İlk kez günah çıkarmaya karar verdiğimiz gün geldi. Kiliseye yürüdük. Rahiplerden birini tanıyorduk, başrahibi. Bir keresinde dondurmacıda rastlamıştık ona, bizimle konuşmuştu. Daha sonra evine bile gitmiştik. Kilisenin yanındaki evde yaşıyordu, yaşlı bir kadınla. Orda uzun kalmış, Tanrı ile ilgili sorular sormuştuk. Boyu kaçtı? Bütün gün iskemlesinde mi otururdu? Herkes gibi tuvalete gider miydi? Rahip sorularımızı doğrudan yanıtlamamıştı, ama iyi birine benziyordu, hoş bir gülümsemesi vardı.
Günah çıkarmanın nasıl bir şey olacağını düşünerek kiliseye yürüyorduk. Kiliseye epey yaklaşmıştık ki bir sokak köpeği takıldı peşimize. Çok zayıf ve aç bir görünümü vardı. Durup okşadık onu, sırtını kaşıdık.
“Köpeklerin cennete gidememesi ne kötü,” dedi Frank.
“Neden gidemiyorlar?”
“Cennete gidebilmen için vaftiz olman gerekiyor.”
“Vaftiz edelim öyleyse.”
“Yapsak mı?”
“Cennete gitme fırsatını hak ediyor bence.”
Kucağıma aldım ve kiliseye girdik. Kutsal su çanağının yanına götürdük, ben köpeği tutarken Frank alnına kutsal sudan sürdü.
“Seni vaftiz ediyorum,” dedi Frank.
Köpeği dışarı çıkarıp kaldırıma bıraktık tekrar.
“Görünümü bile değişti,” dedim.
Köpek ilgisini yitirip kaldırımda uzaklaştı. Biz kiliseye dönüp önce kutsal suya parmaklarımızı batırdık, sonra haç çıkardık. İkimiz de günah çıkarma kulübesine yakın bir sıranın önünde diz çöküp bekledik. Perdelerin arasından şişman bir kadın çıktı.
(...)
“Ben giriyorum,” dedi Frank.
Ayağa kalktı, perdeyi araladı ve kayboldu. Uzun süre kaldı orda. Dışarı çıktığında ağzı kulaklarındaydı.
“Müthişti, müthiş! Hemen gir!”
Kalkıp perdeyi çektim ve içeri girdim. Karanlıktı. Diz çöktüm. Önümde gördüğüm tek şey tel örgüydü. Frank Tanrı'nın tel örgünün arkasında olduğunu söylemişti. Diz çöküp yapmış olduğum kötü bir şeyi düşünmeye çalıştım, ama bulamadım. Orda diz çökmüş beynimi patlatıyor ama bulamıyordum. Ne yapacağımı bilmiyordum.
“Hadi,” dedi bir ses, “bir şeyler söyle.”
Öfkeli bir sesti. Orda bir ses olacağını düşünmemiştim. Tanrı'nın bol vakti olduğunu sanıyordum. Korkmuştum. Yalan söylemeye karar verdim.
“Peki,” dedim, “ben... babamı tekmeledim... anneme küfrettim... annemin çantasından para çaldım... şekerlemeye harcadım... Chuck'ın topunun havasını indirdim... küçük bir kızın eteğinin içine baktım... sümüğümü yedim... Hepsi bu kadar. Bir de köpek vaftiz etmiştim bugün.”
“Bir köpeği vaftiz mi ettin?”
Mahvolmuştum. Korkunç bir günah. Devam etmenin bir yararı yoktu. Gitmek için ayağa kalktım. Sesin bana birkaç Azize Meryem duası okumamı söyleyip söylemediğinin farkında değildim. Kiliseden çıktık, sokaktaydık tekrar.
“Arındığımı hissediyorum,” dedi Frank. “Ya sen?”
“Hayır.”
Bir daha günah çıkarmaya gitmedim.
Charles Bukowski, Ekmek Arası.
Bukowski'yi duymayan yoktur herhalde. Ben de çok duydum duymasına ama bugüne dek herhangi bir metnini okumadım. Bloglara göz gezdirirken, Bukowski için "adamım" diyen bir blogdaşın paylaştığı bir Bukowski şiirine rastladım. Hoşuma gitti, çevirdim. Felsefi içerikli bir şiir diyebilir miyiz buna? Bilemiyorum. Hoş, şiirin içeriğinde felsefe yok; felsefi bir kavram vs. yok, yalnızca bazı filozofların adı var, ama serserilik eden birini çalışan birine üstün tuttuğuna göre, vardır elbet anlatmak istediği bir şey. Her neyse, Bukowski'yi henüz okumadığıma göre ne desem uydurma olacak. İyisi mi şiiri okumak.
babam ve serserinin biri
babam çalışmaya inanırdı.
bir işi olduğu için de
gururluydu.
bazen işsiz kaldığı
olurdu
ve bundan çok utanırdı.
o kadar utanırdı ki,
sabahtan evden çıkar,
akşama dönerdi
komşular bilmesin
diye.
ben,
bense kapı komşumuzu tutardım:
tek yaptığı, arka bahçede
bir sandalyeye kurulmak
ve garajın duvarına çizdiği
hedeflere ok atmaktı.
1930'da, Los Angeles'ta
öyle bilgeydi ki adam,
Goethe, Hegel, Kierkegaard,
Nietzsche, Freud,
Jaspers, Heidegger ve
Toynbee zor inkâr ederdi
bilgeliğini.
Charles Bukowski