13 Mayıs 2014

Okulda yemek

Pek çok kez yaptığım gibi yine kitaplıktan rastgele bir dergi çektim. 2006 yılından bir National Geographic geldi bu kez. Karıştırmaya başladım. "İnsanlık Ailesi" sayfasında ilginç gelen bir şey gördüm, burada da paylaşmak istedim. Üç ülkede; ABD, Rusya ve Japonya'da okullarda verilen yemeklerin listesine yer verilmiş. Ben en çok yemeğini okulda yiyen öğrencilerin oranına takıldım. Amerika'da öğrencilerin yarısı, Rusya'da yüzde doksanı, Japonya'daysa tamamı okulda yemek yiyormuş. Neden acaba? Söz konusu üç ülkenin sosyoekonomik bakımdan pek farkı olmadığına göre bu soruyu yanıtlamak için ekonomiyi işin içine katamayız. Örneğin kalkınmamış bir Afrika ülkesi ya da kalkınmakta olan bir üçüncü dünya ülkesi listede olsaydı o ülkenin verilerine bakarak bir şeyler söyleyebilirdik. Ancak buradaki üç ülke de zengin. Zaten listede de görüldüğü gibi yemekler ucuz. Amerika'da 2 dolar değil de 7 dolar olsaydı mesela, çocukların bir kısmının bu yüzden okulda yemediği sonucunu çıkarabilirdik. O halde niçin Amerika'da çocukların yarısı yemeklerini okulda yiyor da Rusya'da tamamına yakını, Japonya'daysa tamamı yiyor? 


ABD (Fairfax Country'de bir okul)
  • Hindi sosisli iki sandviç
  • Patates kroket
  • Brokoli ve karnabahar, sos ile
  • Süt
Kalori değeri: 812
Fiyatı: 2 dolar 
Öğrencilerin yaş aralığı: 11-18
Öğle yemeğini yemekhanede yiyen öğrencilerin oranı: %50


Rusya (St. Petersburg'da bir okul)
  • Borş (çorba)
  • Dana kotlet
  • Karabuğday lapası
  • Çavdar ekmeği
  • Elma şırası
Kalori değeri: 527
Fiyatı: 21 ruble (1,15 TL)
Öğrencilerin yaş aralığı: 7-17 
Öğle yemeğini yemekhanede yiyen öğrencilerin oranı: %90


Japonya (Sapporo'da bir okul)
  • Wonton miso çorbası
  • Badem ezmeli Çin lahanası ve ıspanak
  • Nattou (mayalanmış soya fasulyesi)
  • Pilav
  • Süt
Kalori değeri: 621
Fiyatı: 190 yen (2,41 TL)
Öğrencilerin yaş aralığı: 6-12
Öğle yemeğini yemekhanede yiyen öğrencilerin oranı: %100


Bence bütün mesele sosyokültürel yapıda gizli. Amerikalıların nasıl bir sosyal hayat yaşadığını Hollywood filmlerinden üç aşağı beş yukarı biliyoruz. Amerikan kültürü bireyselliği, kendi başınalığı hiç yadırgamadığı gibi, bir şeyi beğenmeyip dudak bükmeyi de gayet olağan sayar. Buna karşılık Rusya'da, her ne kadar Sovyetler'in çöküşünün üstünden geçen yirmi beş yılda zayıflamış olsa da, Sosyalist sistemin getirmiş olduğu, kolektif diyebileceğimiz bir kültür var. Bilenler bilir, Rusya'da bir zamanlar "Kolhoz" denen çiftlikler vardı ve buralardaki tarım makineleriyle hayvanlar köylülerin ortak malıydı. Köylüler mesleklerinin gerektirdiği işlerde çalışır, yaptıkları iş kadar da ücret alırlardı. Böylece sadece iş ve çiftlik değil, yaşam tarzı da ortaktı bir bakıma. Bu bir yana, Sosyalist bir sistemde yemeklerin ortak yenmesi zaten son derece olağan bir durumdur. Japonya'daysa yaşam tarzı daha başka. Çok değişik bir kültürleri var besbelli. Günümüzün küreselleşmiş dünyasında her ülkede görebileceğimiz birbirine benzer yaşam tarzları var elbette, Japonya da buna dahil, ancak yine de bir ülkenin/ulusun kültürü öyle elli yılda, yüz yılda ortadan kalkacak bir şey değil. Japonlar hayatı hızlı yaşamayı sevmezler. Balkonlarında domates ekip biçerler örneğin. Halbuki bizden birine kim böyle bir şeyi yaptırabilir? Şu cevabı almanız işten bile değil: "Yahu, ne gerek var? Bir yıl boyunca iki kilo domates için bekleyeceğine git pazardan alıver." Japonların önemli bir özelliği de az yiyor olmaları. Sumo güreşçilerini dışarıda bırakacak olursak herhalde ortalama bir Japon, bir Avrupalının bir günde yediğini üç günde, bir Arapın da bir günde yediğini on günde ancak yer. Dolayısıyla da yemeğe diğer kültürler kadar önem vermeyen Japonların çocuklarının da tamamının okulda yemek yemesini olağan karşılamak lazım. 

Bunlar yüzeysel düşünceler tabii. Her bir ülkeden yalnızca bir okulun verilerine bakarak bütün ülke için bir karar vermek takdir edersiniz ki pek de sağlıklı değil, ama yine de belli ipuçları veriyor.

Gelelim Türkiye'ye. Burada okulda öğle yemeği geleneği aslında yok. Yatılı okullarda zaten zorunlu olarak yemek veriliyor. Onların dışında, özel okullarda var öğle yemeği. Ancak onun da geçmişi yok, yeni yeni yaygınlaşıyor, zorlasanız yirmi yıl geriye götürürsünüz en fazla. Bir de taşımalı okullarda öğle yemeği veriliyor. O da sadece taşımalı öğrencilere. Başka da yok. Oysaki okulda öğle yemeği çok önemli bir eğitim kültürüdür. Bizde eğitim-öğretim söz konusu olunca pek çok şey olmadığı için bu yokluğu da gayet normal karşılıyoruz. Okulda öğle yemeği kültürü yok ama çok sağlam bir kantin kültürümüz var ne yazık ki. Kantini olmayan küçük okulları da okul bahçesinin hemen dışındaki bakkallar, büfeler idare ediyor sağ olsunlar. Sonuç olarak çocukların sağlığı Allah'a emanet oluyor.

Bu konu niye ilgimi çekti böyle? Efendim, bendeniz de üç yılı ortaokul, dört yılı lise olmak üzere yedi yıl yatılı okudum. Okulda yemek bahsi açıldı mı, yalan olmasın iki saat durmadan konuşabilirim. Ancak şimdilik kalsın, başka bir yazıya inşallah.

13 Kasım 2013

Kültür Nedir?

Herodot'un Tarih'inden bir pasaj:
Eğer insanları dünyadaki tüm âdetler arasından kendilerine en iyi görüneni seçmekte serbest bıraksalar, her biri döner dolaşır yine kendininkini yeğ tutar; herkes kendi göreneklerinin başkalarınınkinden çok üstün olduğuna o kadar inanır... İnsanların kendi göreneklerine karşı besledikleri duyguların gerçekten ne kadar köklü olduklarını gösteren pek çok belirti vardır; işte bir tanesi: Darius kralken, bir gün çevresindeki Yunanlıları toplayıp sordu, babalarınızın ölüsünü yemek için kaç para istersiniz, dedi; böyle bir şeyi hiçbir ücret karşılığı yapmayacakları cevabını aldı. Darius bunun üzerine Kallatiai denilen Hintlileri çağırttı, ana babalarını yerlerdi, görenekleri böyleydi; ve Yunanlıların yanında bunlara sordurdu, tercüman aracılığıyla, babalarının ölüsünü yakmak için kaç para isterler, diye; Hintliler bunu bir sövgü saydılar, kendilerine karşı böyle davranılmaması dileğinde bulundular. 
Kültür nedir? Doğada var olan her şeyin yanında, insanların yaptığı her şey. En yaygın ve kabul gören tanımlarından biridir bu. Kültür, Latince cultura sözcüğünden gelir ve "toprağı sürmek" demektir. Türkçesine ekin denmesinin nedeni de budur. Evet, insanlar yeryüzünde yaşamaya başladıkları ilk günden beri durmadan bir şeyler "ekip biçerler". İlk insanın çıkardığı ilk sesten tutun da, günümüzdeki Kongre Kütüphanesi'nin 1348 km. uzunluğundaki raflarında yer alan milyonlarca kitabın yazılışına dek, insanlık, binlerce yıllık bir süreç içinde sürekli olarak üretti durdu. 

Ne üretti insanlık? Sanırım, ne üretmedi, diye sorulsa daha kolay cevaplanır. Her şeyi bir yana bırakıp yalnızca ve yalnızca dilleri ele alsak bile, –değil mi ya, dilleri de insanlar üretti– bu sorunun yanıtı cilt cilt kitaplar doldurur. Nitekim doldurmuştur da. 

Üretilmiş olan her şey iyi midir peki, bu sorudan devam edelim. Buna bir cevap aramak için önce iyinin ne olduğuna bakmak gerek. Bunun için de biraz felsefe okumak gerek tabii. Kısaca söylemek gerekirse, tüm insanlar için ortak iyiler olduğu gibi, herkesin farklı iyileri de vardır. Örneğin su içmek tüm insanlar için iyidir. Ama her zaman böyle örnekler bulmak da pek kolay değildir, çoğu kez tek bir iyi yoktur. Birinin iyisi ötekinin kötüsü olabilir, uygarlık tarihi bunun örnekleriyle doludur. İşte, Herodotos'un verdiği örnek de buna tastamam uyuyor. Bir yanda ölülerini yiyen Kallatiai'ler, öbür yanda ölülerini yakan Grekler... Buna bir de bugün ölülerini toprağa gömen bizleri katın. Hangisi iyi?

İnsan bir yerde durup duruyor. Sahiden de, şöyle açık bir zihinle düşündü mü, iyinin aslında iyi, kötünün de aslında kötü olmadığını anlıyor. Her şey göreli. Bana göre bu iyi, sana göre şu, ona göre o. 

İçine doğduğumuz toplumun kültürü, ilk soluğumuzdan başlayarak bizi çepeçevre sarar. Başka bir kültür seçmek yönünde hiçbir şansımız yoktur. Büyümeye başlarız. Ana-babamız ne yapıp ediyorsa onu yapıp eder, ne yiyip içiyorsa onu yer içeriz. Büyüdükçe özümser, benimseriz onların kültürünü. Kısa zamanda da sahipleniriz. Böylece, biz bu dünyaya gelmeden, belki binlerce yıl önce oluş(turul)muş olan o kültür bizim oluverir. Elimiz ayağımız, sesimiz soluğumuz kadar bizim olur. Oysaki, birimizden birimizin aklına gelmeyen bir şey vardır, biz o kültürü elde etmek için hiçbir şey yapmamışızdır. Ama, diyorum ya, yine de bizimdir.

Biraz daha büyürüz. O zaman kimilerimiz, bakkaldan ekmek almak, arkadaşlarla buluşmak, ıslık çalmak, otobüse binmek gibi işlerde kullanmayı yeğlerken aklını, kimilerimiz de daha başka şeylere yatırmayı uygun görür. Ve işte o andan itibaren birtakım şeyler ters gitmeye başlar. Çünkü bize öğretilen ya da kendi öğrendiğimiz pek çok şeyin yanlış çıktığını görürüz. Bize inek eti yemenin iyi bir şey olduğu öğretilmiştir misal, ama orada bir yerde kötü bir şey olduğunu öğreniriz. O vakit oturur, başımızı ellerimizin arasına alırız: Yanlış giden neydi?

11 Haziran 2012

Nazar Değmesin

Adam yeni yaptırdığı üç katlı evin tepesine kocaman bir sığır kafası yerleştirmiş. İyice de bağlamış düşmesin diye. Nedenini tahmin etmek güç değil, zira onlarca örneğini gördüm şimdiye dek.

Bir tür nazardan korunma yöntemi bu. Anadolu'nun her yerinde nazar boncuğu kullanılır ya, ondan bir farkı yok, boncuk yerine kafatası kullanılmış, o kadar. Bir de nallar var. Boncuktan sonra en çok kullanılan gereç naldır herhalde. Giriş kapılarının üstüne asılır. Bu öküz başından anneme bahsedince, bizim komşu teyzenin de evinin kapısına bir eşek nalı iliştirdiğini söyledi. At nalı çok görmüştüm de eşek nalına ilk kez rastlıyorum.

Çocukluğumu geçirdiğim köyde, yaşlıca bir komşumuz bahçesindeki erik ağaçlarından birine bir it kafası bağlamıştı. Aynı nedenle. Ne zaman evlerinin oradan geçip de o kemiği görsem midem bulanırdı, ağaçtaki meyvelerin tümü "haram" görünürdü bana.

Bizim buralarda olabildiğince ilginç "ritüeller" vardır. Bir tane daha anlatayım, garipseyeceksiniz, eminim, garipsenmeyecek gibi değil ki. Şimdilerde nedense rast gelmiyorum, çocukluğumda iki ucundan ineklerin iki boynuzuna bağlanan, içinde bir şey olduğu besbelli bez parçaları görürdüm. Bunların ineklere nazar değmesin diye bağlandığını biliyordum. Bir gün, yedi sekiz yaşlarımda, kendileri de inek besleyen bir arkadaşımdan o bezlerin içinde bok olduğunu öğrendiğimde şaşırmıştım. İnsan ineğinin kafasına bağlayacak başka bir şey bulamaz mı? Sonraları, her bokun işe yaramadığını, o iş için sadece köpek pisliğinin kullanıldığını da öğrendim üstelik.

Peki, nedir bunların anlamı?

Bu bir inanış pratiği. Kem gözlerden sakınma isteği kadim bir içgüdü. İnsanlar buna kendilerince çareler aramışlar ve böyle şeyler üretmişler tarih boyunca. Gelgelelim, İslam'da böyle pratikler yok. Buralarda İslam'dan başka dine inanan da yok. O halde?

Tahminime göre tüm bunlar İslam öncesinden kalmış "davranışlar". Müslüman olmadan önce Şaman olan Türklerle Zerdüşti olan Kürtler, dini pratikken zamanla birer geleneğe dönüşen birçok adeti de devam ettirdiler. Bugün memleketin her yerinde karşımıza çıkan, ağaca çaput bağlama, kapıya nal çakma, nazar boncuğu takma gibi cansız varlıklardan medet umma alışkanlıkları kökenini bin yıl öncesinden aktarılagelen o inanışlardan almıyorsa nereden alıyor? İşin içine bilgisizliği, akıl fikirden yoksunluğu da kattınız mı mesele aydınlanıyor bana göre. Evet, büyük bir cehalet söz konusu. Kapısına nal bağlayan kişi, bakıyorsunuz beş vakit namaz kılıyor, hacca gitmiş, her yıl umreye gidiyor. Toplumun gözünde ideal bir Müslüman yani. Ağacına it kafası bağlayan kişi, bakıyorsunuz gidip imamın huzurunda tövbe etmiş, sofi diye hitap ediliyor. Dışkıdan korunma dileyenler, Müslümanlıktan başka inancın adını duymuş değiller. Halbuki İslam, nazarın varlığını Kuran'da teyit etmekle beraber, ondan korunmanın yolunu da olabildiğince basit bir dille söylüyor: dua. Kimin neye inandığı ya da inanmadığı beni hiç bağlamaz, bir kimse ister İslam'a inansın, ister Hıristiyanlık'a, ister Budizm'e, ancak kendi inancının gereğini yerine getirmedi mi insan doğal olarak yadırgıyor. İşte bizim bu Müslümanlar da böyle, kendi inançlarını bir kenara bırakarak, bu tür şeylere, ota boka meylediyorlar.

Sizin de dikkatinizi çekmiştir belki, nal falan tamam da, bu hayvan kafatasları, hele köpek pisliği de neyin nesi? İlla cansız bir varlıktan, doğadan medet umulacaksa daha düzgün bir şeyler denenemez miydi? Misal, neden ayakkabı, taş maş değil de bunlar? Bana kalırsa, kişi kendine, kendinden olana, kendine ait olana haliyle bir kıymet biçtiği için o şey kişiye güzel görünür, iyi görünür. O iyi ve güzel şeyin kem gözlerle bozulmaması, dahası, yitip gitmemesi için de kem gözlerin sahibine düpedüz şu mesaj veriliyor: Sandığınız kadar iyi ve güzel değil. Herhangi normal bir insana olumlu bir düşünce çağrıştırması mümkün olmayan köpek, sığır kafası, bok gibi enstrümanlar kullanılması bundan.

Nala gelince, bir tahmin yürütüyorum ama tahminler her zaman tekin değildir, bilirsiniz. Ne var ki konu nal olunca akla başka bir şey de gelmiyor. Nalın ayakları temsil ettiğini göz önüne alalım. Birçok kültürde ayaklar, baş'ın tam tersi olarak olumsuzluğu çağrıştırmazlar mı? Baş göğü, ayak yeri; baş yükseği, ayak alçağı temsil etmez mi? Acaba diyorum, eve nazar değmesini önlemek amacıyla olumsuzluğu çağrıştıran nalın evin hemen girişine konmasının ardında, yukarıdakine benzer bir düşünce yatıyor olamaz mı? Ama dediğim gibi, bu sadece bir tahmin. Belki nal, benim bilmediğim çok daha başka şeyler de temsil ediyordur, bilmiyorum.

Tüm bunları üst üste koyunca nazar boncuğunu nereye koyacağımı şaşırıyorum bu kez, iyi mi? O şirin mavi boncukların olumsuz bir düşünce çağrıştırmaları mümkün mü? Bir tahmin daha uyduracak değilim. Sadece nazarlıklardaki mavi hakimiyetinin tesadüf olmadığını düşünüyorum. Belki başka zaman nazar boncuğunun kökenine dair bir şeyler bulup okurum.
Sayfa başına git