölü Ekspresi Ankara'dan salı ve pazar günleri Tatvan'a geliyor.

Van'da konaklama ile ilgili herhangi bir sıkıntı yok. Beş yıldızlısından tek yıldızlısına, pahalısından ucuzuna çokça otel var. Ondan ötürü bu konu üzerinde durmuyorum. Yalnız şunu vurgulamak isterim, zaten anlaşılmıştır da, ben bu yazıyı özellikle herhangi bir tura vs. dahil olmadan, tek başına ya da bir arkadaş grubuyla geleceklere yönelik yazıyorum. Öbür türlü zaten turist rehberleri size eşlik edecektir. Kendi başınıza gezmeniz için size bir araba lazım olacaktır doğal olarak. Van merkezde araç kiralayabilirsiniz. Ancak unutmamalısınız ki Van Gölü'nün çevresi 400 km.den fazladır. Bu da hem aracın kirasına, hem de yakıtına ayıracağınız paranın biraz fazla olabileceği anlamına gelir. İlle araba kiralamak zorunda değilsiniz. Bütün bu şehirlerin arasını dolmuşlarla da gezebilirsiniz. Yine de benim önerim araba kiralamanız. Çünkü dolmuşların her yerde olduğu gibi burada da belli saatleri var. Örneğin küçük bir ilçe olan Muradiye'den Erciş'e gitmek için beklemek zorunda kalabilirsiniz. Bir de Nemrut Dağı'na çıkmak için her halükarda bir araba bulmanız gerek. Kısacası, araba kiralamanız gerek rahatlık, gerekse bütçeniz açısından daha iyi.

Tüm bu yerleri gezip tozarken elbette yanınızda fotoğraf makineniz olacak. Gideceğiniz yerlerde fotoğrafını çekmeyi isteyeceğiniz o kadar çok şey göreceksiniz ki... Bu nedenle yanınıza yedek pil vs. almayı sakın unutmayın. Profesyonel bir fotoğraf makineniz varsa, geniş açılı bir objektifiniz de mutlaka olsun.

Evet, olur ki yolunuz buralara düşer, bu yazı size bir katkımız olsun. Doya doya gezin ve, bunu özellikle öneriyorum, doya doya bakın. Uzaklıklara bakın. Denize, dağlara bakın. Farklı şeyler hissedeceğinize eminim. Bu topraklara sinmiş farklı bir şeyler var çünkü.


22 Ekim 2012

Terrae Motus

1. Pembe

Gündelik hayat bazen tozpembedir. Taa ki…

Bugün pazar. Evdeyim. Yarın okul var. Şimdi mi tıraş olsam daha sonra mı? İyisi mi akşama bırakmak. Pazar günleri kütüphane de kapalı. Erciş'te yapacak pek bir şey yok. Özellikle hafta sonları. Pazarları dışarı çıkarım, çoğunlukla da Buse Kafe'ye giderim. Kahve içmeye. Güzel kahve yapıyorlar.

Bugün, bu saate kadar her nedense hâlâ evdeyim. Oysa çoğu pazar saat on biri bulmadan çıkarım. Sabahtan beri öylece oyalanıp duruyorum evde. Öğle yemeğini yemedim henüz, kahvaltıyı biraz geç yaptım. İki-üç saat önce tam dışarı çıkıyordum ki, neden bilmiyorum, vazgeçtim. Bilgisayarı açıp internete baktım biraz. Canım pek bir şey yapmak istemiyor bugün. Hayret, böyle durumlarda genelde ceketimi alıp dışarı çıkarım, ama dedim ya, nedense bugün beni evde tutan bir şey var, oyalanıp duruyorum. Son olarak, bir saat kadar önce salona gidip biraz televizyon izledim. Beni bilenler bilir, hiç televizyon izlemem. O kanaldan bu kanala gidip geldim, sıkıldım, odama döndüm, gözüme bir bulmaca ilişti, aldım çözmeye başladım. Bir mantık bulmacası. İşte şimdi hâlâ küçük odamda, masamda oturmuş bu bulmacayı çözmekle meşgulüm. Ama bitti bitecek, çok az kaldı. Bitsin de dışarı çıkıp bir hava alayım, Buse’ye de gidip bir kahve içeyim, sonra belki arkadaşlara giderim.   

Bu da ne?! Sallanıyorum. Deprem, evet evet, bu bir deprem!


2. Gri

Bazı zamanlar gridir. Sen beyaza yakın görürsün, diğerleri siyaha. 


28 Mayıs 2012

Göç Başladı

Dünyada sadece Van Gölü'nde yaşayan İnci Kefali balığı, yumurtalarını bırakıp üremek üzere denizden akarsulara doğru yol alırken dünyada eşi benzeri olmayan bir doğa harikasına imza atar. Akarsuların akış yönünün tersine yüzen balıklar, özellikle suyun yüksekten döküldüğü yerlerde, yüksekliği aşmak için "uçarlar". İşte bu sırada eşsiz bir görüntü çıkar ortaya. Dünyanın başka hiçbir yerinde rastlayamayacağınız bu doğa mucizesinin en iyi görüldüğü yer Erciş Balıkbendi Mevkii.

İnci Kefali Göçü Kültür Sanat Festivali, bu yıl 8-9-10 Haziranda yapılacak. Bu doğa harikasını görmeye, hepinizi Erciş'e davet ediyorum.

(Not: Erciş'teki bütün oteller depremde yıkıldı. Gelirseniz, sizi evimde misafir ederim.)

26 Kasım 2011

25 Kasım 2011

Depremzede haller

Depremden tam 33 gün sonra, bu gece ilk defa evde yatacağım. Geçenlerde de karar vermiştim ama büyük bir artçı olunca vaz geçmek zorunda kalmıştım. Bir de zaten annem bırakmıyordu. Gelgelelim, nereye kadar? Çadırda artık dayanılmıyor. Özellikle geceleri çok soğuk. Memleketimizin soğuğuna alışkınız alışkın olmasına da, çadır soğuğu bildiğiniz gibi değil. Öyle Sibirya soğukları falan deniyor ya, yok arkadaş, Sibirya da olsa, Grönland da olsa, sonuçta evde yatılıyor, çadırda değil. Allah kimseyi kışın çadırda yatmak zorunda bırakmasın; değil Erciş'te, Antalya'da, Mersin'de bile olsa.

Artçılar ara vermeden devam ediyor ama, depremden 33 gün sonra, bu gece ilk defa evde yatacağım. Yatağımı bile hazırladım. Salonda, kanepenin üzerindeyim. Annemi de ikna ettim sayılır. Hem bu gece içeride yatarsam, üzerimizdeki korkuyu da kırmış olacağız ailece. Ablam hatırlatmasa belki aklıma gelmezdi, yanıbaşıma el feneri, su falan bırakacağım, kıyafetlerimi de çıkarmayacağım; insan bir kere yaşadı mı anlıyor tedbirli olmanın ne demek olduğunu.

Sözü kısa keseyim, içerideyim bu gece. Ev halkı çadırda, yatmaya hazırlanıyor. Ben de bir taraftan internete bakıyorum, diğer taraftan TV'ye. Fener'in de maçı varmış.Gençlerbirliği ile 0-0 devam ediyor. Umarım kazanırız.

Sağlıkla kalınız.

29 Ekim 2011

Deprem

Sevgili blogger kardeşlerim, sayın takipçiler; deprem bizi feci şekilde sarstı. Hesabını yaptığımız birçok şeyi bile doğru dürüst yerine getiremediğimiz bu hayatta hesabını hiç yapmadığımız şeyler var bir de. Neylersin!

Ben ve ailem iyiyiz şükür. Bazı tanıdıkları ve arkadaşları kaybettik maalesef. En büyük beklentim hayatın mümkün olan en kısa sürede normale dönmesi. Sonuçta biz oldukça hayat devam edecek. 

Demem o ki, blog zorunlu olarak bir süre dinlenecek. Allah bizim yaşadığımızı kimseye yaşatmasın! Sağlıkla kalınız. 

29 Haziran 2011

İnci Zamanı

İnci Kefali balığı dünyada sadece Van Gölü'nde yaşar. Ben kendimi bildim bileli bu balığı tanırım. Sadece ben değil, benim gibi Van Gölü çevresinde yaşamış herkes de bilir. Zira bahar aylarında bu yörede bir çok ailenin sofrasına gelir. Özellikle Erciş'te, bahar aylarında tadına bakmayan yoktur.

Son bir iki yıldır İnci Kefali'nin ünü Van sınırlarını aşmış durumda. Çünkü bu balık, üreme mevsiminde yumurtalarını bırakmak için denizden akarsulara doğru yol alırken inanılmaz bir doğa harikasına imza atar.



İşte dünyada eşi benzeri olmayan bu doğal eylemi Türkiye ve Dünyaya tanırmak için ilki geçen yıl olmak üzere İnci Kefali Göçü Kültür Sanat Festivali düzenlendi. Festivalin bu yıl yapılan ikincisi ise geçen gün sona erdi.

Şimdiye kadar bırakın Dünyayı, Türkiye'yi, hatta Van'ı, Erciş'te bile bu göçten habersiz birçok insan vardı. Böylesi de herhalde ancak Türkiye'de olur. Oysa geçen sene Van'a atanan vali olmasa galiba daha uzun yıllar bu durum böyle sürüp gidecekti. Vali elbette önemli bir iş yaptı. "Alaska'daki somon balığının göçünü hepimiz biliyoruz, fakat İnci Kefalini geçen yıla kadar hiçbirimiz bilmiyorduk. Halbuki somon balığı 15 dakikada bir atlarken bizimki saniyede bin defa atlıyor" diyen vali hakikaten iyi bir iş başardı. Fakat bu balığın korunup neslinin tehlikeye girmemesi için yıllardır sessiz sedasız olağan üstü bir çaba harcayan Prof. Mustafa Sarı'nın adını anmamak haksızlık olur. Sarı, vakti zamanında Van'da devlet dairelerini kapı kapı dolaşıp balığın korunması, kaçak avlanmaların önüne geçilmesi için çok dil dökmüş ama kulak bile asılmamış. Şimdiyse, anladığım kadarıyla Vali Münir Karaloğlu bunun olabildiğince ciddi bir iş olduğunu hemen anlamış olacak ki geçen yıldan itibaren kaçak avlanma jandarmanın sıkı kontrolünde, diğer taraftan da işte bu festivalle iki yıl içinde epey insan haberdar oldu.

Fakat valinin de değindiği gibi bu iş jandarmayla polisle olacak iş değil. Asıl yöre vatandaşının koruma bilincine sahip olması gerekiyor. Düşünsenize yıllar yılı, üstelik de üreme mevsiminde insanlar şimdiki festivalin yapıldığı alana kamyonetlerini çekip tonlarcasını alıp götürdüler. Buna rağmen hâlâ tonlarca balık var. Esas olan birşey var, insanoğlu parmağını sokmadığı sürece doğada herbirşey yolunda. 

Şimdi dört gözle önümüzdeki yılın festivalini bekliyoruz.

31 Mayıs 2009

Adır Adası

17 Mayıs. Pazar. Erciş.

Altınkalpler Özel Eğitim Kurumu Adır Adası’na gezi düzenliyor. Teveccüh edip bizi de davet etmişler. Sabah 4’te gitmemiz gerekiyor. Orada gündoğumunu izleyeceğiz. Ne var ki bu kez de doğayla baş başa gündoğumunu izlemek nasip olmadı.



Bir keresinde Adıyaman’da gündoğumunu izlemek için Nemrut’a tırmanmıştık gecenin bir vaktinde. Ancak hava kapalıydı. Karla karışık yağmur bile düşmüştü. Bu sefer hava iyiydi iyi olmasına da biz geç kalmıştık. Zaten yatağa girdiğimde saat 2’yi geçiyordu. Malum, Hadise'li Eurovision vardı. Ablamın bağırışlarıyla irkildiğimde saat tam 5’ti. Yataktan çıktığım gibi dışarı fırladım. Araba bizi bekliyordu. Daha birinci dakikada gündoğumunu izleme umutları başka bahara kalmıştı böylece.

Erciş şehir merkezinden ilk defa tekneye bineceğim. Ben de kocaman bir iskele, 40-50 tekne, balıkçı kayıkları, tesisler, lokantalar falan var sanıyorum.

Gölağzı Mahallesi'ne hareket ettik. Gölün kıyısına indiğimizde üç-dört tekneden başka bir şey göremeyince neler hissettiğimi sanırım anlıyorsunuzdur. Üstelik iskele de yok. Tekneler sahildeki kumlarda duruyor. Bağışlayın, tekne, iskele vs. söz konusu olunca aklıma Bodrum, Gökova falan geliyor da.


Erciş’in yüz bine yakın nüfusu var. Köylerle beraber yüz elli bini geçiyor. Van Gölü 3713 km²’lik alanıyla denizi olmayan Doğu Anadolu için gerçek anlamda bir nimet. Ama anlayabilene tabii. Geçelim…


Arabalardan indik. Teknenin sahibi bizi bekliyordu. Ancak ufak bir sorun çıktı. Sayıca biraz çoktuk, buna erzak da eklenince ikinci bir tekne ayarlamak gerekti. Teknecimiz orada bekleyen teknelerden birinin sahibini aradı, adam geldi ve nihayet hareket ettik. Bu arada güneş 25-30 derece yükselmişti bile.

Adır Adası uzaktan görünüyor. Herhalde 20 dakikada varırız diye düşünüyorum. Ancak Ali Abi (Dağer) görünüşe aldanmamamı salık veriyor, "Bir saate ancak varırız," diyor. Tekneler küçük ve eski. Motorları da öyle. Teknecimize Erciş’te kaç tekne olduğunu soruyorum. Merkezde 7, Çelebibağı Beldesi'nde ise 2 tane varmış.

Yolculuk boyunca tüm heybetiyle karşıda duran Türkiye’nin üçüncü en yüksek dağı Süphan bize arkadaşlık ediyor. Sanki azıcık ilerlersek varacakmışız gibi. Ama o kadar da yakın değil. Ali Abi yıllar önce toplam dört günde Süphan’ın zirvesine çıktıklarını söylüyor. Benim de aklımın bir köşesinde yok değil.

Bir saat sonra yaklaşıyoruz Adır’a. Birkaç yüz metreden Ege adalarına benziyor. Gökova Körfezi'nde, Marmaris yakınlarında daha çok Sedir diye bilinen Kleopatra Adası var. Van Gölü’nde olduğumu bilmesem burayı Sedir Adası sanacağım.


Teknemiz adaya yanaşınca martı sesleri tekne motorlarının gürültüsüne karışmaya başlıyor. Tekneler durup inmeye başladığımızdaysa ortalık birden bire binlerce martının sesiyle dolup taşıyor. Bu kadar martının bir arada bulunduğuna daha önce hiç rastlamamıştım. Sayılarını bilmiyorum ama on binlerce martı var burada.

Adaya ayak basar basmaz kumların üstünde, oracıkta üç tane martı yumurtası görüyoruz. Birkaç kişi hemen toplanıp ilk defa martı yumurtası görmenin merakıyla bakıyoruz. Ama o da ne! Birkaç saniye içinde kumsalın baştan başa yumurtayla dolu olduğunu fark ediyoruz. Demek ki martıların yavrulama mevsimi. Keşke bu dönemde, en azından yavrular yumurtadan çıkıp palazlanana kadar adaya gidişler yasaklansa. Martı yumurtalarını küçük sanıyordum şimdiye kadar. Meğer hindi yumurtası büyüklüğündeymişler. Kuluçkaların büyük bölümünde üç yumurta var. Pek azında da iki. Eşyalarımızı teknelerden alıp piknik yapacağımız alana doğru ilerliyoruz. Biraz sonra üç tane civcivle karşılaşıyoruz. Martı civcivleri de koyu beyaz renkte ve sırtları bütünüyle siyah beneklerle dolu.

Adanın doğu ucundan, tekneleri gerimizde bırakıp yaklaşık 300-400 metre ilerleyip iki badem ağacının altını kendimize piknik alanı seçiyoruz. Yol boyunca iki adımda bir, bir kuluçkaya rastlıyoruz. Yürürken kuluçkalara basmamak için çok dikkatli olmak gerekiyor. O kadar çok ki sayıları, aynı çizgide beş adım yürümek mümkün değil.

Kurulduktan sonra semaverler yakılıp çaylar demleniyor. Uzun zaman olmuş memlekette semaverli bir piknik yapmayalı. Kahvaltıdan sonra kimi ada turuna çıkıyor, kimi de bademlerin altında sohbete dalıyor. Ben de makinemi alıp tek başıma adayı keşfe çıkıyorum. Adada yürürken yumurta tarlasında olduğu zannına kapılıyor insan. Otlar da bayağı büyümüş. Bundan ötürü boyuna başım önümde yürüyorum. Bol bol da fotoğraf çekiyorum. Martılar o kadar çok, o kadar çok ki başınızı kaldırdığınızda neredeyse göğün mavisini göremiyorsunuz. Sesleri birbirine karışınca inanılmaz kombinasyonlar çıkıyor ortaya. Bir ara tıpatıp insan kahkahasına benzeyen bir ses oluşuyor. Bu mevsim yavrulama zamanları olduğu için biraz kızgın olmalılar. Haksız da sayılmazlar hani. Biz insanlar onların gözünde muhtemelen birer istilacıdan başka bir şey değilizdir. Zaten yalnız yürüyünce bazen saldırdıkları da oluyor. Bir ara bir tanesi arkadan bir saldırı denemesi yapıyor. Pençesi saçlarımı yalayıp geçiyor. Bir tanesi de üstüme boşaltıveriyor da Allah’tan başıma denk getiremiyor. Adayı boylamasına yarıya kadar yürüyünce martıların gitgide azaldığını fark ediyorum. Biraz daha yürüyünce bu tarafta neredeyse hiç martı olmadığını gözlüyorum. İlginç! Acaba niye adanın bu tarafında yoklar?

Adada olduğunu bildiğim kilise kalıntısını görmeye gidince Ali Abi'ye rastlıyorum. O da makinelerinden biri boynunda, diğeri elinde boyuna fotoğraf çekiyor. Ali Dağer, bildiğim kadarıyla Erciş’in tek profesyonel fotoğrafçısı. Onunla birlikte kiliseye gidiyoruz. Eskiden bu adada da Ahtamar ve Çarpanak’ta olduğu gibi Ermeniler yaşıyormuş. Kilise denen bu yapı da onlardan kalma Lim Manastırı'nın kalıntısı, adanın tam güneyinde, hemen kıyıda. Manastırın kuruluş tarihi 1305. 1621 ve 1766'da eklemeler yapılmış. Hâlâ var olan kısmı göz kararıyla 40-50 m
²’lik bir yapı. Ama büyük bir kısmı yıkılmış tabii. Ali Abi daha birkaç yıl öncesine kadar bile buranın büyük bölümünün henüz ayakta olduğundan dem vuruyor. Şimdi ayakta olan tek parça yanılmıyorsam esas binaymış. Çünkü üstünde kubbe varmış. Ama ondan da eser yok, sadece izi var. Geriye kalan kısım da bu halde uzun süre dayanacak gibi değil. Duvarlar çökmeye yüz tutmuş.



Kilisenin içine girip bakıyorum. İçerisi olduğu gibi koyun gübresiyle dolu. Adaya hayvan getiren çobanlar burayı ahır olarak kullanmışlar. Oysa hemen arka tarafta eski bir ahır da var, orayı kullanamazlar mıydı?

Kiliseden ayrılıp adanın kuzeyine, yani Erciş’in göründüğü tarafa ilerliyoruz. Adanın Süphan’a bakan bu yarısında yenen veya yiyeceklere konan birkaç ot çeşidi de var. Örneğin tadından dolayı bu yörede tirşo denen ekşi bir ot var bol miktarda. Ben de yıllardır yemediğim bu ottan yiyorum. Sonra otlu peynire konan başlıca otlardan biri olan sirmo var. Biraz yukarı çıkıp badem ağaçlarının altında oturup dinleniyoruz. Burada birkaç ağaç türü var ama bademler çoğunlukta. Bu arada adada martılar dışında bir iki kuş türü daha gözümüze çarpıyor. Biri kara kargalara göre biraz daha küçük olan bir karga türü. Diğerlerini yakından göremediğim için çıkaramıyorum. Bunlar da yuvalarını ağaçlara yapmışlar. Haliyle onların da yumurtlama mevsimi. Birkaç ağaca çıkıp yumurtalara bakıyorum. Tavuk yumurtasından biraz ufak bembeyaz yumurtalar.

Yaklaşık bir saat martılardan uzakta kafamızı dinliyor ve neden pikniğimizi buraya kurmadığımıza yakınıyoruz. Ben bir de şort falan getirip denize girmediğime yakınıyorum. (Yörede Van Gölü’ne deniz deniyor bu arada, bilmeyenler için.) Uzaktan soluk martı sesleri gelirken Ali Abi, "Bademler altında ölmek!" deyiveriyor. Aklıma hemen Taraf Gazetesi'nin 20 Soru köşesindeki soruların sondan ikincisi olan Nasıl ölmek isterdiniz? sorusu geliyor.

Kalkıp yavaş yavaş piknik yerine dönüyoruz. Öğle yemeği vakti. Mangal yakılıyor. Sofralar serilip yemekler yeniyor. Yanı başımızdaki yuvaların birinde civcivler var. Anneleri bizden dolayı yuvaya yaklaşamıyor garibim. Yemekten sonra tekrar semaver yakılıyor. Öğle sonrası çayı da sohbetler eşliğinde içiliyor. Bu arada Osman Hoca’nın kıyıda çocuklara çevre bilinci aşıladığını görünce hemen yanlarına gidiyorum. Beraber biraz çöp toplayıp yakıyoruz. Ne de olsa TEMA üyesiyiz. Ege adalarında kıyı temizliği yaptığımız zamanlar geliyor aklıma. Hey gidi günler…

Zaman çabucak geçiyor. Dönüş vakti gelip çatıyor. Birer parça eşya alıp teknelere doğru yürüyoruz. Büyük bölümü Altınkalpler personeli yaklaşık 30 kişiyiz. Teknelerimize binip Erciş’e doğru dönüş yoluna koyuluyoruz. Süphan Dağı bu kez solumuzda. Onun da sanki bizcileyin akşamın yorgunluğu çökmüş üstüne, yavaş yavaş güneşi kendine doğru çekiyor.

Bu Adır turu doğrusu şu rutin memleket günlerimde ilaç gibi gelen bir parantez oldu. Osman Hoca'ya çok teşekkür ediyoruz. Bir sonraki gezi notlarını bakalım nerede yazacağız. Belki Ahtamar'da.




 

21 Temmuz 2008

Memlekete varış

Aylar sonra yolum tekrar memlekete düştü. Gelir gelmez soluğu denizde aldım. Geçtiğimiz pazartesi ve pazar günleri gün boyu denizdeydim. Üzerimde daha memlekete yeni gelmiş olmanın verdiği uyku sersemliğine benzer bir şey varken ve de daha doğru dürüst soluklanamamışken neyin nesiydi o iki günlük deniz sefası, ben de anlayamadım. Sözün kısası, hafta sonu toplamda on saati geçkin bir süre memleketin sularında ördeğe döndüm...

Memleket için söylenecek hem pek çok şey var hem de çok az şey. Nedir, insanın memleketidir, doğduğu, büyüdüğü yerdir, dünyaya ilkin oradan merhaba demiştir. Bu yüzden de memleketinden aylardır ayrıysa bir insan gelince elbetteki uzun uzadıya konuşmak ister hakkında. İster istemesine de konuşacak pek o kadar şey yoksa ne yapsın?

Ne zaman memlekete doğru yol alsam içimde ufaraktan bir heyecan: Acaba ufak da olsa bir değişim var mıdır? Yok babam yok. Vallaha ne bir değişim ne bir dönüşüm ne bir ilerleme... Memleket hep aynı. Uzun hikâye, üzerinde durmayalım şimdilik, belki başka bir fasla...

Ben iyisi mi hafta sonu maceram üzerinde azıcık konuşayım. Çelebibağı'nı Adilcevaz'a doğru iki-üç km. geçince bir aile plajı var. Eskiden burası askeri kampmış. Sonra nasıl olmuşsa Çelebibağı Belediyesine devredilmiş. Hafta içleri bu plaja kimse gelmiyor anlaşıldığı kadarıyla. Hafta sonuysa, özellikle pazarları tıklım tıklım. Tıklım tıklım dediğime bakıp Bodrum, Çeşme plajları türünden bir şey gelmesin aklınıza. Buraya göre doluyor işte.

Birtakım eksiklikleri var buranın. Bir kere, piknik alanı çer çöp, pislik içinde. Burada kimi suçlamalı? Belediyeyi mi? Tabii ki hayır. İnsanlar hoyratça kirletiyorlar piknik yaptıkları, suya girdikleri, yaşadıkları alanı. Neden acaba? Hakikaten ben de bilmiyorum cevabını.

Kampın ikinci bir eksiği var. Bu tamamen belediyeyi ilgilendiriyor. Kamp yapacak yer var da insan buraya park masası falan koyar. İki tane mi var ne, onlar da ufacık. İnsanlar gelip burada piknik yapıyor, mangal falan yakıyorlar neticede. Ayrıca bir plajın, bilhassa bir halk plajının olmazsa olmazlarından biri de soyunma kabini değil midir? Yok. Tuvaletler var ama müsaadenizle onlardan hiç bahsetmek istemiyorum.

Bir nokta daha... Belediye buraya birkaç şezlong alsa, insanlar daha rahat güneşlense. Çok mu?

Kampı uzaktan gören bir yabancı, buranın Çernobil'den beri sahipsiz kalan bir tesis olduğu izlenimine kapılır. Duyduğuma göre hırsızlar gelip buradaki tesislerin çatılarındaki sacları, pencerelerindeki camları bile söküp götürmüşler. Hatta pencerelerin kendilerini.

Pazar günü oraya gelenlerin sayısı iki yüzü geçmiyordu. Oysa Erciş'in nüfusu köyleriyle beraber 150.000'i aşıyor. Diyorum ki, Van Gölü kim bilir kaç yüz yıldır böyle sessiz sedasız, insanlarını, "çocuklarını" bekliyor. Ama ilgi gösteren yok. Buralarda sık sık Bodrum, Antalya, Marmaris özentisinde olanları görüyoruz. Bu denizi neden değerlendir(e)miyor insanlar? Bu da galiba başlı başına bir sosyoloji araştırmasının konusu.

Devam edeceğim.

Sayfa başına git