22 Mart 2009

Ekmek ve rüya peşinde bir hayalperest

Derviş Zaim’i çoktan olmasa da tanıyorum. İlkin Çamur’unu izledim yanlış hatırlamıyorsam. Çok güzeldi. Özellikle de müzikleri. Zaten iyi bir müziği olmayan bir film eksik bir filmdir, bu bir tarafa…

Cenneti Beklerken tam bana göre bir film, ilk olarak bunu söylemeliyim. Ne demek istiyorum? Sanırım şunu: Ben egzotik, otantik, oriental, tarihi, gerçekçi, dramatik, yerel-evrensel, komik, absürd malzemenin tamamının ya da bazılarının beraberce, ama hepsi yerli yerinde ve kararında kullanılıp ve tabii ki usta bir aşçının elinde hazırlanarak servis edilmiş filmleri çok severim. Hayır, bayılırım.

Eskiden beri de sinema filmi izlerdim tabii ki. Sevdiklerim, sevmediklerim de olurdu haliyle. Fakat şu son iki yıldır başka bir gözle izliyorum sinemayı. Burayı takip edenler bilir. Naçizane, büyük bir iddiam yok ama iyi bir sinema izleyicisi ve eleştiricisi (eleştirmeni değil) olma yolunda, kendi kulvarımda karınca misali yürüyüp gidiyorum. Geçen yıl 100’ü aşkın film izledim. Bilinçli olarak tabii, öylesine değil. Bunların çoğunu beğendiğimi söylemeliyim. Zira rastgele değil, tam tersine, evirip-çevirip, inceleyip-araştırıp sonra alıp izlediğim filmlerdi bunlar. Muğla’nın hemen tüm CDcilerinin altını üstüne getirdim dersem yeridir. Keşfettiğim filmleri alıp izledim. Ben ne anlatıyorum böyle… Cenneti Beklerken’i anlatacağım güya…

Sinemayla ilişkim üstüne bu yazdıklarımı iyisi mi başka bir zamana erteleyeyim, olur mu? Şimdilik konumuza geçelim.

Cenneti Beklerken’i izleyince, daha henüz film bitmeden bile birkaç aydır böyle güzel bir film izlememiş olduğumu anladım hemen. Bu duyguyu en son, geçtiğimiz yıl Suskunlar’ı (İhsan Oktay Anar), ve geçen yaz Ferit Edgü’yü okuyunca yaşamıştım. Keşke diyorum Suskunlar’ı da söyle başarılı bir yönetmen sinemaya uyarlasa. Mesela Derviş Zaim. Keşke…

Cenneti Beklerken 17. Yüzyıl İmparatorluk günlerinde geçiyor. Malum, Osmanlı’nın temelleri çatırdıyor yavaş yavaş. İstanbul’da huzursuzluk var. 3. Murad’ın oğlu Şehzade Dalyan, Anadolu’da taraftar toplayıp tahtı ele geçirme çabasında. Saray, Anadolu’ya bir heyet göndererek Dalyan’ı yakalatıp kellesini getirtmeyi düşünüyor. Vezir, Nakkaş Eflatun Efendi’yi de (başrol/Serhat Tutumluer), Dalyan’ın kellesini resmetmek üzere heyetle beraber gönderir.

Karısını ve oğlunu daha yeni kaybetmiş olan Eflatun Efendi, henüz onların elemini yaşarken kendini bir anda Anadolu yollarında bulur. Bundan sonrası filmin esas güzel tarafı. Eflatun Efendi’nin hayatının aşkıyla tanışması… Başlarından geçenler… Şehzade Dalyan… Saldırmalar, öldürmeler… İstanbul’a dönüş… Tamamını anlatmayacağım her zamanki gibi, bence bu filmi izleyin. Birkaç neden ötürü: Herşeyden önce, sinemamızda Osmanlı hakkında ne kadar az film var değil mi? Osmanlı hayranı değilim ve fakat bu toplum, bu topraklar 700 yıl, az bir zaman değil, sahne oldu bu imparatorluğa. Bir toplum geçmişine bu kadar yabancı olmaz, kanısındayım. Sanırım dünyanın başka bir tarafında bu durumun bir örneği yok. Ki bu, sadece sinema için de geçerli değil, başka konu…

Sonra filmin, yukarıda da değindim, müziği dokusuna tamamen uyuyor. Kapadokya manzaraları zaten harika. Onun dışında, minyatür animasyonları ve tabii ki oyuncu kadrosu… Eflatun Efendi’nin filmin sonlarına doğru söylediği ekmek ve rüya peşinde bir hayalperest sözü de filmin anahtar kelimesi.

İyi seyirler bence…

3 yorum:

  1. Bakış açın ve yorumlama biçimin harika ama ben bu filmi izlerken çok sıkıldım çok.Sonuna kadar inat ettim ama yine de asıl konu çok uzatılmış diye düşündüm.Belki de film anlayışıma uymadığı içindir kim bilir...

    YanıtlaSil
  2. cok super flimdir

    YanıtlaSil
  3. Benim de çok sevdiğim bir filmdir...

    YanıtlaSil

Yorumunuzda bir web sayfasına bağlantı vermek istiyorsanız buraya bakabilirsiniz.

Yorumlarla ilgili notlar için buradaki sayfanın sonuna bakabilirsiniz.

Sayfa başına git