24 Kasım 2014

Terzi ile Şair

Terziler en çok şiire yakışır: Unutulmak ve eskimek için. Bir de
"Eskiden Terzi" diye bir şiire yazılmak için. Üstelik, unutulmak terziliğin
şanındandır. Terziliğin şanı unutulmaya kadardır. Siz hiç unutulmamış bir
terzi gördünüz mü? Unutulmamışsa, terzi değildir. Hatıra gelmeyen terzi ise,
bağışlamanın geniş gömleğini çoktan hazırlamıştır. Şimdi yenimiz dar
olmasaydı bir selam uçururduk terzi milletine, fakat sözün düğmesini ilikleme
vaktidir. Sözün düğmeleri yerli yerine iliklenmeli ki, terziler terzi, şairler
şair, oğullar da oğul olduğunu bilmelidir.


Haydar Ergülen
Bu yazının terzilerle ilgisi hem vardır, hem yoktur. Nasıl vardır ve
niçin yoktur diye, terziye çay içmeye uğramış postacı gibi bana sual etmeyin,
benim de terziden haberim yoktur. Ben kimsenin kimseye bildirmediğinin peşinde değilim, şair olmasaydım da elimden terzilik gelir miydi arayışında da
değilim, ikisinin de sabır mesleğinden olduğunu bilirim. Benim şairlerde
gezmek, terzilerde eğlenmek arzum, bir terziden şair çıkarmak cinliğinden
ateşlenmiş değildir. Birinin diğeri, diğerinin biri olabilme ihtimaliyse,
hiçbir zanaat erbabında terzilerle şairlerde olduğu gibi bulutlarla yarışan
bir düzeyde değildir. Şimdi ikisini de yere indirip, dünyanın incisini
döktürme vaktidir. Öyleyse yazımızı süsleyip, terzilere gidelim!

Benim bildiğim iki büyük terzi var: Biri "Terzilerin Şahı" İdris
Peygamber, diğeri "Terzi-Şair" Turgut Uyar. Terzi deyince aklım, onlarla
başıma gelir. Sanki onları tanıyınca terziler tamam olur. Ah, gerçekten
terziler tamam oldu! Ne vardı tamam olacak, şimdi dar geliyor zamanlar!
Türküleri hep dar vakitte söylenmiş de olsa, geniş zamanlarda uzun uzun
susanlar terziler değil miydi? Hınzır olmayı bilmeyenin türküsü dar vakitte
söylenir. Tüm kusur terzidedir, vakit denen büyük ağızlı makas her şeyden
azadedir. İster vakit densin, ister gaile, ağzını açan makastır, terzinin tek
kelimeye bile terslendiği yerde. Terzilerin ağzı iğne kuyusu olduğundan mıdır,
zaman makasının acımasız gevezeliği? Yoksa terzilerin de mi işine gelmiştir,
bunca masum sayılmak?

Masum kalan, masum bırakır mı? Bu kadar masum olmak da en eski
suçlardan sayılmaz mı? Keşke terzilere şiirden başka bir masumluk
yakıştırılmasaydı, şimdi onlarla birlikte yokolan şeyler için bunca üzüntüyü
çekmek zorunda kalmasaydık! Terzilerden konuşurken masumluğu, şairlerden
konuşurken inceliği arayışımızın ardında, zamanın üstümüzde unuttuğu bir
hatıra yatıyor. Teğelleri hazır, provası yapılmış, halk içine çıkmak için
bayramertesini bekleyen, ısmarlama bir takım hatıra, mazi denen terzihanede
uzunboylu yatıyor. Masumların boş bıraktığı bu hatıra, değdikçe tenimizi
yakıyor. Gömlek olsaydı, ölüme çatardı yumuşak boynumuzu, hırka olsaydı sözün
gövdesini örter, ayyuka çıkarırdı dilsizliğimizi. Şimdi ne olduk? Masumluk
gidenlere kaldı, velhasıl onlar gitti, biz kaldık!

20 Şubat 2014

Şafağın değirmeni

Değirmen diye bir metafor. Hem varoluşa çalışıyor hem yokoluşa. Şehirlerden uzak, eski filmlere yakın. Eski hayatlara da. Eskilerden şık özdeyişler üretmeye meraklı yazıcılar, bu metafordan yazılarına ne zenginlikler devşiriyorlardır, Tanrı bilir! Benim ürettiklerimse metaforun şıklığını bozmaya yarar yalnızca: 'Her hayat yıkık bir değirmendir biraz da' desem sözgelimi, sanki 17 yaşımdaymışım da bir dostuma 'şiirsel mektup' yazıyormuşum gibi anlaşılır. Anlaşılsın, 'Biz bu saçları değirmende ağartmadık' koçaklamasından iyidir. 
Hayat ve değirmen bahsinde, Turgut Uyar'ın o pek kısa, ama hani derler ya 'anlayana pek uzun' şiiri 'Günler Geçer'in üstüne şiir tanımadım: "Günler geçer ve çalışır şafağın değirmeni/kim bilebilir ki kimi neyi eskittiğini/ben ne kadar önemserdim kendimi hay allah/sen ne kadar kumraldın aynalarda hay allah/temmuz tam bu işe göredir bana kalırsa/gel bağışlayalım birbirimizi." 
Değirmen işte, şiiri alıyor, ekmek yapıp geri veriyor, gençliği, kusurları alıp hayat diye önümüze atıyor, yolları, şehirleri, serüvenleri alıp törenler, işler, evler yapıyor bunlardan, sevinçleri, mutlulukları, kederleri, acıları alıp yılları yığıyor üstümüze, aşkları alıp ne yaptığını bilense yok, ben rastlamadım. Belki aşkları alıp anılar yapıyordur bundan da. Değirmen, hayatın metaforu değil sadece, kutsalın da metaforu, saflığın da. Yere düşmüş ekmeği alıp, öpüp başınıza koyarsınız, hayattır diye, hayat hep o ekmek gibi taze ve sıcak olsun diye. Ya hayat yere düşerse? Kim öpüp başına koyacak onu? Belki yalnızca 'Meğer ateşli bir hastalıkmış hayat' diye bir dize çıkacak bundan. Şafağın değirmeni dönerken, neleri öğüttüğünü fazla merak etmediğimiz yıllar hızla geçerken ve kimi, neyi eskittiğini kimse bilmezken. Sonra o sıcaklık, o kutsal duygu bir çocukta kalır, değirmenin öğüttükleri arasında çocuğun düşleri, hevesleri kalır, o çocuk gözler geçmişe bakar kalır. 50 yıl olmuş. Fena sayılmaz. Cemal Süreya'nın 'Üstü Kalsın' şiirinde, ki son şiiridir, Tanrıya seslendiği gibi "Ama, ayrıca aldığın şu hayat/ fena değildir" demek gelir insanın içinden. Hatta espri bile yapılabilir bu mevzuda. Gençken değil ama, yaşlanmaya yüz tutmuşken, insan doğum gününe kimleri çağırmalıdır? Düşünmeden cevaplanmalıdır: Bir Tanrıyı, bir de kendini. Saat 12'yi vurmadan Tanrı çeker gider, o tek kişilik törende resmigeçit başlar. Anlat bakalım! 
Hiç anlatmamış olduğunu anlarsın birden, hiç anlamadığını da. Gözünün önüne siyah-beyaz bir 17 yaş fotoğrafın gelir, Gençlik Parkı'nın önünde: "Yıllar seni eskitememiş dostum, ifaden aynı/ yarısı tebessüm yarısı korku dolu o çehre/ suçlarımla gözgöze gelmemek içinmiş meğer/ o resimden bugüne gözlerimi kaçırarak bakışım/ hâlâ suç gibi duruyor o bakış gözlerimde". Aslında 'beceriksizlik' demek istersin ama bunu en az şairane biçimiyle de olsa süslemeden edemezsin. Babaları 'usta' olan çocuklara özgü o tuhaf beceriksizlik, zaten çocukluğundan beri elini hiç bırakmamıştır. Hayattan, işlerden, ilişkilerden, aşklardan doğru kabarık bir beceriksizlikler dosyası. Geriye o kalır, biraz da üzgün şiirler, kederli yazılarla dolu ödünç bir hayat: "Gür bir hayat gerekir şiire taramak için/ bundandır bende üzgün durması kelimelerin" dersin. 
Sonra değirmen kelimeleri de öğütmeye başlar, bir umutla beklersin, sanırsın ki değirmen yıkık da olsa sana bir şiir verecektir yeniden: Heyhat! Şiir değil, gölgesini bile vermez. Vakit hayli olmuştur, değirmen kapanmak üzeredir, 50 yıl geçmiştir. Tutar, en çok sevdiğin şiire sığınırsın, "Gelmiş Bulundum" dersin, Edip Cansever'in şiiri seni yine teselli etsin istersin: "Şiirler yazdım kitaplar okudum/ Elime bir bardak aldım, onu yeniden oydum/ Derinlerde kaldım böyle bir zaman/ Kim bulmuş ki yerini, kim ne anlamış sanki mutluluktan/ Ey yağmur sonraları, loş bahçeleri, akşam sefaları/ Söyleşin benimle biraz bir kere gelmiş bulundum." "Anılar anılar belki hepsi bir kelime" de dersin belki. Şaşkınlık ve tedirginlik yüklü ifadesiyle sana 17 yaşından bakan o çocuğu da unutma istersen, ona da 'gel bağışlayalım birbirimizi' de artık, tam yeridir, belki o bağışlar seni.
Haydar Ergülen

8 Ocak 2013

Nişanlılar Müzesi

                       15. nişanlılık yıldönümünde
                       nişanlım İdil’e 

Evlilik de iyi ama, fikrimce
en iyisi müzede korumak nişanlıları
orada beyaz bir sessizlik içinde
kırışmadan beklerler senelerce

Hem diyalektik olanı da bu gibi
evlilik dediğin nihayet bir netice
nişanlılıksa geçmişi, geleceği ve bugünüyle
tez, antitez ve sentezden mürekkep bir eğlence

Biz seninle biraz evliyiz biraz nişanlı
Nar da evliliğimizin değil de sanki
nişanlılığımızın meyvesi gibi
iki nişanlının mahcubiyetinden kırmızılığı

Bu şiirde bütün sözcükler beyaz
evlilik, diyalektik, tez, antitez, sentez
Nar ve kırmızı sözcükleri bile,
nişanlılık beyaz sözcüklerden bir müze

Orada anılar hala ilk günkü kadar taze
çiçekler hiç koparılmamış gibi uykusundan
ve nişanlılar hiç evlenmemiş gibi
pıryürek, pürdikkat, pekrikkatliler birbirlerine

Haydar Ergülen
Sayfa başına git