8 Aralık 2013

Savruk şeyler

Yılın ilk karı düştü bugün. Bunu buraya yazmış olayım da gelecek yıl bu vakitler geldiğinde, "geçen yıl ilk kar ne zaman yağmıştı, hatırlıyor musun?" diye kimseye sormaya gerek kalmasın. Olur da bir arkadaş sohbetinde karın bu yıl erken mi, geç mi yağdığı/yağacağı konusu açılırsa açıp bakarım bu yazıya, işte, geçen yıl aralığın sekizinde yağmış, derim. Ne de olsa bu yazı da öbürleri gibi duracak burada. Çok mu önemli bir şeydir bu? Yok tabii ki, neresi önemli bunun? Bizim bir arkadaşın annesi kendisini ziyarete gelmiş Manisa-Akhisar'dan, geçen yıl tam da bu zamanlarda yine buradaymış kadın, dediğine göre önceki yıl da kar ayın beşinde yağmış. Duyunca biraz şaşırdım, taa Akhisar'dan birinin burada bir önceki yıl yağan karın tarihini aklında tutması, nasıl desem, bana biraz tuhaf geldi. Ama bu tuhaflıklar da olmasa hayat geçmez. 

Küçük kardeşim Elif'e youtube'dan çizgi filmler falan izletirken bir Rus çizgi filmine rastladık. Elif çok beğenince bir daha izlemek istedi, ben de izlettim. Sonra bir daha... Baktım olacağı yok, zaten internet sınırsız değil, youtube da çok yakıyor biliyorsunuz, iyisi mi indireyim dedim, nasıl olsa Elif'in daha sonra yine izlemek isteyeceğini biliyorum, indirdim filmi. Saydım, oracıkta tam sekiz kere üst üste izledi. Allah'tan çok da uzun bir şey değil, yedi dakika. Akşam oldu, üç beş kez daha izledi. Ertesi gün yine aynı... Kısacası, iki gün içinde filmi neredeyse kırk kez açmak zorunda kaldım. Üçüncü günün sabahı Elif yine odama geldi, gelir gelmez de, "Abi, bana küçük kızın filmini aç" dedi. Açtım, izlemeye başladık. İşte o an aklıma bir şey geldi. Kardeşin için de olsa aynı filmi bu denli çok açmak zorunda kalsan gına gelir, kızar mızarsın, ama hayret, ben hiç de kızmıyordum bu duruma. Neden, biliyor musunuz? Ben de ilkin fark etmemiştim ama işte o üçüncü gün birden aklıma geldi, filmi kendim de çok sevmiştim.


via
Ayıptır söylemesi, yıllar önce ben de iyi bir gazete okuruydum. Neredeyse her gün gazete alırdım. Bazen durup düşünür, gazeteye para vermenin de sigaraya vermekten hiçbir farkının olmadığı sonucuna vardırırdım kendimi. Şimdi bir daha düşününce, tam olarak değil ama kısmen haklı olduğum söylenebilirmiş gibime geliyor. Sonuçta sigara sana zevk veriyor, e, gazete de öyle, zevk vermese alıp okur musun? Sonra, ikisini de kendi isteğinle alıyorsun, herhangi bir gereklilik değil yani. Olur mu öyle şey, gazete okumak bir gereksinimdir, denebilir. Ama yalnızca denebilir. Günümüzde televizyonun, hele hele internetin elimizin altında olduğu bir durumda gazeteye para vermek bana artık gereksiz görünüyor. Kaldı ki zaten internet varsa, gazete de içinde. Üstelik de yalnızca bir tanesi değil, tüm gazeteler internette. Her neyse, ne söylüyorum ben böyle, neden gazeteden söz açtım? Ha evet, Sevin Okyay diyecektim, kendisini her gün gazete okuduğum o zamanlardan tanırım, Milliyet'te yazardı. Bu arada, Hasan Cemal'le Can Dündar gazeten ayrıldıktan (yani kovulduktan) beri Milliyet'ten nefret ediyorum. Bazen Çetin Altan'ı okumak için internet sitesine girdiğimde bile kendimi kötü hissediyorum. Keşke o da bir an önce ayrılsa oradan. Ne diyordum, Sevin Okyay, kendisini o zamanlar tanıdım. O da kendine bir blog açmış. Ne zaman açmış bilmiyorum, ben yeni gördüm, birkaç gün oluyor.  Önceki gün Aramızdaki bir sır başlıklı yazısını okudum. Diyor ki, insanın kimseyle paylaşmak istemediği hazineleri vardır. Sahiden de öyle, bazı kitaplar, şarkılar, filmler, masallar, meseller vardır ki onları hiç kimseyle paylaşmak istemezsin. Ondan ötürü de, örneğin şarkıyı bir başınayken dinler, kitabı kitaplığın en görünmeyen köşesine saklarsın. Aslında senin değildir, kitabı bir yazar yazmıştır, filmi bir yönetmen çekmiştir falan, ama senin bulunduğun ortamda kimsenin onlardan haberi yoktur, sen de bir tür beyaz bencillikle sahiplenirsin onları ve paylaşmak istemezsin. Sevin Okyay da Alice Munro'yu kimseyle paylaşmak istemiyormuş. Söz konusu yazıyı bu nedenle yazmış zaten. Alice Munro, biliyorsunuz bu yıl Nobel Edebiyat Ödülü'nü alan ablamız. Kendisinin henüz bir kitabını okumadığımı da yeri gelmişken belirtmek isterim. Şimdi bu uzunca paragrafı neden yazdım? Efendim, bir üstteki paragrafta Elif'le çok sevdiğimiz Rus çizgi filminden söz ettim ya, onun adının ne olduğunu sormayın diye. Görüyor musunuz, bir cümlelik bir şey söylemek için bir dolu söz etmek gerekiyor bazen. Ee, söz bu, herkesin harcı değil. Kimdi o, "kısa yazacak kadar vaktim yok" diyen arkadaş, İngiliz miydi? Sevin Okyay'ın bloğu iyi güzel de içinde arama çubuğu yok, bu yazıyı bitirir bitirmez hemen facebook'tan kendisine mesaj gönderip bu konuyu ileteceğim. Bloğundaki şuşu ve şu yazıları okumanızı şiddetle öneririm. (Şu, şu, şu yazıyı demek mi doğru, şu, şu, şu yazıları demek mi? Ulan, gün geçtikçe daha çok yazım sorunu ortaya çıkıyor be!). Neyse arkadaşlar, bu paragrafa bir son verelim bence. 

Keşke bütün yazarların bir bloğu olsa! Buna Yaşar Kemal de dahil. Biri bunu kendisine söylese fena mı olur? Hayır, ben söylerdim söylemesine de facebook'u yok. Yaşar Kemal bir blog açsın, bloğunun tüm teknik işlerini üstleniyorum, ahan da buraya yazıyorum, en güzel bloğu yaparım kendisine, söz. Aklıma gelmişken söyleyeyim, eğer ki sevdiğiniz, takip ettiğiniz bir blog varsa, bir yazarın ya da herhangi birinin bloğu olabilir bu, hiç fark etmiyor, mutlaka yazılarını, özellikle de çok sevdiğiniz, dönüp dönüp bir daha okumak istediğiniz yazılarını bilgisayarınıza indirin. Çünkü blog bu, hiç belli olmaz, bir gün açar bakarsınız ki yerinde yeller esiyor. Bloğunu kapatanların sayısı az değil. Ondan ötürü size şiddetle tavsiyemdir, muhakkak yapın bunu, demedi demeyin. Ben mesela, bloğunu takip ettiğim bazı yazarların sevdiğim yazılarını çoktan bilgisayarıma kaydetmiş bulunuyorum, her biri için bir klasör var. Cem Akaş bunlardan biri. Gerçi onun, bloğunu kapatacağını hiç sanmıyorum ama yine de tedbirli olmakta yarar var, zira internet çağında neyin ne olacağı hiç ama hiç belli olmuyor. 

Yukarıda da söyledim, yılın ilk karı düştü bugün. Daha düne kadar her yer kupkuruyken bugün beyaza büründü. Gündüz vakti dışarıya çıkınca kendimi başka bir memlekete gelmişim gibi hissettim. Hakikaten mevsimlerin olması güzel bir düşünce. Mevsimlerin olmadığı bir iklimde yaşadığınızı düşünsenize, bir bakmışsınız on yıl geçmiş, yaşlanmışsınız, zamanın nasıl geçtiğinden haberiniz olmamış. En azından kışın olması, doğanın birkaç ayda bir renk değiştirmesi, beyazdan yeşile geçiş falan, insana zamanın geçtiğini anımsatıyor. Peki de, zamanın geçtiğinin farkında olmak daha mı iyi? Bilemiyorum. Tabii, bana itiraz edenler de olacaktır: "Burada dört mevsim var da ne oluyor sanki, biz yine zamanın nasıl geçtiğini anlayamıyoruz." Buna bir şey diyemem işte. Sağlıkla kalınız. 

2 yorum:

  1. sevin hanımı not aldık.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Türkiye'deki belli başlı sinema uzmanlarındandır kendileri.

      Sil

Yorumunuzda bir web sayfasına bağlantı vermek istiyorsanız buraya bakabilirsiniz.

Yorumlarla ilgili notlar için buradaki sayfanın sonuna bakabilirsiniz.

Sayfa başına git