merak etmeden yaşayabilen insanlar görmüşsünüzdür, bu satırların yazarı da gördü o insanlardan, nasıl yaşayabildiklerine şaşırmadı, onların merak etmesini engelleyen onların apaçık kendilerine yabancı olmalarıydı: adamın teki boş vakitlerinde kitap okuduğunu söylemiş, bu satırların yazarı da "hangi yazarların hangi kitaplarını okursunuz" diye soruvermişti, adam hiç duraksamadan şu cevabı verdi: "benim pek boş vaktim olmaz, bilirsiniz hep meşgulüm, ama yıllar önce boş üç saatim her nasılsa oluvermişti hemen değerlendirmek istedim, kitap okumağa karar verdim, aradım baktım: evdeki tek kitap telefon/adres rehberi idi, açtım okumağa başladım, ne oldu biliyor musunuz yaşadığım şehirde "ziya saçması" adında sokak olduğunu gördüm, gözlerime inanamadım tabiî gittim belediyeye, canım sıkkın, hesap sordum, "böyle saçma sokak adı olur mu? bunun açıklamasını kim yapacaksa hemen yapsın!", bağırınca herkes dikkat kesildi, memurlardan teki belediye başkanını aramış, adam hemen geldi, "buyurun beyefendi, şikayetiniz nedir?", elimdeki telefon/adres rehberini açtım, işaretli satırı gösterdim belediye başkanına, okudu, "burada saçma olan ne anlayamadım, izah eder misiniz?", tabiî dayanamadım ben: "böyle sokak adı olur mu allah aşkına, okumadınız mı "ziya saçması sokak" yazıyor, adam elimden aldı rehberi, yeniden okudu işaretli yeri, ne dese beğenirsin: "yanlış okumuş olmalısınız, orada "ziya saçması" değil, "ziya şaşmazı sokak" yazıyor. baktım gerçekten öyle yazıyormuş yahu, başımı önüme eğdim, utancımdan yerin dibine girdim, çıktım dışarı, oturdum ağladım": mûsiki buİsmail Pelit, mûsiki bu
4 Eylül 2013
Merak Etmeden Yaşayabilenler
22 Haziran 2012
İsmail Pelit
Bana kitaplarını gönderen dosta haziran kararında sıcak teşekkürler.
Böylelikle merak etmeye başladım, kırk yıl, elli
yıl sonrasının yazarlarını. Bundan yarım asır sonra edebiyat kitaplarında
kimlerin metni olacak, kimlerin hayat hikâyesi anlatılacaktı? Herhalde onlar da
o zaman pat diye ortaya çıkmayacaklardı, bugünden “hazırlanıyor” olmalıydılar.
Türkçe edebiyatın gelecekteki büyük bir yazarı
olacağına kuşkum olmayan İsmail Pelit, bugün otuz yaşında ve on yedisinden beri
düzenli olarak yazıyor.
Pelit’in adını Notos'un Ağustos-Eylül 2009 sayısında,
Cem Akaş'tan duydum. Edebiyatımızın Önünü
Açacak Yollar'ın konuşulduğu bu sayıda Akaş, “kalıpların dışına çıkmak için
hangi yeni biçimler denenebilir?” sorusunun bir cevabı olarak üç ismin
yapıtlarını örnek gösteriyordu. Onlardan biri adını çokça duymuş olduğum ama maalesef henüz bir kitabını okuyamadığım Faruk Ulay, diğer ikisi ise adlarını
ilk kez duyduğum Erhan Memiş ve İsmail Pelit’ti.
Akaş, Pelit’in Cami adlı romanının son yıllarda gördüğü en sıkı ve şaşırtıcı
metinlerden biri olduğunu söylüyordu. Cem Akaş’ın kim olduğunu biliyordum, genç
yaşında YKY gibi, son derece kaliteli yüzlerce kitap yayımlamış bir yayınevinde
editörlük yapacak kadar kitaptan anlar biri bunları söyleyince merak etmeye
başladım haliyle. “İsmail Pelit, … ‘edebiyat çevreleri’ni hazırlıksız
yakalamış ve sarsalamış, yeni ve genç bir Bilge Karasu olarak selamlanmış,
merkezde –İstanbul’da– kendini sorgulayan yazarların sayısında gözle görülür
bir artış yaratmış olmalıydı,” diyordu.
Aradan bir buçuk-iki yıl geçtikten sonra, bu kez
Cem Akaş’ın blogunda rastladım İsmail Pelit’e ve kendi blogundan takip etmeye
başladım. Hiç büyük harf kullanmıyor, ilk gözüme çarpan özelliği bu oldu.
Metinleri ise pek çok kimsenin “ağır” diye nitelendirdiği türden. Üstünde bestseller yazan, çıktığında güya
ortalığı kasıp kavuran ama üzerinden bir-iki yıl geçtikten sonra okuyanların
bile adını hatırlamadığı şu popüler kitaplardan başka kitaba aşina olmayanlar
için Pelit’in metinleri ağır gelecektir elbette. Onu tanımadan, yaşını bilmeden
metinlerini okuduğunuzda, ununu elemiş eleğini asmış biri sanmanız işten bile
değil. Cem Akaş’ın dem vurduğu gibi, bizler hep aynı şeyleri okumaya alışmışız,
bu yüzdendir ki yeni, alışılmamış metinler okuduğumuzda yabansıyor, anlamakta
güçlük çekiyor, böylelikle de ağır buluyoruz. Onun metinleri de böyle işte.
***
Son yazısında Pelit, kendini başarılı bulmadığını söylüyor. Üstelik yazdıklarını da güzel bulmuyormuş. Bana kalırsa kendine düpedüz haksızlık ediyor. Bu memlekette yazar olmak kolay mı? Her şeyden önce okuma müptelasısın. Bırak toplumu bir kenara, annen, baban, eşin, kardeşin gibi en yakınlarının, "çok okuma, kafayı yiyeceksin" dedikleri bir toplumda yaşıyorsun. Dahası -ve daha da kötüsü- toplum seni, kendinden olmayanı dışlama dürtüsüyle dışlıyor, evet, sen onlardan biri değilsin, çünkü suya sabuna dokunmayan, bilgisizliğiyle gayet mutlu mesut yaşayıp giden bir toplumun içinde ayrıksı olansın. Bu yetmiyormuş gibi bir başka derdin daha var, yazdıklarını insanlara ulaştırmak, onlarla paylaşmak, her ne kadar bugün İnternet gibi bir nimet söz konusuysa da, o kadar zor ki bu ülkede. Sayıları denizde kum kadar olan yayınevlerinin neredeyse tamamı kâr etmek peşinde. Bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıda birkaçı dışında kitabı önemseyen, kitabın ne olduğunu bilen yayınevi yok. Sayıları belki milyonu bulan kıraathanelerinde ise, kıraat kelimesinin ne olduğunu bilen bir Allah'ın kulu yok. Şimdi, böylesi bir toplumda yazar olmak kolay mı sahiden? Ben bilmiyorum, buradan bakınca olabildiğince zor gibi görünüyor.
***
Son yazısında Pelit, kendini başarılı bulmadığını söylüyor. Üstelik yazdıklarını da güzel bulmuyormuş. Bana kalırsa kendine düpedüz haksızlık ediyor. Bu memlekette yazar olmak kolay mı? Her şeyden önce okuma müptelasısın. Bırak toplumu bir kenara, annen, baban, eşin, kardeşin gibi en yakınlarının, "çok okuma, kafayı yiyeceksin" dedikleri bir toplumda yaşıyorsun. Dahası -ve daha da kötüsü- toplum seni, kendinden olmayanı dışlama dürtüsüyle dışlıyor, evet, sen onlardan biri değilsin, çünkü suya sabuna dokunmayan, bilgisizliğiyle gayet mutlu mesut yaşayıp giden bir toplumun içinde ayrıksı olansın. Bu yetmiyormuş gibi bir başka derdin daha var, yazdıklarını insanlara ulaştırmak, onlarla paylaşmak, her ne kadar bugün İnternet gibi bir nimet söz konusuysa da, o kadar zor ki bu ülkede. Sayıları denizde kum kadar olan yayınevlerinin neredeyse tamamı kâr etmek peşinde. Bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıda birkaçı dışında kitabı önemseyen, kitabın ne olduğunu bilen yayınevi yok. Sayıları belki milyonu bulan kıraathanelerinde ise, kıraat kelimesinin ne olduğunu bilen bir Allah'ın kulu yok. Şimdi, böylesi bir toplumda yazar olmak kolay mı sahiden? Ben bilmiyorum, buradan bakınca olabildiğince zor gibi görünüyor.
Velhasılıkelam, bir yıldır blogunu takip ettiğim, şimdi de kitaplarını okumaya başladığım Pelit'i çok başarılı buluyorum. Yazdıkları da pek güzel. (Hem, güzel göreli bir kavram değil miydi?)
Pelit'in yayımlanmış altı kitabı var. "Farklı" bir şeyler arıyorsanız, Cami başta olmak üzere şiddetle öneririm.
Pelit'in yayımlanmış altı kitabı var. "Farklı" bir şeyler arıyorsanız, Cami başta olmak üzere şiddetle öneririm.
20 Haziran 2012
Alışık Olmadığımız Bir Cami
| "bakışın gezindiği alan kişiye dahil midir?" |
İsmail Pelit'in Cami'sinin şaşırtıcı olduğunu duymuştum duymasına, yine de böyle bir camiydi beklediğim. Okumaya başlar başlamaz gözüm hep o kafamdaki camiyi aradı ama ne çare, bulamadım. Bunu anlamalıydım, çünkü Pelit'in alıştığımız biçimlerin dışında yazdığını okumuştum, unutmuş olmalıyım.
Edebiyata aşinalığı roman okumaktan ileri gitmeyen birinin, Pelit'in yazdıklarını anlamada oldukça zorlanması kuvvetle muhtemeldir. Bana göre az biraz felsefe mürekkebi yalamış olmak onun metinlerinin anlaşılmasını kolaylaştıracaktır. Hatta bunun biraz da gerekli olduğu düşüncesindeyim. Bunlara bakarak onun karmaşık bir dil kullandığını, anlaşılmamak için elinden geleni ardına koymayan yazarlardan olduğunu düşünebilirsiniz. Hayır, öyle değil, senin benim rahatlıkla anlayabileceğimiz kelimelerle konuşuyor, gündelik bile sayılabilir dili. "Halkın dili"yle yazıyor. Gelgelelim, anlaşılması da öyle kolay değil işte. Bana kalırsa genç yazarın başarısı da tam burada yatıyor.
Yapı, kapı, giriş, çıkış, ölüm, dirim... ve tabii ki insan. Günlük hayatımızda hem birer nesne veya kavram olarak hem de birer kelime olarak çokça kullandığımız şeyler bunlar. Gelgelelim, bir yapıyla kapısı arasındaki ilişki üzerine düşünmek örneğin, hangi birimizin aklına geliyor? Bir yapıda pencerenin ve kapının işlevi nedir? Peki, kapısını, penceresini bırakalım kenara da, yapı nedir öncelikle? Nasıl bir yapıdır bahsettiğimiz? İnsan dediğin de bir yapı olabilir mi? Olabilirse, o vakit kapısı, penceresi nerededir? Ya peki, içi ve dışı? İçinden baktığında dışında neler görülmektedir? Dışından baktığında içini görmek mümkün müdür?
İsmail Pelit okuru sürekli hareket etmek zorunda bırakıyor sanki. Hareketten kastım, kanepeye uzan, kitabını oku, tadını çıkar tarzının tam tersi olan, okuru kitap boyunca düşünceye zorlayan, beynini yoran, "ne demek istedi ki burada"yı sık sık sorduran, bir paragrafı, bir cümleyi dönüp dönüp tekrar okumak zorunda bırakan bir okuma tarzı. Benim başımdan bunlar geçti Cami'yi okurken. Bu kitabı en az üç kez daha okuyacağım kesin.
Ölüm'den bahsediyor yazar. İnsanın ölümünden. Ölümün ne olduğunu hepimiz az çok biliyoruz. İnançlıysak da değilsek de ölümün bir son, bir yok oluş olduğunu telakki etmek zor değil. En azından bu dünyadaki faaliyetlerimizin kesin olarak sona erdiği bir an. Niye ölümden bahsediyor yazar? Bana kalırsa gündüzü anlatmak için geceyi, aydınlığı anlatmak için karanlığı, açık'ı anlatmak için kapalı'yı anlatıyor. Ölümden bahsetmesinin sebebi herhalde yaşamı, yaşamın güzelliğini ve de sürekliliğini göstermek isteyişinden. İlk okuyuşumda bunları anladım. Bilmiyorum, belki de sayıklıyorumdur, yazar belki bunları okuyunca gülüp geçecektir, belki ben kafamdaki diğer şeylerle ilişkilendirdiğim için bunlar çıkıyor ortaya.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

