27 Ocak 2014

Sen Neymişsin Be Drakula! (10)

Dokuz tane Drakula yazısı oldu, bu onuncu ve son, gözünüz aydın. Durup dururken bu Drakula da nereden çıktı, diye merak edenler olur belki, bir kez daha anlatayım. 

On yıl önce bir sahafta görüp aldığım bir kitap çok ilgimi çekmişti. Adı Drakula ya da Kazıklı Voyvoda / Eflak Prensi III. Vlad Tepeş'in Yaşamı olan bu kitabı şimdiye dek üç kere okudum. Bir kere daha okuyacağım galiba, öyle görünüyor. İşte, bu kitabı fazlasıyla ilgi çekici bulunca, bazı yerlerini alıntılayıp blogda paylaşmanın iyi bir fikir olduğunu düşündüm. Tabii, iki-üç yıl önce düşündüm ilkin, geçenlerde yazdığım gibi, öylece erteleyip duruyordum ama işte nihayet yayımladım.

Kitaptaki tek ilgi çekici bilgi, Drakula'nın yalnızca romanlara, filmlere konu olmuş bir vampir değil, gerçekten yaşamış bir insan olduğu bilgisi değil. O, altı yılını Osmanlı sarayında geçirmiş, böylece Şehzade Mehmet'le, namı diğer Fatih Sultan Mehmet'le birlikte büyümüş, o sırada mükkemmele yakın derecede Türkçe öğrenmiş biridir. Sonraları ülkesinin yönetimini ele geçirince uyguladığı yönetim şekli her şeyden daha ilginçtir. Osmanlı sarayında yaşarken Osmanlı'yı yakından, hatta ne yakını, içeriden tanıma fırsatı bulmuş, böylelikle daha sonra bundan çok faydalanmıştır. O Eflak'ın, Fatih de Osmanlı'nın başına geçtiklerinde birbirlerine rakip olmuşlardır. Osmanlı her açıdan Drakula'nın ülkesinden kat be kat üstün olmasına rağmen Drakula Osmanlı'nın çok canını yakmış, Fatih'e çok çektirmiştir, zira, dediğimiz gibi, zamanında onunla beraber büyümüş, arkadaşlık etmiş, onu gayet iyi tanımıştır, böylece hükümdarlık döneminde onun zaaflarından yararlanmasını bilmiştir.


Drakula
Gerçek adı, babasınınki gibi Vlad olan Drakula, Vlad II. Drakul'un oğludur. Bugünkü Romanya topraklarının bir kısmını, kitabın adından da anlaşılacağı gibi "III. Vlad Tepeş" unvanıyla yönetmiştir. Tepeş, kazıklı'nın Rumencesidir.

Drakula "Drakul'un oğlu" gibi bir anlama gelmektedir. Draco Latincede ejderha demektir. Daha sonra Kutsal Roma-Germen İmparatoru olacak olan Sigismond'un, Macaristan kralıyken Avrupa'da kendine menfaat sağlamak için kurdurduğu Ejderha Tarikatı'nın (Ordo Draconum) bir üyesi olduğu ve bu tarikatın sembolü olan ejderhalı bir madalyonu sürekli boynunda taşıdığı için Drakula'nın babası II. Vlad'a Romanya'da Dracul denilmiştir. O da bu ismi kısa sürede benimsemiştir. Nihayetinde de aile ismi olarak uzun süre kullanılmıştır.

Drakula'nın Türkçede yaygın olarak bilinen bir diğer lakabı da "Kazıklı Voyvoda"dır. İngilizcede de "Vlad the Impaler", yani "Kazıklı Vlad" diye bilinir. Voyvoda, aslında "kumandan" anlamına gelen, sonraları "vali" anlamında kullanılan Slavca bir sözcüktür. Yayımladığım yazıların içeriğinden de açıkça görüldüğü üzere "Kazıklı" lakabını fazlasıyla hak etmiştir o. 

III. Vlad Tepeş, namı diğer Drakula, kendisinden yüz yıl kadar sonra yaşayan Korkunç İvan'la beraber Avrupa tarihinin gördüğü en acımasız ve korkunç kahramanlardan biridir. Ölümünden itibaren adı bütün Avrupa'da yayılmış, korkunç masallara, efsanelere geçmiştir. İşte bu yüzdendir ki, İrlandalı yazar Bram Stoker 1897'de yazdığı romanın vampir kahramanına Drakula'nın adını vermiştir. Daha sonra bu roman birkaç kez sinemaya da uyarlanmıştır. Günümüzde pek çok insanın Drakula'yı yalnızca bir vampir olarak bilmesinin nedeni budur. Gelgelelim gerçek Drakula, yaptıklarıyla bir vampirden çok daha korkunç biri olmuştur.

Drakula her ne kadar dünyada olumsuz bir üne sahip olsa da ülkesi Romanya'da bugün hâlâ saygı duyulan bir kahramandır.
***
Tarih, yalnızca okullarda öğretilen yalan yanlış resmi bilgilerden ibaret değildir. Eskiden ben de pek çokları gibi tarihi yalnızca ders kitaplarında yazılanlardan ibaret sanırdım. İyi ki şu alternatif tarih dedikleri şey var.   


Drakula Üzerine Notlar / Alıntılar:

1. Drakula Nedir?
2. Drakula Kimdir?
3. Drakula Osmanlı Ülkesinde
4. Adam ve Karısı
5. Elçilerin Başına Çakılan Çiviler
6. Drakula, Dilenciler ve İşe Yaramazlara Ne Yaptı?
7. Tüccar ve Hırsıza Ne Oldu?
8. Çeşmedeki Altın Tas
9. Kazığa Geçirilmişler Ormanı
10. Sen Neymişsin Be Drakula!

26 Ocak 2014

Kazığa Geçirilmişler Ormanı (9)

Fatih Sultan Mehmet'le Drakula arasında eninde sonunda bir savaşın olacağı bilinmektedir. Çünkü Fatih, Osmanlı'nın fetih politikası gereği gözünü Avrupa'ya dikmiştir. Balkanlardaki ülkeleri de Osmanlı'ya bağlamak istemektedir böylece. Sonunda kaçınılmaz olan savaş, Fatih'in Eflak'ın üzerine yürümesiyle başlamış olur. Amacı, Drakula'nın başkenti Tirgovişte'yi ele geçirip Osmanlı topraklarına katmaktır.

Fatih'in ordusu Drakula'nın ordusundan hem sayıca hem de teknik olarak çok üstündür. Drakula'nın üstünlüğüyse savaşın kendi topraklarında olacak olmasıdır. Bir başka avantajı da, Fatih'i, Osmanlı ordusunu, ordunun savaş taktiklerini çok iyi tanıyor olmasıdır. Çünkü, daha önce de söylendiği gibi, Drakula altı yıl boyunca, 12 yaşından 18 yaşına kadar Osmanlı sarayında yaşamıştır. 

Bizzat Fatih'in komutanlık ettiği Osmanlı birlikleri Drakula'nın karargâhına çok yaklaştıklarında, Drakula geri çekilme taktiği uygular. Bu taktikle düşmanı ülkesinin savunma için oldukça elverişli olan bölgelerine çekmeyi amaçlamaktadır. Sık ormanlar, aşılması hayli güç Karpat Dağları, Tuna Nehri civarındaki bataklıklar Drakula'nın elini güçlendirmektedir.

Drakula'nın "yanık toprak" taktiği denilen ilginç bir yöntemi de vardır. Buna göre, ordusunu kuzeye yönlendirir ve her yeri boşalttırır, kendi köylerini yaktırır, kentlerini ateşe verdirip hayalet kentlere dönüştürür. Daha sonra bütün tarlaları da yaktırır, su kuyularını zehirletir. Osmanlı top arabalarının geçişini önlemek için setler yaptırır, akarsuların yönünü değiştirir, çukurlar kazdırarak dibine kazıklar çaktırır. Bütün bunları yaptıktan sonra ordusunu dağlara ve ormanların derinliklerine çeker. 

Fatih'in ordusu, Drakula'nın tüm bu önlemlerine karşın Tuna Nehri'ni aşmayı başarır, ne var ki yedi gün boyunca ilerlemesine rağmen tek bir canlıyla karşılaşamaz. Ordu içecek su bile bulamaz bir haldedir. 

1462 haziranıdır. Fatih ordusuyla birlikte başkent Tirgovişte'nin önüne varır. Bunun üzerine Drakula Fatih'in ordugâhına ani bir gece saldırısı düzenler. Drakula'nın Fatih'i öldürmek için özel olarak görevlendirdiği askerleri, Fatih'in çadırı yerine yanlışlıkla diğer komutanların çadırlarına yönelmeseler belki de Fatih öldürülmüş olacaktı. Bu gece saldırısı Osmanlı ordusunda büyük bir endişe yaratır ve moral bozukluğuna neden olur. Sonraki günlerde de çarpışmalar sürer. Bu çarpışmaların birinde Drakula'nın kendisi de yaralanır. Çarpışmaların sonunda her iki taraf da ağır kayıplar verir, ancak Osmanlı ordusunun kaybı Drakula'nınkinin üç katı kadardır.

Fatih, ordusunu biraz geri çekerek Drakula'nın başkentine bir daha saldırmak için hazırlıklara başlar. Bu arada Drakula da hazırlıklarını yapar, kalesinin kapılarını kapattırır ve savunma pozisyonuna geçer. Birkaç gün sonra Fatih hazırlıklarını tamamlar ve ordusunun başında bir kez daha Tirgovişte üzerine yürür. 

Osmanlı ordusu başkentin yüz km. kadar kuzeyindeki bir ovaya yaklaştığında karşılaştığı manzara karşısında dehşete düşer. "Kazığa geçirilmişler ormanı" adını alacak olan bu ovada daha önceki çarpışmalarda esir alınmış binlerce Osmanlı askeri, yakıcı güneşin altında kazığa geçirilmiş bir halde bulunur.

Bu görüntü karşısında bütün komutanlarının ve askerlerinin cesaretinin kırıldığını gören Fatih daha fazla ilerleyemez ve geri çekilir. Edirne'ye, oradan da İstanbul'a gider. 

Böylece çocukluklarının altı yılını birlikte geçiren bu iki adamın, Fatih ile Drakula'nın savaşı kazanan ve kaybeden olmadan sonuçlanır. 



Tüm Drakula yazıları




Kaynak: Drakula ya da Kazıklı Voyvoda Eflak Prensi III. Vlad Tepeş'in Yaşamı, 
Radu R. Florescu, Raymond T. McNally, Çev.: Ali Cevat Akkoyunlu, Doğan Kitap.

25 Ocak 2014

Çeşmedeki Altın Tas (8)

Anlatılanlara göre Drakula'nın zamanında Eflak'ta hırsızlık olaylarına nadiren rastlanmıştır. Romanya'da halk arasında anlatılan bir mesel bunu desteklemektedir. Drakula bir yol üstünde ıssız bir yere bir çeşme yaptırır. Çeşitli Avrupa ülkelerinden tüccarların da geçtiği bir yoldur bu. Pek çok yolcu dinlenmek ve su ihtiyacını gidermek için bu çeşmeye uğrar. Drakula çeşmeyi kasten ıssız bir yere yaptırmış ve yanına da su içilmesi için altından bir tas koydurmuştur. İşte o tas, Drakula yaşadığı sürece gece gündüz orada durmuştur, hiç kimse altın tası çalmaya cesaret edememiştir. Çünkü halkı Drakula'yı çok iyi tanırmış, eğer tas çalınırsa çok sayıda kişinin, belki de bütün şehrin kazığa geçirileceği işten bile değilmiş.  



Tüm Drakula yazıları




Kaynak: Drakula ya da Kazıklı Voyvoda Eflak Prensi III. Vlad Tepeş'in Yaşamı, 
Radu R. Florescu, Raymond T. McNally, Çev.: Ali Cevat Akkoyunlu, Doğan Kitap.

24 Ocak 2014

Tüccar ve Hırsıza Ne Oldu? (7)

Floransalı büyük bir tüccar, bir gün eşya yüklü bir arabayla İstanbul'a gitmek üzere Drakula'nın şehirlerinden biri olan Trigovişte'ye gelir ve burada konaklar. Üzerinde epeyce para da vardır. Şehre gelir gelmez Drakula'nın sarayına gider ve ondan, mallarını korumaları için muhafızlar ister. Drakula, arabasını şehrin orta yerinde bırakmasını ve geceyi geçirmek üzere saraya gelmesini emreder. Adam çaresiz, denileni yapar. 

Geceleyin bir hırsız arabaya girer, mallara dokunmaz ama tüccarın 160 altınını çalar. Sabah olunca adam hemen arabasına koşar. Parasını sayar, bakar ki 160 altını çalınmış. Derhal saraya döner ve Drakula'ya durumu anlatır. Drakula sakin bir edayla endişelenmemesini, altınlarının da hırsızın da bulunacağını söyler. Bu arada adamlarına da emir verir, adamın çalınan altınlarının saray hazinesinden karşılanmasını, bir tane altın da fazladan verilmesini söyler. Adamları bu emrini yerine getirirken o da başka bir emir verir. Tüm şehre tellallar salınmasını, eğer hırsız bulunmazsa şehri baştan sona yakacağını bildirir.

Bu arada tüccar, parasını almış, arabasının yanına dönmüştür. Aldığı parayı tam üç kere sayar ve görür ki fazladan bir altın var. Hemen saraya döner ve Drakula'ya durumu bildirir; bir altın fazla, der. O sırada hırsız da bulunup saraya getirilmiştir. Drakula tüccara döner ve, "Eğer fazladan bir altın aldığını söylemeseydin, seni de bu hırsızla birlikte kazığa geçirtecektim," der. Tüccar yoluna koyulur, hırsız da kazığa geçirilir. 


Tüm Drakula yazıları




Kaynak: Drakula ya da Kazıklı Voyvoda Eflak Prensi III. Vlad Tepeş'in Yaşamı, 
Radu R. Florescu, Raymond T. McNally, Çev.: Ali Cevat Akkoyunlu, Doğan Kitap.

23 Ocak 2014

Drakula, Dilenciler ve İşe Yaramazlara Ne Yaptı? (6)

Drakula, yaşlıların, hastaların, topalların, körlerin, yoksulların ve serserilerin Tirgovişte Sarayı'nın büyük salonunda toplanmasını ve onlar için büyük bir şölen hazırlanmasını buyurur. Belirtilen günde Tirgovişte, şölene katılmak için ülkenin dört bir yanından akın eden dilencilerin ağırlığı altında ezilir. Prensin hizmetkârları herkese bir torba dolusu giyecek dağıtır, dilencileri büyük sofraların kurulduğu malikânelere götürür. Dilenciler prensin cömertliği karşısında şaşkınlık içindedir, kendi aralarında şöyle konuşurlar: "Bu gerçekten de prenslere yakışır bir zarafet." Daha sonra yemeye koyulurlar. Önlerinde ne gördüklerini sanırsınız? Prensin kendi masasına layık bir yemek: insanın ağzının suyunu akıtacak kadar güzel yiyecekler ve şaraplar. Dilenciler orada dillere destan bir yemek yerler. Aç gözlülükle önlerindeki yiyeceklere ve şaraplara saldırırlar. Çoğu körkütük sarhoş olur. Birbirleriyle konuşamayacak hale gelip saçmalamaya başladıklarında, çevrelerinin ateş ve dumanla sarılı olduğunu fark ederler. Prens, hizmetkârlarına evi ateşe vermelerini buyurmuştur. Dilenciler kaçmak için kapılara saldırırlar ama hepsi kilitlidir. Alevler yayılır, ateşten ejderhalar gibi yükselir. Alevler arasındaki zavallıların dudaklarından iniltiler, haykırışlar, çığlıklar duyulur. Alevlerin insan yakarışları karşısında geriledikleri duyulmuş mudur? Birbirlerinin üzerine devrilirler. Birbirlerine sarılırlar. İmdat isterler ama çığlıklarını duyacak bir kulak bulamazlar. Onları yok eden alevlerin acısıyla kıvranmaya başlarlar. Alevler bazılarını kömüre döndürür, bazılarını da kül eder. Yangın durduğunda geriye hiçbir şey kalmamıştır. 


Tüm Drakula yazıları




Kaynak: Drakula ya da Kazıklı Voyvoda Eflak Prensi III. Vlad Tepeş'in Yaşamı, 
Radu R. Florescu, Raymond T. McNally, Çev.: Ali Cevat Akkoyunlu, Doğan Kitap.

22 Ocak 2014

Elçilerin Başına Çakılan Çiviler (5)

Bazı Cenovalılar elçi olarak Drakula'nın sarayına gelirler. Huzuruna çıktıklarında şapkalarını ve diğer başlıklarını çıkarırlar. Fakat bunların altına giydikleri küçük takkeleri, gelenekleri uyarınca çıkarmazlar. Bunun üzerine Drakula, neden şapkalarla beraber onları da çıkarmadıklarını sorar. "Bizim geleneğimiz böyle," diye cevap verir elçiler, "hiçbir zaman, hiçbir koşulda takkelerimizi başımızdan çıkarmayız, bu bizim adetimizdir. Osmanlı sultanının ve Kutsal Roma-Germen imparatorunun huzuruna çıktığımızda bile bunları çıkarmayız." Drakula, bu söylenenler çok hoşuna gitmiş gibi görünerek şöyle karşılık verir elçilere: "Gerçekten de geleneklerinize böyle sahip çıkıyor olmanız çok sevindirici. Ben de kendi payıma, sizin bu geleneğinizin korunmasına katkı sağlamak isterim." Elçiler onun bu sözleri karşısında nasıl teşekkür edeceklerini bilemezler. Fazlasıyla onurlanırlar. Sonra Drakula bir avuç çivi istetir, adamlarına tüm elçilerin takkelerinin başlarına çivilenmesini emreder. Adamlar elçilerin kafalarına çivileri çakarken olabildiğince sakin bir tavırla şöyle der: "İnanın bana, gelenekleriniz böyle korunmayı hak ediyor."


Tüm Drakula yazıları




Kaynak: Drakula ya da Kazıklı Voyvoda Eflak Prensi III. Vlad Tepeş'in Yaşamı, 
Radu R. Florescu, Raymond T. McNally, Çev.: Ali Cevat Akkoyunlu, Doğan Kitap.

21 Ocak 2014

Adam ve Karısı (4)

Bir gün Drakula, çok kısa ve dar bir kıyafet giymiş bir adamla karşılaşır. Adamın kıyafeti o kadar dardır ki bütün organları belirgin biçimde fark edilmektedir. Drakula adama, "evli misin?" diye sorar, adam da "evet," diye cevaplar. "O halde karın zamanını boşa geçiren cinsten biri. Nasıl oluyor da sana doğru dürüst bir giysi dikmiyor. Böyle biri benim ülkemde yaşamayı hak etmiyor, derhal ölmeli," diye devam eder Drakula. "Benim, karımdan hiçbir şikayetim yok," der adam, "ondan memnunum, ne olur bağışlayın efendimiz," diye yalvarmaları para etmez. Hemen kadını huzuruna çağırtır Drakula ve oracıkta kazığa geçirtir. Bu kez başka dul bir kadını getirtir ve o adamla evlenmesini buyurur. Az önceki kadının başına gelenleri de gösterir elbette. Bu yeni kadın korkudan o denli çok çalışır ki, denilenlere göre yemek yiyecek zaman bulamaz. 


Tüm Drakula yazıları




Kaynak: Drakula ya da Kazıklı Voyvoda Eflak Prensi III. Vlad Tepeş'in Yaşamı, 
Radu R. Florescu, Raymond T. McNally, Çev.: Ali Cevat Akkoyunlu, Doğan Kitap.

20 Ocak 2014

Drakula Osmanlı Ülkesinde (3)

Osmanlı Sultanı II. Murad, kendisiyle bağlılık sözleşmesi imzalamış olan Dracul'un son zamanlarda yapması gerekenleri yapmaması, görevlerini savsaklaması üzerine rahatsız olur. O zamanki Bulgaristan Beyi de Sultan'ı kışkırtır. Bunun üzerine Sultan, bahar gelince onu huzuruna çağırtır. Dracul da iki oğlunu yanına alarak Sultan'la buluşmak üzere Gelibolu'ya gider. Oraya varır varmaz tutuklanıp zincire vurulur. Oğulları ise bir dağ kalesi olan, bugünkü Kütahya'daki Eğrigöz'e götürülür. Dracul, bir yıl boyunca Gelibolu'da tutuklu kaldıktan sonra Sultan'ın istetmesiyle başkent Edirne'ye götürülür. Yıl 1443'tür. Bu yıla dikkat etmek gerekir. İstanbul'un fethine on yıl kalmıştır. 

Edirne'de Dracul Sultan Murad'ın yeni bir anlaşmasını kabul eder, hem İncil'e hem de Kuran'a el basarak, Osmanlı'ya yönelik girişilecek herhangi bir savaşa katılmayacağına yemin eder. Vergisini vermeye de devam edecektir. Böylelikle serbest bırakılır. II. Murad, Vlad Dracul'un daha önce verip de tutmadığı sözlerini göz önünde bulundurarak bu kez anlaşmayı garanti altında tutmak istemektedir, bundan ötürü Dracul'un iki oğlunu, Drakula ile Radu'yu rehin olarak tutmaya karar verir. O sırada Drakula on iki, Radu ise yedi yaşındadır. Drakula tam altı yıl boyunca ailesinden hiç kimseyi görmeyecek, Türkler'in arasında yaşayacaktır. Radu ise yirmi yıl kalacaktır. 

Bu küçük rehineler bir süre sonra başkent Edirne'ye götürürler. Sultan'ın onları rehine olarak almış olmasının tek nedeni babalarının kendisine bağlı kalmasını sağlamak değildir. Gelecekte kendi ülkelerinde tahta geçecek olan çocukların Osmanlı'ya bağlılıklarını sürdürmesi için şimdiden gerekli çalışmaların yapılması gerekmektedir. Bu nedenle de onlara iyi davranılmak zorundadır. Örneğin, İslam'a geçmek için zorlanmazlar. Bir de tutsaklıklarına son verilir. Babaları sözünde durduğu sürece kendilerine gayet iyi davranılır. Sarayda yaşarlar, Sultan nereye giderse onun maiyetinde yer alırlar. Örneğin Sultanla birlikte onun yazlık sarayının bulunduğu Manisa'ya giderler. Tek rehineler de onlar değildir bu arada, başkaları da vardır. Balkanlar'dan çok sayıda genç, aynı nedenlerle Osmanlı Sarayında tutulmaktadır. Sarayda Mehmed adında bir genç daha vardır, fakat adından da anlaşılacağı gibi bir rehine değildir. Sultan'ın oğlu, geleceğin Fatih'i, Şehzade Mehmed'dir bu.  

Osmanlı Sarayında, o zamana göre son derece kaliteli bir eğitim vardır. Drakula ve Radu da bundan paylarını alırlar elbette. Aralarında Molla Gürani'nin de bulunduğu zamanın değerli öğretmen ve bilim adamlarınca yetiştirilirler. Kolayca tahmin edileceği gibi, "Drakula'nın Türkçe bilgisi kısa sürede mükemmele yaklaşır. Bu özelliğinden ileride sık sık yararlanacaktır."

Osmanlı ülkesindeki altı yıllık tutsaklık Drakula'nın yaşamında bir dönüm noktasıdır. Burada yaşadıkları, gördükleri, aldığı eğitim yaşamı boyunca onun kişiliğinde rol oynayacaktır. "Osmanlı'nın yanında geçirdiği yılların, Drakula'nın soğuk ve sadist kişiliğini oluşturduğunu iddia etmek yanlış olmaz." Bunun yanı sıra, Drakula, gelecekteki rakibi olan Osmanlı'yı ve de Fatih Sultan Mehmed'i son derece iyi tanıma fırsatı bulmuştur.

Tüm Drakula yazıları




Kaynak: Drakula ya da Kazıklı Voyvoda Eflak Prensi III. Vlad Tepeş'in Yaşamı, 
Radu R. Florescu, Raymond T. McNally, Çev.: Ali Cevat Akkoyunlu, Doğan Kitap.

19 Ocak 2014

Drakula Kimdir? (2)

1386-1418 yılları arasında Yaşlı Mircea adlı biri, bugünkü Romanya ve civarında genişçe bir Rumen devleti kurdu. Bu süre içinde başarılı sayılabilecek işler yaptı.

1393'te Türkler Bulgaristan'ı aldıklarında Mircea, sıranın kendi ülkesine geleceğini anladı ve hemen Osmanlı'yla bir bağlılık anlaşması imzaladı. Ne var ki, iki yıl sonra Avrupalı dostlarına yanaştı ve 1396'daki Niğbolu Savaşında onlarla birlikte hareket etti. Tam o sırada, doğuda Timur tehlikesi belirince Osmanlı tüm dikkatini oraya yöneltti. Yıldırım Beyazıt esir alındı ve tutsakken intihar etti. Mircea, Osmanlı'da işlerin bu şekilde yolunda gitmemesinden faydalanmak istedi ve kızını Şehzade Musa ile evlendirdi, onun Osmanlı tahtına geçmesi için de elinden gelen desteği verdi. Ancak bu işte bir rakibi vardı, Bizans İmparatoru II. Manuel de I. Mehmet'i (Çelebi Mehmet) desteklemekteydi. Mehmet, Musa'yı öldürtünce Mircea da şansını kaybetmiş oldu. Ayrıca, topraklarının bir kısmını da Osmanlı'ya kaptırdı. Nihayet 1417'de kaçınılmaz sonla karşılaştı ve Osmanlı'nın hakimiyetine girdi. Bundan bir yıl sonra Mircea öldü. Mezarının bugün hâlâ ziyaret edildiği söylenir. 

Mircea'nın birçok çocuğu vardı, ama bunlardan sadece Mihail adında olanı meşruydu. Fakat o zamanki kurallara göre meşru olmayan oğullar da babalarının tahtı üzerinde hak iddia edebiliyorlardı. İşte bunlardan biri, Vlad adındaki oğluydu.

Babasının sağlığında Vlad, Kutsal Roma-Germen İmparatoru Sigismond'un sarayında yaşamaktaydı. Orada, şövalye adayı olarak sarayda verilen seçkin eğitimden payını almıştı. Babası Mircea ölünce, hemen memleketine gitmek yerine Sigismond'un yanında bir süre daha kalmayı tercih etti. Mircea'nın ölümünden iki yıl sonra, yerine geçmiş olan oğlu Mihail de öldü. Kardeşleri tahta çıkmak için didişmeye başladılar. Vlad'ın da en büyük amacı buydu. Ama o, mücadelesini ülke dışında vermeye karar verdi. Sigismond, kanı kaynayan bu adamın Eflak tahtını ele geçirme uğruna kendi menfaatlerinin dışında hareket edeceğini anlayarak ona oyalayıcı işler verdi. Genç Vlad, Katolik ve Ortodoks kiliseleri arasındaki birleşme çalışmalarına katıldı böylece. Bir heyetle beraber İstanbul'a gitti. Burada, bir yandan söz konusu kilise işlerine katılırken diğer yandan Eflak tahtına çıkmak için kendisine siyasi destek aramaya çalıştı. Bir zaman İstanbul'da kaldıktan sonra Sigismond'un yanına döndü. 

Vlad, 1431 yılında Ejderha Tarikatı'na kabul edildi. Yaklaşık elli yıl önce Sigismond tarafından kurulmuştu bu tarikat. Görünürde diğer tarikatlardan pek farklı olmayan bir tür kardeşlik cemiyetiydi, fakat asıl amacı Sigismond ve çevresi için Avrupa'da menfaat sağlamaktı. Üyelerinin çoğu soylulardan oluşmaktaydı. Tarikatın her üyesine üzerinde ejderha olan, özenle işlenmiş bir madalyon verilirdi. Şövalye, bu madalyonu ölene dek boynunda taşımak zorundaydı. Ölünce de madalyon kendisiyle beraber tabuta konulurdu.

Zaman geçti ve nihayet Vlad, Sigismond'un güya desteğini de arkasına almış olarak Romanya topraklarına gitti. Ejderha, yani, Latincesiyle Draco tarikatına üye olduğu ve ejderhalı madalyonu sürekli olarak taşıdığı için, orada kendisine Dracul diye hitap ettiler. "Ejderha üyesi" gibi bir anlama geliyordu bu. Bundan sonra da kendisine artık gerçek adı Vlad'dan çok Dracul diye hitap edildi, o da bu adı kısa sürede benimsedi. Öyle ki, Dracul aile adı olarak yıllar boyu kullanıldı.


Tüm Drakula yazıları



Kaynak: Drakula ya da Kazıklı Voyvoda Eflak Prensi III. Vlad Tepeş'in Yaşamı, 
Radu R. Florescu, Raymond T. McNally, Çev.: Ali Cevat Akkoyunlu, Doğan Kitap.

18 Ocak 2014

Drakula Nedir? (1)

Drakula adını duymayan yoktur herhalde; hepimiz bir kere bile olsa duymuşuzdur ve neredeyse hepimize olumsuz bir anlam çağrıştırır bu ad. Zira onun bir vampir olduğunu bilmiyorsak bile, aklımızın bir köşesine onun insan olmadığı, bir tür canavar olduğu bilgisi yerleşmiştir. Peki, neden böyle olmuştur? Nedir bu Drakula, necidir, kimin nesidir ki kafamızda bir canavar olarak yer etmiştir? 

Efendim, mesele basit aslında. Bram Stoker adlı İrlandalı bir adamın 1897 yılında yayımlanan romanının başkahramanı Drakula adlı biridir ki, aslında bir insan değil, bir vampirdir bu. Roman çok ilgi çekici bulunmuş olacak ki değişik zamanlarda birkaç kez sinemaya uyarlanmış, filmi çekilmiştir. Zaten Drakula'nın bu kadar ünlü olmasının nedeni de romanın kendisinden çok bu filmlerdir. En azından Türkiye için bu böyle. Gelgelelim, Bram Stoker kahramanını tamamen kendisi mi yaratmıştır acaba? Yani, şu hepimizin adını duyduğu Drakula, Stoker'ın hayal ürünü müdür? 


Drakula adlı birinin tarihte yaşamış gerçek biri olduğunu elbette bilenler vardır, ancak sayıları çok azdır kanımca. Cüneyt Arkın'ın filmlerinden Kazıklı Voyvoda adını da duymayanımız yoktur, değil mi? Hatta bizde Drakula'dan daha ünlüdür Kazıklı Voyvoda, en azından yerli filmlerde rastlamış olduğumuz için. Peki, Drakula ile Kazıklı Voyvoda'nın aynı kişi olduğunu biliyor muydunuz? Sözün kısası, hem Drakula hem de Kazıklı Voyvoda yalnızca birer roman ve film kahraman değiller. Her iki isim de zamanımızdan 550-600 yıl önce yaşamış bir adama aittir. 


On yıl önce bir sahafta rafları karıştırırken Drakula ya da Kazıklı Voyvoda adlı bir kitaba rastladım. Kitabın alt başlığı daha bir ilgi çekiciydi: Eflak Prensi III. Vlad Tepeş'in Yaşamı. Oldukça merak uyandırıcıydı benim için, içindekilere göz attıktan sonra arka kapağını da okuyunca hemen almaya karar verdim. Şunlar yazıyordu New York Times Book Review'den alınmış olan arka kapak yazısında: 
"Kitap, (...) Drakula'nın, veya bizde daha çok bilinen adıyla Kazıklı Voyvoda'nın sıradışı yaşamını anlatıyor. Düşmanlarının yüreğine dehşet salan, kendisinden sonra yaşamış Korkunç İvan gibi birçok hükümdarın gıptayla baktığı  Drakula (...) Bram Stoker'ın klasik vampir hikâyesine de esin kaynağı oldu. Ancak, [bu kitapta] anlatılanlar, gerçek Drakula'nın, Bram Stoker'ın hayali vampirinden çok daha ilginç bir kişilik olduğunu belgeliyor.
Kitabı okuduğumda, arka kapakta az bile söylendiğini gördüm. Sahiden de bir vampirinkinden çok daha ilginç bir yaşammış onunki. 

Drakula'nın çocukluğunun, pek ünlü bir Osmanlı padişahınınkiyle beraber geçtiğini, onun son derece iyi Türkçe bildiğini söylesem herhalde şaşıracaksınız. Neden "Kazıklı" lakabını aldığını, bunu nasıl hak ettiğini duysanız şaşkınlığınız daha da artacaktır, eminim. Huzuruna gelen yabancı elçiler, başlarındaki başlıkları çıkarmayınca onlara ne yaptığını öğrendiğinizde, bu kadar da olmaz, diyeceksiniz. Bir de, halkına verdiği bir ziyafetten sonra neler olduğunu duyduğunuzda, pes! diyeceksiniz.




Tüm Drakula yazıları

17 Ocak 2014

Erteleyip durmak

Sanırım kendime biraz kızmam gerek, pek çok şeyi ertelediğim için. Günümüz filozoflarından Alain de Botton erteleme üzerine bir şeyler yazmış mıydı, yoksa bana mı öyle geliyor? Bir bakınayım, yazmışsa bir an önce okuyayım. (Bak gördün mü, bu "bir bakınayım"da bile bir erteleme gizli). De Botton demişken, onun Felsefenin Tesellisi'nin bir bölümünü üç yıl önce bir kütüphanede ayaküstü okumuştum, tamamını daha sonra okuyacaktım güya, ne oldu... Ertele dur... 

Blogda şu anda seksen civarında kayıt var yayımlanmayı bekleyen. Aklıma bir şeyler geliyor bazen, unutmayayım diye bir iki ilgili şey yazıyorum, çoğunlukla da geçici bir başlık atıyorum, öylece kalıyor. Bazen de uzun uzadıya yazıyorum ancak içime sinmiyor, daha sonra dönüp bir daha bakmak üzere kaydet düğmesine basıyorum, o da öylece kalıyor. Fena olmadığı halde daha iyi olabilir diye düşünüp de taslak olarak bıraktıklarım da yok değil. Tabii bir de biraz araştırma isteyen konular var, onlar da yine o araştırma yapılıncaya dek taslaklar arasına konuluyor ve öbürleri gibi öylece kalıyor. Sonuç? Seksen kadar yayımlanmayı bekleyen yazı vs. Bu taslakların kimi şanslı çıkıyor, fazla beklemeden yayımlanıyor, kimiyse, deyiş yerindeyse, sanal alemin raflarında tozlanmaya yüz tutuyor. Ama ne olursa olsun, hiçbiri daimi olarak orada durmuyor, ama erken ama geç, zamanı geliyor ve her biri muhakkak yayımlanıyor.
***
Birkaç yıl önce bir sahafta Drakula'nın hayatını anlatan bir kitap bulmuştum, on yıl oluyor galiba, o zamanlar tarihi kitaplara ilgim de bugünkünden fazlaydı, arka kapağını okur okumaz almış ve o hafta okumuştum kitabı. Ondan üç-dört yıl sonra ikinci kez, son olarak iki yıl önce de üçüncü kez okudum. Drakula'nın hayatı dediğim, gerçek Drakula'nın hayatı, aklınıza vampir filan gelmesin. Kitap, akademik bir çalışma olsa da akademik bir dille yazılmamış. Çok beğenince, burada yayımlamak için bazı notlar aldım, alıntılar yaptım kitaptan. Ne var ki, dediğim gibi, öylece kaldı o da. Sonra, birkaç ay önce internette rastladım, efendim, Muhteşem Yüzyıl'a rakip mi geliyormuş, neymiş, Fatih'in hayatını anlatan bir dizi başlıyormuş yakında, vatandaşın biri de, "Ben dizide Radu'yu oynuyorum" demiş. Okuyunca aklıma unutup kaldığım o notlar, alıntılar geldi haliyle, oracıkta biraz kızdım da kendime, çünkü Radu dediği adam Drakula'nın kardeşi, Radu varsa mutlaka Drakula da vardır, diye düşündüm ve dizinin çıkmasından sonra iki yıldır bekleyen notlarımı blogda yayımlamanın da bir anlamının olmayacağını söyledim kendime. Sonuç olarak taslak olarak kalmaya devam etti o Drakula notları da. Neyse ki, az önce baktım, dizi beklenen ilgiyi görmemiş ve yayından kaldırılmış. Ne güzel ne güzel... O zaman ben yarından tezi yok bir gözden geçirip burada yayımlayayım o notları.

Bu bir, gelelim ikincisine. Yayınevleri konusunda da bir şeyler karalamak istemiştim. Geçen yılın mayısında, sekiz ay önce taslak olarak kaydedilmiş. "Kirpi, koca gagalı karga, kırmızı kalp, dinozor. Bunlar Türkiye'nin en iyi yayınevleri," diye başlamış, o paragrafı bitirip öylece bırakmışım. Yayınevlerinin logolarından, tarihlerinden, yayımladıkları nitelikli kitaplardan vs. bahsedecektim. Bu dördünü seçmemdeki önemli nedenlerden biri, bunların geride bıraktığımız yirmi-otuz yılda yakalayıp sürdüregeldikleri istikrardı. Nitekim yazıyı yazdığımda İletişim, Metis ve Can otuz, Ayrıntı'ysa yirmi beş yaşını doldurmuştu. Neyse efendim, işte geçen gün gördünüz, Can Yayınları logosunu değiştirdi, gerçi yanda da görüldüğü gibi kırmızı kalp gitmedi, ama asıl büyük değişikliği beyaz kapaklara elveda demekle yaptı yayınevi. Bundan böyle yayımlanan her kitaba içeriğine uygun bir kapak tasarlanacakmış. Böylelikle bu da kendime kızmam için bir vesile oldu işte, yazmadım yazmadım, sonunda adamlar logoyu değiştirdi. 

Üçüncüsü de var... Malum, taptaze gündem konularımızdan biri Haşhaşiler. Dilbilime, etimolojiye olan merakım blogdan anlaşılır zaten, birkaç ay önce Doğu dillerinden İngilizceye geçmiş olan kelimeler üzerine bir şeyler yazmayı tasarlamıştım. Biraz düşünmüş ve aklıma gelenleri yazmıştım. Biri özel isim olmak üzere sekiz kelime bulmuştum. İşte onlardan biri de Haşhaşiyyun kökünden evrilmiş olan assasin'di. On tane olsun bari, diyerek, nasıl olsa aklıma birkaç tane daha gelir düşüncesiyle onu da taslaklar arasına kaydetmiştim. Evet, o da öylece kalakaldı. Ve işte, baktım bazıları yazmış bile Haşhaşi - assasin ilişkisini, ben de yine kendime kızacak oldum tabii, ne demelere erteleyip duruyorum? Fakat aklıma daha fazlası gelse de gelmese de bu konuyu da en kısa sürede yazacağım. 

Diyeceksiniz ki, senin aklına gelen şey başkasının da aklına gelebilir. Elbette öyle. Drakula'yı anlatan o kitabı yalnızca ben okuyacak değilim. Sözü geçen yayınevleri üzerine söyleyecek iki sözü olan benden başka insanlar da var tabii ki. Kelimeleri sevmek de yalnızca bana özgü bir iş değil. O halde? Benim meselem bu değil aslında. Benim canım bir şeyleri erteleyip duruyor oluşuma sıkılıyor. Ama biliyorum ki bu yalnızca benim sorunum değil, çağımızın bir tür hastalığı bu da, orada burada okuyoruz.

Her neyse, salondan çağırıyorlar, yemek soğuyormuş, bunu ertelemeye gelmez şimdi. Bu arada, "her neyse" gibi bu kurtarıcı sözler de olmasa ne yapacağız acaba, düşündünüz mü hiç?

Neşeli Ayaklar'ı izlemişsinizdir, yaşlı penguenlerden biri ne diyordu: "Ne olursa olsun yumurtanızı düşürmeyin." İlgisiz olacak ama, siz siz olun, elinizden geldiğince hayatı ertelemeden yaşayın. İçimden bir ses de, sen önce kendine bak, diyor ya, neyse.
Sayfa başına git