Düşümde serin bir yaz akşamıydı. Yeryüzünün bütün memleketlerini kendi memleketime benzer biliyor, bütün mevsimlerini kendi mevsimlerim gibi düşünüyordum. Bir de ay ışığının bir adının da mehtap olduğunu bilmiyordum.
Sonra uyanıyordum.
29 Mayıs 2018
28 Mayıs 2018
26 Mayıs 2018
Köpek
Uzun tel örgünün dibinden geçen yaya yolunda yürüyorum. Karşıdan, telin öbür yanından bana doğru bir köpek geliyor. Şu bodur olanlardan. Köpek ırklarını pek bilmem etmem, bir Alman kurdu, bir de Kangal'dır tanıdığım. Yanına varınca ıslık çalıyorum. Yaklaşıp kuyruk sallıyor, yönünü değiştirip bana katılıyor, beraberce yürümeye başlıyoruz. Durmadan bu yana geçecek bir yer arıyor ama ne çare, tel örgü. O taraf daha yeni açılan çevre yolu. Arabalar, çokça da kamyonlar, iş makinaları durmadan geçiyorlar, vızır vızır. Köpekten yana bir tehlike yok, kaldırımdan yürüyor. Fakat işte, dedim ya, bu yana geçmek istiyor. Gelmesin istiyorum, gelse, bir yolunu bulup bu tarafa geçse, yiyecek bir şeyler isteyecek, verecek bir şey de yok. Neyse ki az sonra yürüdüğüm yol yavaş yavaş sola kıvrılarak tel örgüden uzaklaşıyor, böylece o da benden umudunu kesip yürümeyi bırakıyor. Birkaç dakika sonra dönüp baktığımdaysa gözden kaybolduğunu görüyorum.
***
O esnada ülkedeyse kısa süre sonra yapılacak seçimden, dolar karşısında rakibinden sert yumruklar yiye yiye bir türlü ayağa kalkamayan ezik bir boksörün durumunu andıran paradan ve daha bir sürü gereksiz şeyden konuşuluyordu. İşin acı yanı, hayatımızın böylesi gereksiz şeyler yüzünden heba olup gidiyor oluşuydu.
***
Akşam üzeri yanımda arkadaşın biriyle yemekhaneden çıkınca "köpeğimizi" gördük. Meğer o da tanıyormuş. "Buranın" köpeğiymiş. Öbür köpeklerle birlikte buralara takılıyorlarmış. Bekçilerle yemekhane işçileri ara sıra besliyorlarmış da. Sevindim. Başını okşadık köpeğimizin. Bizimle birlikte epey yürüdü. Bizi çok sevdiği her halinden belliydi. Ülkedeki insanların nereden baksan yarısından daha iyi olduğu su götürmezdi. Bir kez daha anladım ki kötü yönetilen bir ülke içinde yaşayan insanların kötülüğünün eseridir. Ancak iyi insanların varlığı da gelecek için umutlu olmanın nedenidir.
23 Mayıs 2018
Anı
Bir çift güvercin havalansa
Yanık yanık koksa karanfil
Değil bu anılacak şey değil
Apansız geliyor aklıma
Nerdeyse gün doğacaktı
Herkes gibi kalkacaktınız
Belki daha uykunuz da vardı
Geceniz geliyor aklıma
Sevdiğim çiçek adları gibi
Sevdiğim sokak adları gibi
Bütün sevdiklerimin adları gibi
Adınız geliyor aklıma
Rahat döşeklerin utanması bundan
Öpüşürken o dalgınlık bundan
Tel örgünün deliğinde buluşan
Parmaklarınız geliyor aklıma
Nice aşklar arkadaşlıklar gördüm
Kahramanlıklar okudum tarihte
Çağımıza yakışan vakur, sade
Davranışınız geliyor aklıma
Bir çift güvercin havalansa
Yanık yanık koksa karanfil
Değil, unutulur şey değil
Çaresiz geliyor aklıma.
Melih Cevdet Anday
Yanık yanık koksa karanfil
Değil bu anılacak şey değil
Apansız geliyor aklıma
Nerdeyse gün doğacaktı
Herkes gibi kalkacaktınız
Belki daha uykunuz da vardı
Geceniz geliyor aklıma
Sevdiğim çiçek adları gibi
Sevdiğim sokak adları gibi
Bütün sevdiklerimin adları gibi
Adınız geliyor aklıma
Rahat döşeklerin utanması bundan
Öpüşürken o dalgınlık bundan
Tel örgünün deliğinde buluşan
Parmaklarınız geliyor aklıma
Nice aşklar arkadaşlıklar gördüm
Kahramanlıklar okudum tarihte
Çağımıza yakışan vakur, sade
Davranışınız geliyor aklıma
Bir çift güvercin havalansa
Yanık yanık koksa karanfil
Değil, unutulur şey değil
Çaresiz geliyor aklıma.
Melih Cevdet Anday
21 Mayıs 2018
Dört yıl gecikmeli
21 Mayıs 2014'te başlayıp yarım bıraktığım
bir yazı. Bunlardan o kadar çok var ki...
Bari bu yılın aynı günü yayımlamış olayım.
Altıncı sınıflardan bir öğrencinin soyadı Yeşilçınar. Ömer Yeşilçınar. Sempatik bir çocuk. Ömer, dedim, sana bir ödev veriyorum, Bahçada Yeşil Çınar türküsü ezberlenecek. Hiç duymuş muydun bu türküyü, diye de ekledim. Duymamış. Yarı şaka, yarı ciddi dediğimi o da anladı. Madem soyadın Yeşilçınar, ezberleyeceksin, dedim. Ömer akşam evde internete girip türküyü bulmuş. Ancak sanırım internet pek hızlı olmadığından kesik kesik dinleyebilmiş. Hocam, hiçbir şey anlamadım, diyordu ertesi gün.
***
Her yer yeşillenmeye başladı on gün içinde. Bizim burada ağaçlardan en çok kavak var. Milyonlarca. Keşke başka başka ağaçlar da bu kadar çok olsaydı diyorum kendime sık sık. Çınar pek yok ama Yapacak bir şey yok.
Kavak geçmişte işe en çok yarayan ağaç olduğu için insanlar hep kavak da kavak demişler. Eskiden evler taştan örülür, üstü de ağaç ve tahtalarla örtülürdü. Bu iş için de en iyi ağaçtır kavak. Uzun ve düzdür çünkü. Geçmişteki kadar olmasa da bugün de hâlâ kullanılıyor böyle.
***
Yıllar önce, hiç Ankara'nın doğusuna geçmemiş bir arkadaşım bizim burada elma yetiştiğini duyunca şaşırmıştı. Aynı yıllarda bir başka arkadaşım da –Antalyalıydı– Van'da yazın hiç terleyip terlemediğimizi sormuştu. Evet, buranın iklimi elbette Antalya'nınkinden daha soğuk, ama herhalde o arkadaşım burayı Kuzey Kutbu gibi tahayyül etmişti. Olabilir tabii, bunlar görülmemiş duyulmamış şeyler değil. O halde biraz anlatayım, önce ağaçları, sonra havayı.
Burada meyve ağacı olarak elma, erik, kayısı, armut, kuşburnu, kiraz var. Hem de bol miktarda. Çok olmasa da badem de var. Ceviz'in anavatanının Van-Bahçesaray olduğunu okumuştum, ne kadar doğru olduğunu bilmiyorum ama çokça ceviz ağacı var bu coğrafyada. Diğer ağaçlardansa kavak, söğüt, akasya, servi, karaağaç, ardıç ve bir-iki çam türü var.
İklime gelince... Doğu Anadolu'da Erzurum-Kars bölümü çok soğuk ama Van, gölün de etkisiyle daha ılıman. Her yıl ocağın sonlarıyla şubatın başlarında yirmi gün kadar dondurucu diyebileceğimiz soğuk havalar görülür. Bunun dışında İstanbul'da nasıl geçiyorsa kış buranın şehir merkezlerinde de öyle geçer. Dağlık bölgelerde haliyle biraz daha sert yaşanır. Nisanın başında ısınmaya başlayan hava mayıs geldi mi kendini iyice hissettirir. Mayıs başlarından haziran başlarına kadar hava sıcaklığı 10 - 25 derece arasında seyreder.
18 Mayıs 2018
Bir Akşamın Üzeri
Kadın iki eliyle karnını kavramıştı. Besbelli, acılar içindeydi. Kara saçlarının kalınca örüklerinden biri turuncu kazağının üzerinde göğsü boyunca iniyordu. Geçen ay annesi kaybolan yavru kedi olan bitene kayıtsız görünüyordu. Hayatsa hep olduğu gibi ilginç bir trene benziyordu.
9 Mayıs 2018
Tamam
Seçmen kaydımızı buraya aldırmaya birkaç hafta önce karar vermiştik de ben unutakalmışım, bugün son gün müymüş neymiş, dün akşam arkadaşlar söyledi, iyi dedik, gidelim. Gittik bu sabah, yeni ev sahiplerimizi beklerken site içindeki küçük Migros'a su almaya girdim, bir suyla bir sakız alıp çıktım. Sakız ister misiniz, diye sorarken elimdeki sakızın ambalajını açıyordum, birer tane uzattım, arkadaşlardan biri aldı, öbürü, ben almıyorum, dedi, cebinde zaten çiğnenmemiş yarım sakızı varmış. Ben de öyleyim, bir sakız fazla gelir, yarısını çiğner, yarısını kâğıdına sarıp sonraya bırakırım. Bir arkadaş öbür arkadaşa, oku bakayım falını, dedi, o da okudu. Şu bilindik sakız fallarından biri. O bitirince, ben de okuyayım bari, diyerek başladım okumaya:
Beni candan usandırdı
Cefadan yar usanmaz mı
Felekler yandı ahımdan
Muradım şemi yanmaz mı
Arkadaşların biri inandı, öbürü, inanma üfürüyor, dedi. Biri yüzüme bakadururken, Fuzuli'nin yahu bu, diyerek güldüm. Öbürüyse, sen daha fuzulisin, dedi bana, hep birlikte güldük.
Diğer arkadaşlar da geldiler, nüfus kaydımızı bunların evine alacağız, yeni ev sahibi dediklerim, binip kaymakamlığa gittik, kaydımızı aldırdık filan. Sırada bekleyenlerin kaydadeğer kısmı Suriyeli. Arkadaş, bunlar da oy kullanmak için mi geliyor, diye sordu. Yok, dedi memur kadın, Birleşmiş Milletler yardımı almak için nüfus kayıtlarını mı yaptırıyorlarmış neymiş. Eğer milletler gerçekten birleşseydi bugün bu Suriyeliler bu halde olmazdı herhal, ha?
Elimizde Nüfus Müdürlüğünün verdiği kâğıtla bu kez de İlçe Seçim Kuruluna gittik, seçmen kaydı işlemi hemen halloldu. Gelmişken adayların biri için imza verelim, dedi arkadaş, pek gönülsüzdüm ama kabul ettim, hayatımda oy vermeyeceğim, hatta selam vermeyeceğim biri aday olsun diye imza verdim, ne günlere kaldık be! Ülkeyi bu duruma koyanlar gün yüzü görmesin, ne diyeyim.
Dönüşte taksi bulana kadar canımız çıktı. Nihayet bulduğumuzsa tanıdık çıktı, geçen gün de binmiştim. Köyden çağla gelmiş, uzattı birer avuç, aldık bir-iki tane, Çanakkaleliymiş, çok güzeldi çağlası, taptaze.
Hava da yağmurluydu bugün.
Beni candan usandırdı
Cefadan yar usanmaz mı
Felekler yandı ahımdan
Muradım şemi yanmaz mı
Arkadaşların biri inandı, öbürü, inanma üfürüyor, dedi. Biri yüzüme bakadururken, Fuzuli'nin yahu bu, diyerek güldüm. Öbürüyse, sen daha fuzulisin, dedi bana, hep birlikte güldük.
Diğer arkadaşlar da geldiler, nüfus kaydımızı bunların evine alacağız, yeni ev sahibi dediklerim, binip kaymakamlığa gittik, kaydımızı aldırdık filan. Sırada bekleyenlerin kaydadeğer kısmı Suriyeli. Arkadaş, bunlar da oy kullanmak için mi geliyor, diye sordu. Yok, dedi memur kadın, Birleşmiş Milletler yardımı almak için nüfus kayıtlarını mı yaptırıyorlarmış neymiş. Eğer milletler gerçekten birleşseydi bugün bu Suriyeliler bu halde olmazdı herhal, ha?
Elimizde Nüfus Müdürlüğünün verdiği kâğıtla bu kez de İlçe Seçim Kuruluna gittik, seçmen kaydı işlemi hemen halloldu. Gelmişken adayların biri için imza verelim, dedi arkadaş, pek gönülsüzdüm ama kabul ettim, hayatımda oy vermeyeceğim, hatta selam vermeyeceğim biri aday olsun diye imza verdim, ne günlere kaldık be! Ülkeyi bu duruma koyanlar gün yüzü görmesin, ne diyeyim.
Dönüşte taksi bulana kadar canımız çıktı. Nihayet bulduğumuzsa tanıdık çıktı, geçen gün de binmiştim. Köyden çağla gelmiş, uzattı birer avuç, aldık bir-iki tane, Çanakkaleliymiş, çok güzeldi çağlası, taptaze.
Hava da yağmurluydu bugün.
7 Mayıs 2018
Yeni Türkiye, yeni kelimeler
Müstenbil: İstanbullu
Müzmir: İzmirli
Mavnun: Vanlı
Makrıs: Karslı
Mabrus: Bursalı
Müçenakkil: Çanakkaleli
Mayezgut: Yozgatlı
Müdenni: Adanalı
Mükyesri: Kayserili
Müsemsin: Samsunlu
Müzmir: İzmirli
Mavnun: Vanlı
Makrıs: Karslı
Mabrus: Bursalı
Müçenakkil: Çanakkaleli
Mayezgut: Yozgatlı
Müdenni: Adanalı
Mükyesri: Kayserili
Müsemsin: Samsunlu
27 Nisan 2018
Hani
hiç bitmeyecekmiş gibi gelen o uzun ve kıvrımlı yokuşu çıkıyorduk, rastgele bir radyo kanalı açmıştık (hangimiz?), Slav dillerinin birinde bir şarkı çalıyordu (şimdi tek bir sözünü hatırlamıyoruz şarkının), daha yarım saat evvel açık olan hava şimdi kapanmaya yüz tutuyordu, yağacağı bile vardı, iliğine kadar ormanlarla örtülü dağların manzaraları ne de güzeldi, hele bir de geride bıraktığımız o masmavi deniz, iki genç çocuk almıştık (el mi kaldırmışlardı, kendimiz mi durmuştuk?), on sekiz-yirmi yaşında var yoklardı, köylü çocuklarıydı, üst başları köylülük kokuyordu, açık etmeden kendi köylülük zamanlarımı anmıştım oracıkta, "bu çalan parça Sırpça mı?" anlamında "Srpski?" diye sormuştum, sağda oturanı "Srpski" diye yanıtlamıştı beni (anlamış mıydı ne sorduğumu?), gideceğimiz yolu sormuştuk da anlaşamamıştık doğru dürüst, az sonra eski, "biz kentlilerin" kullanmaktan utanacağı telefonunu uzatıp haritayı göstermiş, gideceğimiz yolu tarif etmişti, on km. kadar ötede bırakıp devam etmiştik yolumuza...
26 Nisan 2018
Providing
This life provides us nothing,
we, too, provide nothing to it.
or
Since we provide nothing to this life,
it provides nothing to us.
Kim kârlı, kim zararlı, kararı size bırakıyorum.
we, too, provide nothing to it.
or
Since we provide nothing to this life,
it provides nothing to us.
Kim kârlı, kim zararlı, kararı size bırakıyorum.
23 Nisan 2018
Geçmişin ölmüşlüğü
Helmut'u, tam da geçmişin ölmüşlüğü ilgilendiriyordu. Klaus Buch, geçmişi dobra dobra anlatmayı seviyordu halbuki. Geçmiş olanla, dobra dobralık kadar birbirine bu denli az uyan iki şey daha var mıdır? Klaus Buch'ta geçmiş, seslerle, kokularla, gürültülerle deviniyordu; geçmiş bugünden daha canlıymış gibi dalgalanıyor, hoş kokular salıyordu. Anımsayanlar, devlerin kıyasıya savaştığı gökyüzüne işaret eden cücelere dönüşür. Helmut yalnızca, parçalar, delikler, sararıp solmuş, tükenmiş, yok edilmiş, şeyler görüyordu. Aslında çoktandır, kendini yok edilmiş şeylerle yaşamaya alıştırmaktan başka bir şey yapmamıştı. Helmut'u bu yok edilmiş olandan daha fazla çeken bir şey yoktu. Günün birinde, sabahtan akşama dek, etrafında bu yok edilmiş olanı toplayacaktı. Kendi varlığını da, geçmişin yok edilmişliğine olabildiğince benzeyen bir duruma sokmaktı hedefi. Daha şimdiden, geçmiş olmak istiyordu. Yönü buydu. İçindeki, çevresindeki ve önündeki her şey, geçmişteki gibi parça parça olmalıydı. İnsanın ölü olduğu süre, yaşadığı süreden çok daha uzundur. Şimdinin, geçmişle kıyaslandığında küçücük kalması grotesk bir durumdur. Bu orantı, şimdinin her saniyesini uygun bir biçimde en aza indirgemeli, parçalamalı, duyumsanamaz oluncaya dek bozmalıydı.Martin Walser, Ürkmüş Bir At.
11 Nisan 2018
Sevgili Yakınlığı
Seni hatırlarım sulara günün
Şavkı vurunca;
Seni hatırlarım, dağlara ay
Renkler verince.
Seni görür gözüm uzak yollarda
Tozlar kalkarken;
Derin gecelerde, dağ yollarında
Yolcu titrerken.
Seni işitirim, boğuk seslerle
Su yükselince;
Kırlarda sükutu dinlerim gece
Her şey susunca;
Uzakta da olsan, ben yanındayım,
Sen yanımdasın.
Gün söker, yıldızlar ışık gökte, ah.
Burada olsaydın.
W. V. Goethe (1749-1832)
Çeviren: Selahattin Bata
Şavkı vurunca;
Seni hatırlarım, dağlara ay
Renkler verince.
Seni görür gözüm uzak yollarda
Tozlar kalkarken;
Derin gecelerde, dağ yollarında
Yolcu titrerken.
Seni işitirim, boğuk seslerle
Su yükselince;
Kırlarda sükutu dinlerim gece
Her şey susunca;
Uzakta da olsan, ben yanındayım,
Sen yanımdasın.
Gün söker, yıldızlar ışık gökte, ah.
Burada olsaydın.
W. V. Goethe (1749-1832)
Çeviren: Selahattin Bata
4 Nisan 2018
28 Mart 2018
27 Mart 2018
Hayat dediğimiz bir kurmacadır
Bir akşam yemeği sonrasında konuşma yaparken telaffuz ettiğim sözcükleri saymamanın yapacağım konuşmaya yardımcı olması gibi, hayatın anlamını bilmemenin hayatın anlamının bir parçası olduğunu düşünmek akla yatkındır. Belki de hayat onun temel anlamı konusundaki bilgisizliğimizle sürdürülen bir şeydir; tıpkı Karl Marx için kapitalizmde olduğu gibi. Filozof Arthur Schopenhauer ve hatta bir anlamda Sigmund Freud da buna benzer bir şey düşünmüştü. Die Geburt der Tragödie’nin Nietzsche’sine göre hayatın gerçek anlamı onunla baş edemeyeceğimiz kadar dehşetlidir ve bu nedenle eğer varlığımızı sürdüreceksek avutucu yanılsamalara ihtiyaç duyarız. “Hayat” dediğimiz yalnızca lazım olan bir kurmacadır. Fantezinin muazzam katkısı olmasaydı gerçeklik sona ererdi.
***
Günümüzde kültür endüstrisinin en popüler ve etkili dallarından birisi hiç şüphe yok ki spordur. Kendi kendinize, “Şu günlerde pek çok insan ve özellikle de erkekler için hayata bir parça anlam kazandıran nedir?” şeklinde bir soru soracak olsaydınız “Futbol!” yanıtını vermeniz fena olmazdı. Belki onların birçoğu bu kadarını itiraf etmeye razı olmayacaktır; ama spor ve Britanya özelinde futbol, insanların yüzyıllar boyunca uğruna ölmeye hazır olduğu, dini inanç, ulusal egemenlik, kişisel onur ve etnik kimlik gibi soylu değerlere tekabül eder. Spor, kabilesel bağlılıkları ve rekabetleri, sembolik ritüelleri, masalsı efsaneleri, ikonik kahramanları, epik savaşları, estetik güzelliği, bedensel gerçekleşmeyi, entelektüel tatmini, olağanüstü gösterileri ve derin bir aidiyet duygusunu kapsar. Ayrıca televizyonda olmayan bir insani dayanışma ve bedensel dolaysızlık da sağlar. Bu değerler olmasaydı muhakkak ki birçok yaşantının içi boş olurdu. Bugün insanların afyonu olan şey din değil, spordur. Aslında radikal Hıristiyan ve İslami tutuculuğun dünyasında din, insanların afyonu olmaktan çok kitlelerin yarığıdır.Terry Eagleton, Hayatın Anlamı.
Çeviren: Kutlu Tunca, Ayrıntı.
26 Mart 2018
Bir deneysel şiir daha: Throw Back
Bu muhteşem deneysel şiiri dün akşam efkârlıyken yazdım:
Throw back monday
Throw back tuesday
Throw back wednesday
Throw back thursday
(Don't throw back, çünkü adı üstünde, fri day)
Throw back saturday
Throw back sunday
Ebet.
(Not: Sondaki "ebet" şiire dahil değildir.)
Ne kadar güzel ya!
Throw back monday
Throw back tuesday
Throw back wednesday
Throw back thursday
(Don't throw back, çünkü adı üstünde, fri day)
Throw back saturday
Throw back sunday
Ebet.
(Not: Sondaki "ebet" şiire dahil değildir.)
Ne kadar güzel ya!
15 Mart 2018
2016'nın muhasebesi: Neler izlemişim?
Baktım, 140 tane taslak yazı birikmiş blogda. Ne zaman bu kadar oldu kendim de pek farkında değilim. Taslak olarak bekleyen yazılar ilk günden itibaren hep vardı ama sayı bu kadar olmuyordu. Üç-beş yıldan bu yanaysa ipin ucu enikonu kaçtı. Hiç olmazsa yayımlayayım diyorum. Taslaklarda bekleyeceklerine yarım yamalak da olsa yayımlansınlar daha iyi bence. 23 Aralık 2016'da yazmışım bunu mesela.
Sonuncusu dün olmak üzere bu yıl altmış film izlemişim. Arada unutup da yazmadığım üç-beş tane de oldu sanki. İzlediğim filmlerin listesini tutmaya 2012'de başladım ama yılın başından itibaren değil, çünkü o yılın listesinde yalnızca on dokuz film var. Bunu böyle sürdürünce haliyle 2013'ün listesi yılın başından başladı, o yıl da elli film izlemişim. Geleneği sürdürdüm artık, filmler klasöründe her yılın izlenenler listesi duruyor, bir tür kişisel tarihçe. 2014'te otuz sekiz, 2015'teyse elli dokuz film izlemişim.
Bu yılla geçen yıl üç aşağı beş yukarı haftada bir film izlemişim. Tabii, ortalamaya vurunca öyle de, bazı zamanlar oldu üst üste çok film izledim, bazı zamanlar da oldu uzun süre hiç izlemedim. Listede yer alanlardan daha fazla Yeşilçam filmi izledim. Ama bazılarını çocukluğumdan beri zaten pek çok kez izlemiş olduğum için listeye almadım. Aldıklarım, daha seyrek izlediklerim. (t) ile belirtilenler tekrar izlediklerim. Bunların da kimisini ikinci, kimisiniyse belki onuncu kez izledim. Koyu olanlar en beğendiklerim.
Yabancı filmleri özgün dillerinde izlemek özellikle dikkat ettiğim bir şey. Bazılarının özgün adını yazmış olmam bundan.
1. Rus Gelin
2. Boynu Bükük Küheylan (Kemal Sunal)
3. Tepenin Ardı
4. İftarlık Gazoz
5. Yoksul (Kemal Sunal)
6. Uzun Bir Gece, Süreyya Duru
7. Bedrana, Süreyya Duru
8. Yol, Yılmaz Güney
9. Kasabanın Sırrı / The Secret of Santa Vittoria
10. Uzaklarda Arama, Türkan Şoray
11. Hacivat Karagöz Neden Öldürüldü (t)
12. Çoğunluk
13. Aşk Penceresi (Yeşilçam)
14. Gecelerin Hakimi (Yeşilçam)
15. Tersine Dünya (Yeşilçam)
16. Vangölü Canavarı
17. Çakal
18. İnatçı (Kemal Sunal)
19. The Revenant
20. Die Höhle des gelben Hundes / Sarı Köpeğin Yuvası
21. Propaganda (t)
22. Belle de Jour
23. The Words / Çalıntı Hayat
24. Spotlight
25. Taken / 96 Saat
26. Hükümet Kadın II
27. Anomalisa
28. The Bourne Identity / Geçmişi Olmayan Adam
29. Yedi Kocalı Hürmüz (t)
30. Frozen River
31. Mandıra Filozofu
32. Kolpaçino (t)
33. Vavien
34. El Laberinto del Fauno / Pan’ın Labirenti
35. Tangerines / Mandalina Bahçesi
36. Hævnen / In a Better World
37. Soğuk, Uğur Yücel
38. Wolves (Belgesel)
39. Pardon (t)
40. Antichrist
41. Meryem
42. The Eagle
43. Hayat Var
44. Limonata (t)
45. One Flew Over the Cuckoo’s Nest (t)
46. Django Unchained (t)
47. Takva (t)
48. İkimizin Yerine
49. Raşomon
50. Değirmen (Şener Şen)
51. Kynodontas
52. Bir Küçük Bulut (Tarık Akan)
53. El Rey de la Montaña (t)
54. Yozgat Blues
55. Arabesk (Şener Şen, Müjde Ar)
56. Herkes mi Aldatır
57. Zehir Hafiye (Kemal Sunal)
58. 13 Tzameti
59. Kor, Zeki Demirkubuz
60. Antares, Götz Spielman
13 Mart 2018
Anladım ki
İnsan bir defteri doldurmaya karar verdi mi hiç dolmuyor o defter. Fakat böyle bir karara bel bağlamayıp yazası geldikçe yazdı mıydı defterler gelip defterler geçiyor.
11 Mart 2018
Berber
Dün beni tıraş eden berber keldi. "Fırında çalışan bir ekmek ustasının hiç ekmek yememesi gibi herhalde," diye geçirdim içimden. Biraz tuhaf bir benzetme ama ne edeyim. Bir de şunu düşündüm: Herhalde kel olup da saçlıları kıskanmayan tek meslek grubu berberlerdir değil mi?
9 Mart 2018
If we accept this basic outline...
Although many Western historians of Islam are not Muslims, it would be difficult to determine this from their writings on the first centuries of Islamic history. This is in stark contrast to historians of Judaism and Christianity, who tend to adopt an outsider's approach to their subject when writing in academic contexts (despite often being themselves Jews and Christians). Why the difference? Before turning to answers, it is worth underlining the question. The traditional accounts of Islam's rise tell us that in a remote and isolated region of Arabia (the Hijaz), in a pagan town unaccustomed to monotheism (Mecca), an illiterate man (Muhammad) began to recite verses full of references to Biblical characters and established monotheistic ideas. If we accept this basic outline – and most do – how are we to explain Muhammad's acquaintance with this ideas? To traditionally minded Muslims, the answer is clear: God, via an angel, revealed the verses to him. In fact, it would be hard to be a believing Muslim in the traditional sense without accepting this version of events. Equally, however, Wansborough might argue that it would be hard to accept the broad outlines of the story without being a Muslim (or at least without accepting God's hand in these events), for which reason he argued that Islam and the Quran developed later and elsewhere, where Jewish and Christian ideas were prevalent.Adam J. Silverstein, Islamic History: A Very Short Introduction.
Oxford University Press
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



