27 Ocak 2014

Sen Neymişsin Be Drakula! (10)

Dokuz tane Drakula yazısı oldu, bu onuncu ve son, gözünüz aydın. Durup dururken bu Drakula da nereden çıktı, diye merak edenler olur belki, bir kez daha anlatayım. 

On yıl önce bir sahafta görüp aldığım bir kitap çok ilgimi çekmişti. Adı Drakula ya da Kazıklı Voyvoda / Eflak Prensi III. Vlad Tepeş'in Yaşamı olan bu kitabı şimdiye dek üç kere okudum. Bir kere daha okuyacağım galiba, öyle görünüyor. İşte, bu kitabı fazlasıyla ilgi çekici bulunca, bazı yerlerini alıntılayıp blogda paylaşmanın iyi bir fikir olduğunu düşündüm. Tabii, iki-üç yıl önce düşündüm ilkin, geçenlerde yazdığım gibi, öylece erteleyip duruyordum ama işte nihayet yayımladım.

Kitaptaki tek ilgi çekici bilgi, Drakula'nın yalnızca romanlara, filmlere konu olmuş bir vampir değil, gerçekten yaşamış bir insan olduğu bilgisi değil. O, altı yılını Osmanlı sarayında geçirmiş, böylece Şehzade Mehmet'le, namı diğer Fatih Sultan Mehmet'le birlikte büyümüş, o sırada mükkemmele yakın derecede Türkçe öğrenmiş biridir. Sonraları ülkesinin yönetimini ele geçirince uyguladığı yönetim şekli her şeyden daha ilginçtir. Osmanlı sarayında yaşarken Osmanlı'yı yakından, hatta ne yakını, içeriden tanıma fırsatı bulmuş, böylelikle daha sonra bundan çok faydalanmıştır. O Eflak'ın, Fatih de Osmanlı'nın başına geçtiklerinde birbirlerine rakip olmuşlardır. Osmanlı her açıdan Drakula'nın ülkesinden kat be kat üstün olmasına rağmen Drakula Osmanlı'nın çok canını yakmış, Fatih'e çok çektirmiştir, zira, dediğimiz gibi, zamanında onunla beraber büyümüş, arkadaşlık etmiş, onu gayet iyi tanımıştır, böylece hükümdarlık döneminde onun zaaflarından yararlanmasını bilmiştir.


Drakula
Gerçek adı, babasınınki gibi Vlad olan Drakula, Vlad II. Drakul'un oğludur. Bugünkü Romanya topraklarının bir kısmını, kitabın adından da anlaşılacağı gibi "III. Vlad Tepeş" unvanıyla yönetmiştir. Tepeş, kazıklı'nın Rumencesidir.

Drakula "Drakul'un oğlu" gibi bir anlama gelmektedir. Draco Latincede ejderha demektir. Daha sonra Kutsal Roma-Germen İmparatoru olacak olan Sigismond'un, Macaristan kralıyken Avrupa'da kendine menfaat sağlamak için kurdurduğu Ejderha Tarikatı'nın (Ordo Draconum) bir üyesi olduğu ve bu tarikatın sembolü olan ejderhalı bir madalyonu sürekli boynunda taşıdığı için Drakula'nın babası II. Vlad'a Romanya'da Dracul denilmiştir. O da bu ismi kısa sürede benimsemiştir. Nihayetinde de aile ismi olarak uzun süre kullanılmıştır.

Drakula'nın Türkçede yaygın olarak bilinen bir diğer lakabı da "Kazıklı Voyvoda"dır. İngilizcede de "Vlad the Impaler", yani "Kazıklı Vlad" diye bilinir. Voyvoda, aslında "kumandan" anlamına gelen, sonraları "vali" anlamında kullanılan Slavca bir sözcüktür. Yayımladığım yazıların içeriğinden de açıkça görüldüğü üzere "Kazıklı" lakabını fazlasıyla hak etmiştir o. 

III. Vlad Tepeş, namı diğer Drakula, kendisinden yüz yıl kadar sonra yaşayan Korkunç İvan'la beraber Avrupa tarihinin gördüğü en acımasız ve korkunç kahramanlardan biridir. Ölümünden itibaren adı bütün Avrupa'da yayılmış, korkunç masallara, efsanelere geçmiştir. İşte bu yüzdendir ki, İrlandalı yazar Bram Stoker 1897'de yazdığı romanın vampir kahramanına Drakula'nın adını vermiştir. Daha sonra bu roman birkaç kez sinemaya da uyarlanmıştır. Günümüzde pek çok insanın Drakula'yı yalnızca bir vampir olarak bilmesinin nedeni budur. Gelgelelim gerçek Drakula, yaptıklarıyla bir vampirden çok daha korkunç biri olmuştur.

Drakula her ne kadar dünyada olumsuz bir üne sahip olsa da ülkesi Romanya'da bugün hâlâ saygı duyulan bir kahramandır.
***
Tarih, yalnızca okullarda öğretilen yalan yanlış resmi bilgilerden ibaret değildir. Eskiden ben de pek çokları gibi tarihi yalnızca ders kitaplarında yazılanlardan ibaret sanırdım. İyi ki şu alternatif tarih dedikleri şey var.   


Drakula Üzerine Notlar / Alıntılar:

1. Drakula Nedir?
2. Drakula Kimdir?
3. Drakula Osmanlı Ülkesinde
4. Adam ve Karısı
5. Elçilerin Başına Çakılan Çiviler
6. Drakula, Dilenciler ve İşe Yaramazlara Ne Yaptı?
7. Tüccar ve Hırsıza Ne Oldu?
8. Çeşmedeki Altın Tas
9. Kazığa Geçirilmişler Ormanı
10. Sen Neymişsin Be Drakula!

26 Ocak 2014

Kazığa Geçirilmişler Ormanı (9)

Fatih Sultan Mehmet'le Drakula arasında eninde sonunda bir savaşın olacağı bilinmektedir. Çünkü Fatih, Osmanlı'nın fetih politikası gereği gözünü Avrupa'ya dikmiştir. Balkanlardaki ülkeleri de Osmanlı'ya bağlamak istemektedir böylece. Sonunda kaçınılmaz olan savaş, Fatih'in Eflak'ın üzerine yürümesiyle başlamış olur. Amacı, Drakula'nın başkenti Tirgovişte'yi ele geçirip Osmanlı topraklarına katmaktır.

Fatih'in ordusu Drakula'nın ordusundan hem sayıca hem de teknik olarak çok üstündür. Drakula'nın üstünlüğüyse savaşın kendi topraklarında olacak olmasıdır. Bir başka avantajı da, Fatih'i, Osmanlı ordusunu, ordunun savaş taktiklerini çok iyi tanıyor olmasıdır. Çünkü, daha önce de söylendiği gibi, Drakula altı yıl boyunca, 12 yaşından 18 yaşına kadar Osmanlı sarayında yaşamıştır. 

Bizzat Fatih'in komutanlık ettiği Osmanlı birlikleri Drakula'nın karargâhına çok yaklaştıklarında, Drakula geri çekilme taktiği uygular. Bu taktikle düşmanı ülkesinin savunma için oldukça elverişli olan bölgelerine çekmeyi amaçlamaktadır. Sık ormanlar, aşılması hayli güç Karpat Dağları, Tuna Nehri civarındaki bataklıklar Drakula'nın elini güçlendirmektedir.

Drakula'nın "yanık toprak" taktiği denilen ilginç bir yöntemi de vardır. Buna göre, ordusunu kuzeye yönlendirir ve her yeri boşalttırır, kendi köylerini yaktırır, kentlerini ateşe verdirip hayalet kentlere dönüştürür. Daha sonra bütün tarlaları da yaktırır, su kuyularını zehirletir. Osmanlı top arabalarının geçişini önlemek için setler yaptırır, akarsuların yönünü değiştirir, çukurlar kazdırarak dibine kazıklar çaktırır. Bütün bunları yaptıktan sonra ordusunu dağlara ve ormanların derinliklerine çeker. 

Fatih'in ordusu, Drakula'nın tüm bu önlemlerine karşın Tuna Nehri'ni aşmayı başarır, ne var ki yedi gün boyunca ilerlemesine rağmen tek bir canlıyla karşılaşamaz. Ordu içecek su bile bulamaz bir haldedir. 

1462 haziranıdır. Fatih ordusuyla birlikte başkent Tirgovişte'nin önüne varır. Bunun üzerine Drakula Fatih'in ordugâhına ani bir gece saldırısı düzenler. Drakula'nın Fatih'i öldürmek için özel olarak görevlendirdiği askerleri, Fatih'in çadırı yerine yanlışlıkla diğer komutanların çadırlarına yönelmeseler belki de Fatih öldürülmüş olacaktı. Bu gece saldırısı Osmanlı ordusunda büyük bir endişe yaratır ve moral bozukluğuna neden olur. Sonraki günlerde de çarpışmalar sürer. Bu çarpışmaların birinde Drakula'nın kendisi de yaralanır. Çarpışmaların sonunda her iki taraf da ağır kayıplar verir, ancak Osmanlı ordusunun kaybı Drakula'nınkinin üç katı kadardır.

Fatih, ordusunu biraz geri çekerek Drakula'nın başkentine bir daha saldırmak için hazırlıklara başlar. Bu arada Drakula da hazırlıklarını yapar, kalesinin kapılarını kapattırır ve savunma pozisyonuna geçer. Birkaç gün sonra Fatih hazırlıklarını tamamlar ve ordusunun başında bir kez daha Tirgovişte üzerine yürür. 

Osmanlı ordusu başkentin yüz km. kadar kuzeyindeki bir ovaya yaklaştığında karşılaştığı manzara karşısında dehşete düşer. "Kazığa geçirilmişler ormanı" adını alacak olan bu ovada daha önceki çarpışmalarda esir alınmış binlerce Osmanlı askeri, yakıcı güneşin altında kazığa geçirilmiş bir halde bulunur.

Bu görüntü karşısında bütün komutanlarının ve askerlerinin cesaretinin kırıldığını gören Fatih daha fazla ilerleyemez ve geri çekilir. Edirne'ye, oradan da İstanbul'a gider. 

Böylece çocukluklarının altı yılını birlikte geçiren bu iki adamın, Fatih ile Drakula'nın savaşı kazanan ve kaybeden olmadan sonuçlanır. 



Tüm Drakula yazıları




Kaynak: Drakula ya da Kazıklı Voyvoda Eflak Prensi III. Vlad Tepeş'in Yaşamı, 
Radu R. Florescu, Raymond T. McNally, Çev.: Ali Cevat Akkoyunlu, Doğan Kitap.

7 Mart 2013

Coğrafi Keşifler

Amerika Başkanı Obama ile
İngiltere Başbakanı Cameron
(Bu resme bakınca aklıma Coğrafi Keşifler geliyor.)

Zamanın birinde Avrupa'dan Hindistan'a karadan varan yollar Müslümanların elindeydi. Avrupalılar Müslümanların köyünden geçince, Müslüman çocuklar çıkıp onlara taş atıyordu. Onlar da ne yapsın, Hindistan'a denizden varacak yollar aramaya başladılar. İspanyol ve Portekizliler bu uğurda, tabiri caizse, kendilerini yırttılar. Hindistan'da ne işleri vardı, otursalardı ya oturdukları yerde, demeyeceksiniz, değil mi? Kıyafet ipekten yapılıyordu, e ipek de Hint diyarından geliyordu. Ne yapsalardı yani, çıplak mı dolaşsalardı. Hem sonra tuz, baharat falan...

Bir gün, Kıristofır Kolombus adında bir denizci, yanına yüze yakın adamını aldı, üç gemiye bindirdi, kendisi de amiral gemisine bindi, Aragonlu Fernando ile Kastilyalı İzabel limandan kendisine el sallarken, o da onlara, "iyi sevişin ha," anlamında, eliyle öpücük yolladı ve yola çıktı. (Fernando'yla İzabel'in kendisini uğurladıktan sonra derhal saraylarına gidip çılgınlar gibi sevişeceklerini çok iyi biliyordu çünkü).

Kolombus'un amacı Hindistan yolunu bulmaktı haliyle. Dünyanın yuvarlak olduğunu öğrenmişlerdi ya, sürekli batıya gidersek doğuya varırız, diyorlardı. Tıpkı, sürekli yanlış yapan insanın bir gün doğruya varması gibi.

Az gitti uz gitti, nihayet bir gün karayı gördü. Gemilerini yanaştırdı, indi ve, "gözünüz aydın arkadaşlar, Hindistan'ı bulduk," diye sevinçle bağırdı. Bu mutlu haberi Fernando ile İzabel'e de vermek için telefonunu çıkardı ama şarjı bitmişti. Yardımcısı Alfonso hemen kendi telefonunun bataryasını çıkarıp ona verdi. Kolombus taktı bataryayı, telefonu açtı ama şansa bak, kontörü de bitmişti. Doğudan sürekli batıya geldikleri için burası Hindistan'ın batısı oluyordu doğal olarak. Bundan ötürü, büyük bir alçak gönüllülük örneği göstererek buraya kendi adını vermek yerine, Batı Hint Adaları dedi. Onun adını da daha sonra Kolombiya'ya verdiler.

Efendim, uzatmayalım... (Niye bu kadar uzatıyorum sahi? Anlatacağım mesele bu değil ki. Obama'yla Cameron'ın ne işi var yukarıda?)

İspanyol ve Portekizliler, dedik, kendilerini yırttılar, Hindistan yolunu bulalım derken gidip Amerikaları buldular... Sonra ne mi oldu? İngilizler işin kaymağını yediler. "Ulan oğlum," dediler, "siz zaten Amerika'yı neyim aramıyordunuz, Hindistan yoluysa alın size Hindistan yolu, verin bize de Amerika'yı." (Hindistan yolunu vermesine verdiler ama Hindistan'ın kendisini de yine kendilerine almışlardı. Durum sonraları anlaşıldığında iş işten geçmişti. İspanyollarla Portekizlilere kala kala Amerika'nın güneyi kaldı. Onu da Tordesillas'ta oturup kardeş payı yaptılar.)

Neyse efendim, İngilizler İspanyollarla Portekizlileri kazıklayıp Amerika'yı onlardan alınca derhal sandıklarını toplayıp gemilerine atladılar ve ver elini Amerika.

Amerika iyi memleketti, güzel memleketti de, çalışacak kimse yoktu. Kendilerinin çalışacak hali yoktu, tatile gelmişlerdi bir yerde. Yerli Kızılderililer de ne inatçı adamlardı öyle, çalışmak bir yana, "bakın, size insan gibi gidin, diyoruz. Defolup gitmezseniz topraklarımızdan, ananızın amına koyarız. Demedi demeyin," diye çıkıştılar İngilizlere. İngilizler tınlamadılar tabii, "anamızın amı mı, istediğiniz o olsun, yeter ki bu cennet topraklarda fazla bağırıp başımızı ağrıtmayın," diye karşılık verdiler.

Baktılar ki olacak gibi değil, sabahtan akşama kadar, yemekti, bulaşıktı, çamaşırdı, bir sürü iş birikiyor, bari başka bir çare bulalım, dediler. Çok sürmeden çareyi de buldular. Yaşlıca bir İngiliz, bir gün sabah yanına beş-altı adamını alarak gemisine atlayıp Afrika'ya gitti. Akşam döndüğünde ahali geminin tıka basa insan dolu olduğunu gördü. Yalnız, bu insanlar biraz farklıydı, kapkaraydı tenleri. Onları getirmiş olan yaşlı kurnaz gemici, geminin güvertesine çıkarak, "dostlarım, bunlara köle deniyor, artık bütün işlerimizi bu arkadaşlar canla başla yapacak," diye bağırdı. Görmüş geçirmiş başka bir yaşlı adam da içinden, "ne kölesi yahu, benim bildiğim bunlara zenci deniyor," dedi.

İşte o gün Afrika'ya gidip gelen yaşlı kurnaz gemicinin mürettebatından biri Cameron'ın dedesiydi, soyadından dolayı "Kemo" diyorlardı ona. Gemideki yüzlerce Afrikalı köleden biri de Obama'nın dedesiydi, onun ne bir adı vardı, ne de lakabı. Torununun Kemo'nun torunuyla masa tenisi oynadığını görse, kim bilir neler geçerdi içinden.
Sayfa başına git