28 Kasım 2008

Makyaj...

Tüm okurlara merhaba... Gördüğünüz gibi blogu traş ettim. Sıkılmıştım eski yüzünden. Galiba sizler de sıkıldınız. Bakalım bundan ne zaman bıkacağız...

26 Kasım 2008

Kökler

Naçizane, benden de aforizma türü şeyler çıkıyor arada. Bir parıltı var anlayacağınız. Geçenlerde, Ege'ye dönünce bir süredir beni görmemiş olan yakınlarım imajımı değiştirmiş olmama çok hayıflandılar. Bilhassa Bodrum'daki akraba ve arkadaşlar, o güzelim bıyığıma nasıl kıymış olduğumu, üzülerek sordular birkaç kez. Sorun değil tabii. Kökü her nasılsa bende. Konu da bu zaten. Kökler.

Bodrum'dan Muğla'ya geçtim, burda da her gören sordu, hayıflandı. Ya da öyle olmaya çalıştı. Her neyse. Bir arkadaşım da bu minval üzere üzüntüsünü dile getirirken nasıl olduysa dilimden şu vecizeler dökülüverdi: Esas olan köklerdir. Kökler sağlam olduktan sonra gerisinin hiç önemi yok. Gider, gelir. Sen, her daim kökleri tutmaya bak.

Söz arası, yüzüm öyle verimli, öyle bitek ki... Tohum atsanız hasat kaldırırsınız, o derece. Şimdiye kadar hangi berberin koltuğuna oturdumsa benim sakalım gibisini daha önce görmediğini söyledi. İstisnasız her berberden duydum bunu.

25 Kasım 2008

Besbelli

Besbelli ölümüm sabahleyindir,
İlk ışık korkuyla girerken camdan.
Uzan baş ucumda perdeyi indir,
Mum olduğu gibi kalsın akşamdan.

Sonra koş terlikle haber vermeye,
‘Kiracım bu sabah can verdi’ diye.
Üç beş kişi duysun ve belediye,
Beni kaldırmaya gelsin odamdan.

Evden çıkar çıkmaz omuzda tabut,
Sen de eller gibi adımı unut;
Kapımı birkaç gün için açık tut,
Eşyam bakakalsın diye arkamdan.

Ahmet Kutsi Tecer

24 Kasım 2008

Hakikaten de Traduttore Traditore

Edward Said'in Orientalism adlı eserinin ilk paragrafı:

On a visit to Beirut during the terrible war of 1975-1976 a French journalist wrote regretfully of the gutted down town area that "it had once seemed to belong to... the Orient of Chateaubriand and Nerval."

Ve iki ayrı Türkçe çevirisi

I
1975-76'daki korkunç iç savaş sırasında Beyrut'ta bulunan bir Fransız gazeteci, yerle bir olmuş kent merkezi için, "burası bir zamanlar Chateaubriand ile Nerval'in şarkına... aitmiş gibi görünürdü" diye yazmıştı yana yakıla.
Berna Ülner, Metis Yayınları

II
Beyrut'ta 1975-1976 yıllarının korkunç iç savaş günlerini yaşayan bir Fransız gazetecisi harab olmuş eski şehrin yıkıntıları önünde üzüntü ile şunları söylüyordu: "Burası vakti ile Chateaubriand ile Nerval'in sözünü ettiği Doğu'ya benziyordu."
Nezih Uzel, İrfan Yayınevi

23 Kasım 2008

"Sinema Bir Şenliktir"

Sinema filmi nedir? Sanırım bu soruya birbirinden farklı hiç olmazsa üç cevap bulunabilir. Ben kendi kafamdan, hemen şu anda doğaçlama bir-iki cevap vereyim mesela.

Teknik bir tanım olarak; Film, kamera, ses kaydedici gibi aletler kullanılarak, önceden yazılmış bir senaryonun/öykünün, bir yönetmen idaresinde oyunculara oynatılıp, bunun, daha sonra izlenmek üzere kaydedilmesine sinema denir. Ne derece iyi oldu bilmiyorum, pek önemi de yok zaten. Bu arada, etimoloji tutkunu biri olmama rağmen sinema kelimesini şimdiye kadar her nasılsa merak etmemişim. Şu an bu satırları yazarken daha bu kelimenin kökeni hakkında bir bilgim yok. Biraz sonra araştırırım. Latince ya da Grekçe gibi duruyor oradan.

Bir başka tanım olarak; Hayatın her alanından konular üzerine çekilen ve eğlence amacı güden, bir boş zamanı doldurma etkinliğidir sinema.

Bir diğer tanım olarak; İnsanların kitap okuma vb. etkinliklerinde olduğu gibi kültürlenmelerini amaçlayan bir uğraşı alanıdır.

Daha başka bir tanım olarak; Sinema bir propaganda aracıdır.

Şimdi tanımları bırakalım da bir tarafa, ben naçizane, sinemadan ne anlıyorum esas olarak, onu anlatayım. Efendim sinema benim için, ilk akla gelen anlamıyla bir eğlence aracı değildir. Kısaca, boş zamanı doldurma aracı değildir. Ama diğer anlamıyla tabii ki büyük bir eğlencedir. Sinema kültürlenmek için birebir bir araçtır bence. Sonra, son tanımda dedim, bir propaganda aracıdır. Tabii propaganda sözcüğü negatif bir anlam çağrıştırıyor olabilir ilkin, çünkü propaganda bir dayatma anlamı da içeriyor. Ama irade sahibi bir insan için bir önemi yok bunun. Pozitif olmuş, negatif olmuş, kişi nasıl bir duruş sergiliyorsa ona karşı, propaganda o biçim bir nitelik alır. Demek istiyorum, sinema film(ler)i istediği kadar propaganda içersin, onu izlemek veya izlememek senin elinde. Dahası, izlersen bile etkilenmek veya etkilenmemek senin elinde. Hem, propaganda ille negatiftir diye bir şey de yok zaten. Mesela kültürünüzü tanıtmak amaçlı, propagandasını yaparsınız, bunun neresi kötü.

İşin tam da burasında söylemek istediklerimden birini söyleyeyim. Ben dünyanın farklı kültürlerini sinema aracılığıyla öğrenmeye çalışırım ve bu çok zevklidir. Örnek: Çingeneler Zamanı’nı sadece gülüp eğlenmek amaçlı da izleyebilecekken, Çingenelerin yaşamını, geleneklerini, kültürünü anlamaya, öğrenmeye çalışırım. Bununla da kalmam filmdeki o Balkan Çingeneleriyle bizim buradaki Çingeneleri, film bir taraftan devam edip giderken, kafamdan sessiz-sedasız karşılaştırırım. Neticede, film bitmiş olduğunda az ya da çok, bir şeyler edinmiş olduğumu bilirim. Bunu elbette kitap okuyarak da yapabilir insan, evet, ama malzeme görsel oldu mu tadı bir başka oluyor.

Bir de kitap ve sinemanın birbirini tamamladığına inanırım. Hem de öylesine içten inanırım ki. Çoğu kimse bu görüşümü paylaşmayabilir tabii ki, ancak bunun benim için geçerliliği yüzde yüz. Örnek vereyim: Bir devrin ya da bir ülkenin tarihini kitaplardan okuyorsunuz, o zamanı ya da o yeri bir de sinemadan, ama bilinçli bir gözle, izlediniz mi, kanaatimce okuduğunuz o metinlerden iki kat verim alırsınız. Aynı şekilde bir kültür, bir coğrafya, bir olay, bir mekan, bir insan, bir toplum vs. hakkında okuduklarınızı, eğer kaliteli filmlerle desteklerseniz değmeyin gitsin. Bir örnek daha: Belki ondan başkasının hiç aklına bile gelmiyordur, Çetin Altan’ın hep söylediği, biz okullarda tarih derslerinde hep şanlı tarihimizle yatıp kalkarken sürekli göz ardı ettiğimiz ya da bazılarımız için, görmek istemediğimiz bir şey var: Tarih şanlı zaferlerden ibaret değildir. Osmanlı orduları bilmem nerenin kapılarına, nerenin pencerelerine dayanıyorken, yedi iklime, üç kıtaya yayılıyorken, kim bilir o esnada mesela Iğdır’ın bir köyünde insanlar ne yapıyorlardı? Ne yiyip ne içiyorlardı? Huzurlu muydular? Daha da önemlisi, üç kıtaya yayılmanın onların hayatında ne gibi bir önemi ve ne kadar değeri vardı? İşte mesela, Derviş Zaim’in Cenneti Beklerken’ini izleyince üstat Çetin Altan’ın bu meseleleri aklıma geliverdi. Böyle olunca da sorgulama, araştırma, her birşeye hemen inanıp kapılmama, kendi aklıyla hareket etme vs… Sinemaya işte bu gözle bakmalıyız.

Sinema ile ilgili söylemek istediğim bir şey daha var. Hollywood’u şu yeryüzünde duymayan insan kalmadı herhalde. Baksanıza, Türkçe Microsoft Word Hollywood’u yabancı bir kelime saymıyor bile. Hollywood bir tür fabrika oldu çıktı, geride bıraktığımız yüzyılda. Fırıncının makinasından nasıl ekmek çıkıyorsa Hollywood’dan da öyle film çıkıyor. Eh, dünyanın süper gücünün sineması da süper olur, bunda şaşılacak bir şey yok. Fakat buradan çıkan filmlerin çoğu kanımca-kanaatimce izlenesi değil. Yadırganacak bir tarafı da yok bu kanaatin: Nerede çokluk orada bokluk. Yani yılda bilmem kaç yüz tane, bin tane film, hepsinin güzel, izlenesi olması teorik olarak da pek mümkün değil. Ama asıl şuna bakıyorum: Hollywood sineması izleyerek söz konusu ettiğim kültürlenme beklentisine girerseniz umduğunuzu bulamayabilirsiniz. Çünkü bu fabrikadan çıkan filmlerin büyük bir çoğunluğu çerez niyetine eğlence amaçlı, boş vakit doldurma aracı. Bu nedenlerden ötürü, bilhassa son zamanlarda, neredeyse hiç Hollywood filmi izlemiyorum.

Peki neler izliyorsun? Şimdi de bu mesele üzerinde biraz durayım. Ama galiba yazı biraz uzadı, bunu da izninizle yarına bırakmak istiyorum. Daha sinema’nın etimolojisini araştıracağım.

15 Kasım 2008

Aydınlık

Hiçbir vakit tam karanlık değil gece
Kendimde denemişim ben
Kulak ver dinle
Her acının sonunda
Açık bir pencere vardır.
Aydınlık bir pencere
Hayal edilecek bir şey vardır
Yerine getirilecek istek
Doyurulacak açlık
Cömert bir yürek
Uzanmış açık bir el
Canlı canlı bakan gözler vardır
Bir yaşam vardır yaşam
Bölüşülmeye hazır.

Paul Eluard

14 Kasım 2008

Katranın Formülü

Başka bir gün röportaj yapmak için gelen gazetecilere, "Katranın formülü nedir?" diye sordu. Kimse yanıtlayamayınca, bastonunu kaldırarak şöyle dedi: "Ben bastonu alır, katrana sokar çıkarırım, elli bin dolar eder. Bunu siz yaparsanız deli derler. İşte aramızdaki fark budur."
Ara Güler, Salvador Dali'yi anlatıyor
Kaynak: Üç Fotoğrafçı, Jerry Schatzberg, Ara Güler, Şakir Eczacıbaşı, İKSV Yay. 

13 Kasım 2008

Küçük Kara Balık

Notos Öykü'nün, 'İyi bir kitaplık nasıl kurulur?' dosya konulu Haziran-Temmuz 2008 sayısında kimi yazarlara 'İyi bir kitaplıkta bulunması gereken 20 kitap'ın hangileri olduğu sorulmuş, onlar da sıralamışlardı kitapları. İşte oradaki yazarlardan biri, adını şimdi hatırlayamıyorum, Küçük Kara Balık'ı da koymuştu iyi bir kitaplıkta bulunması gereken 20 kitaplık listesine. Hem kitabı hem de yazarı Samed Behrengi'yi ilk defa duydum. Ne yalan söyleyeyim, bir an utandım. Ama izninizle bu utancımda kendime ortak etmek istediklerim var: Mesela ilkokul, ortaokul ve bugüne kadar bana ders vermiş bilumum öğretmenlerim. Ama özellikle Türkçe ve edebiyat dersi öğretmenlerim. Konuyu daha da genelleştirecek olursak eğitim sistemimiz. Ama üzerinde durmuyorum. Eninde sonunda bu beni ilgilendirir. Yani haberim olsaydı işte bir şekilde, değil mi?

Gelelim kitaba... Kitabı duyduktan sonra işkillendim, merak ettim. Girdim internete araştırdım. Hayret, ne kadar çevirisi varmış böyle. Bir kitap satış sitesinde dokuz  farklı yayınevinin bastığı Küçük Kara Balık var. Geçen gün kitapçıya gittim. Bir roman aradığımı söyledim, Küçük Kara Balık diye. Adam raftan minicik bir kitap alıp elime vermez mi? Şaşırdım. İnternette sayfa sayısına bakmamıştım. Hepi-topu kırk sayfalık birşey. Her neyse... Eve geldim okudum. Küçük Prens kadar olmasa da onun tadında birşey.

Yazarın kısacık yaşamını okuyunca daha da şaşırdım. İranlı Samed Behrengi sadece yirmi dokuz yıl yaşamış. (1939-1968) Üzülmediğimi söylesem yalan olur. Daha uzun yaşasaydı çok güzel romanlar yazardı belki, kim bilir.

12 Kasım 2008

Guantanamo Kapatılsın!

Time Dergisinin web sitesinde yer alan bir ankette "Obama başkan olduğunda ABD'nin Guantanamo'daki hücrelerini kapatmalı mı?" diye sorulmuş.  Resimde de gördüğünüz gibi, Kuzey Dakota hariç tüm eyaletler ve dünya, soruya "Evet" karşılığını vermiş. 

Çingeneler Zamanı

Eğer bu filmi henüz daha izlememişseniz, ne diyeyim, çok şanssızsınız. Ama kafanıza takmayın, çünkü istediğiniz an izleyebilirsiniz. Tabii eğer yaşadığınız yerde bir CD kiralayıcısı varsa. (Gerçi son yıllarda her tarafta türedi CD'ciler ama böyle filmler bazen olmayabiliyor.) Her neyse.. Bir an önce bir yerlerden bulup izlemenizi şiddetle tavsiye ederim.

Filmi Emir Kusturika, ünlü Boşnak yönetmen, yönetiyor. Müzikleri ise Goran Bregovic'e ait. Belki de, aslında belkisi fazla, bu filmi bu kadar sevmemde en çok Bregovic'in etkisi oldu. Çünkü müzik filmin dokusunu öyle bir tamamlıyor ki! Çingenelerin o renkli yaşamını anlatmaya kelimeler yetmez bence. Sonra Balkanlar... Çok merak ediyorum bu coğrafyayı. Balkanları konu alan ya da burada çekilen bir film izlediğimde pürdikkat kesiliyorum. En ufak ayrıntı bile o kadar önemli oluyor ki! Hani, sanki gidip görmüşüm gibi geliyor bazen. Yarın da Transilvanya’yı yazacağım zaten.

Filmin konusunu vs. yazmayacağım elbette. Dedim ya, bulun izleyin. Sizlere müziğini bırakıyorum. Dinleyiniz.


11 Kasım 2008

Bir düşüm var...

I have a dream/Bir düşüm var. Böyle diyordu Martin Luther King. Amerikalı siyahi rahip ve Yurttaş Hakları Hareketi aktivisti. 45 yıl önce.

Bir düşüm var. Günün birinde Georgia'nın kızıl tepelerinde eski kölelerin çocuklarıyla eski köle sahiplerinin çocukları kardeşlik sofrasına birlikte oturacaklar.

Göründüğü kadarıyla Luther King'in düşü, an itibariyle gerçekleşmiş bulunuyor. Düşler gerçekleştiklerinde gerçi, tılsımlarını yitiriyorlar, o ayrı mesele.

Amerika'da 2008 seçimleri için Demokratların adayı Barack Obama aylardır dünyanın gündemindeydi. Türkiye'nin de tabii. Bu sempatik ve enerjik genç siyah adam seçim kampanyasının başlarında kendisi hakkında yayılan dedikoduları kısa bir süre içinde zekice ve de sessizce bertaraf etmeyi başardı ve önce kendi partisi içinde Hillary Clinton'ı, sonra da Cumhuriyetçi aday John McCain'i yenerek başkan seçilmeyi başardı. Böylece Amerika Birleşik Devletleri tarihinin ilh siyah başkanı oldu.

Hiç kuşku yok ki Obama, dünya demokrasi tarihi içindeki yerini alacaktır. Amerika'nın negroları çok çekti çünkü. Afro-Amerikanların görece rahat bir nefes almaya başladıkları tarih, çok değil, yarım yüzyıl öncesi. Fazla uzağa gitmeye gerek yok, daha üç yıl önceki Katrina kasırgası sırasında siyahların Bush hükümetince nasıl ayrıma uğradıklarını gördük.

1776'da Philadelphia'da toplanan kongrenin Birleşik Devletler'i kurarken yayınladığı Bağımsızlık Bildirgesi'nin hemen başında "Tüm insanlar eşit yaratılmışlardır." yazar. Ama işte insan bu. Yazılanlara çoğu zaman uymuyor. Rüyalar da güzel olmasına güzel de gerçekleşmeleri bedel istiyor, emek istiyor. Yine de insanların düşlere sahip olması ve tamamının olmasa da bir kısmının bu düşlerin gerçekleşeceğine inanması çekilen çilelerin ve verilen emeklerin karşılığı oluyor.

Martin Luther King gördüğü düşü insanlarla paylaştığında Obama iki yaşındaydı. Ve o belki de Luther King'in gördüğü düşün birgün gerçekleşeceğine en çok inananlardan biriydi.

Şimdi düş bitti. Yeni bir sabah başlıyor. Bakalım Amerika'nın ilk siyah başkanı Obama neler yapacak. Umarız tüm dünyayı güzel bir gün bekliyordur.

10 Kasım 2008

İki gözüm

Do you know the relation between your two eyes? They blink together, they move together, they cry together, They see things together and they sleep together. Even though they never see each other. Friendship should be just like that!

İnternetten.

Kasımda aşk başkadır...

8 Kasım 2008

Her gördüğünü yapacak mısın yani?

Tuz yüklü bir eşek çaydan geçiyormuş, ayağı kayıp suya yuvarlanmış. tuz suda eriyivermiş. Eşek kalkıp da yükünün hafiflediğini görünce ayağının kaydığına pek sevinmiş. Bir gün de sahibi o eşeğe sünger yüklemiş. Eşek yükün suda hafiflediğini öğrendi ya! Çaya varır varmaz ayağı kaymış gibi suya serilivermiş. Süngerler suyu içtikçe şişmiş, şişmiş ağırlaşmış; o kadar ki eşek bir türlü kalkamamış, ölüp gitmiş.
Aisopos (Ezop)
Çev.: Nurullah Ataç


Bir başka versiyonu:


Bir eşekçi, elinde asa,
Bir Roma imparatoru edasıyla
Sürüyormuş uzun kulaklı iki düldülü.
Biri sünger yüklü, bıraksan uçacak;
Öteki ağır aksak,
Sırtında şişeler varmış gibi
Tıka basa tuz doluymuş küfeleri.
Bizim üç ahbap çavuş az gitmiş uz gitmişler
Dere tepe düz gitmişler
Varmışlar geçit veren bir ırmağa
Ve bakın orda neler gelmiş başlarına.
Oysa her gün de geçerlermiş aynı yerden
Eşekçi sünger yüklü eşeğe binmiş
Sürmüş tuz yüklüsünün ardından
Gel gör ki bu öndeki eşeğin
Keyfince yürüyesi gelmiş
Ve ayakları yerden kesilmiş.
Tekrar su yüzüne çıkınca da
Kaçmış gitmiş hoplaya zıplaya.
Neden derseniz, sularla cenkleşirken
Öylesine erimiş ki sırtındaki tuz,
Tüy gibi hafif bulmuş kendini birden
Uzun kulaklı dostumuz.
Sünger yüklü öbür dostumuz da
Aynı yolu tutmaya kalkmaz mı!
Koyun gibi uymuş başkasının kafasına
Gırtlağına kadar battığı sularda
Kendisi, eşekçi ve sünger
Bir hayli su içmişler:
— Sünger içer de biz içmez miyiz?
Demiş eşekle eşekçimiz.
Ama sünger öyle hızlı içmiş
Ve öylesine ağırlaşmış ki birden
Kıyıyı bulamamış eşek bu kadar yükle;
Üstelik eşekçi de bir yandan
Sıkı sıkı sarılmış boynuna can havliyle
Ha boğuldu, ha boğulacaklarken
Gelmiş, canlarını kurtarmış birisi
Kimmiş gelen, önemli değil orası.
Şu dersi aldık ya, o yeter bize:
Herkesin gidişi bir olmamalı,
Her gördüğünü yapanın yamandır hali.
Buydu demek istediğim başlarken söze.

La Fontaine
Çev: Sabahattin Eyuboğlu

4 Kasım 2008

Yazar Öldü

O gün sahilden ağır ağır denize açılan adam, diyelim ki bugün şişmiş bir biçimde kıyıya vursaydı ne yapardık diye düşündüm. Kabus bu ya! Hatta bir tren istasyonunda yolculara mektuplar dizen ve okura hoşgörüyle veryansın eden o adamla şu beyaz mantolu adam arasında ya bir bağ varsa; Üstelik bu bağ kadim ve hatta biyolojik bir bağsa, o zaman şunu da diyebiliriz herhalde dedim: Yazar gerçekten öldü.
Roland Barthes

3 Kasım 2008

Söz gümüşse...

Two little dogs sat by the fire
Over a fender of coal dust;
Said one little dog to other little dog,
"If you don’t talk, why, I must"

From Mother Goose

2 Kasım 2008

Beklemeler

Anlamsız bakışlarla
birbirine bakan gözler,
bir kontak hareketiyle
çekip gittiler.

Akşamüstü soğuğunda
üşüyen bedenler,
dolmuş camından
bakakalan bekleyenler,
şoförün bir hareketiyle
gözden kaybolup gittiler.

05.04.2005

1 Kasım 2008

Herakleitos'a İtirazım: Öküzlerin Mutluluğu

Şöyle diyor Herakleitos:
Si felicitas esset in delectationibus corporis, boves felices di ceremus, cum inveniant orobum ad comedendum.

Anlamı şu:
Mutluluk bedensel hazlardan kaynaklanmış olsaydı, öküzler yemek için burçak bulduklarında, onlara mutlu varlıklar derdik.

İyi de, yemek için burçak bulan bir öküze mutlu demeyeceğiz de ne diyeceğiz? Bana göre yiyecek bir tutam burçağı olan bir öküz dünyanın en mesut öküzüdür. Bir öküzün dünyaya gelmekteki amacı nedir? Hayattan beklentileri nelerdir? Dünyaya bakışı nasıldır? Bu sorular üzerinde düşündüm bir süre, bulduğum cevaplar pek de öyle üzerinde durulacak türden komplike cevaplar değil.

Nedir yani, bir öküz eninde sonunda bir hayvandır. TDK sözlüğünde de şöyle tanımlanır: Çift sürmekte, kağnı çekmekte kullanılan, etinden yararlanılan, iğdiş edilmiş erkek sığır. Bir öküzün görünürde bir varlık/varoluş amacı yoktur. Siz ister felsefi, ister dini bir açıklama yoluna sapın, öyle insanın varoluşunu irdelerkenki gibi bir labirente girmezsiniz. Hem sonra, öküz akıldan da yoksun olduğu için ne düşünme, ne karar verme ve ne de iradesiyle eyleme gücüne sahiptir. En son kertede insanların ihtiyacı için vardır. Bu kadar. Şimdi, bu noktadayken kalkıp bir öküzün mutluluğunun çok zor olduğunu söylemek haksızlık olmaz mı? Bir öküzün gündelik hayat çizelgesi de son derece basittir aslında. Eğer iş mevsimiyse, günlük yaşamı, çalışmaktan, yeyip içmekten ve dinlenmekten ibarettir. Yok iş mevsimi değilse, o zaman sadece yemek ve içmek. Dolayısıyla da yiyecek birşeyler bulmak bir öküz için son derece sevindirici olmalı. Çünkü yaşamında başkaca bir faaliyet yok zaten.

Şimdi siz kalkıp bana diyeceksiniz ki: Herakleitos bunu mu kastetti be adam! İnsanın gerçek anlamda mutluluğunun hiçbir zaman bedensel/fiziksel hazlarda olmadığını ifade etmek istemiştir. Haklısınız tabii ki. Herakleitos'un asıl demek istediğini burada irdelemiyorum zaten. Bu apayrı bir konu. Felsefi bir konu.

Ben şunu diyorum: Bir fikri dile getirirken neden illa öküzlere yüklenilsin ki. Öküzlere atfedilen sıfatların çoğu, bazen çok daha fazlası iki ayaklılarda da var.


Herakleitos
Fragmanlar
Çev.:Cengiz Çakmak
Kabalcı Yayınları
ss. 36-37

Yorum(suz)

FIFA, 2008 yılının en iyi futbolcusunu seçecekmiş. Her sene seçtiği gibi. Dünyada yılın futbolcusu, milli takım teknik direktörleri ve takım kaptanlarının oylarıyla seçilecek. 23 aday var. 3'ü siyahi.

FIFA 1991'den bu yana 17 defa seçmiş yılın futbolcusunu ve sadece bir defa siyahi bir futbolcu onore edilmiş: 1995, George Weah, Liberya.

Gayet kişisel bir yorum(um): Afrika'dan topla getir. Maksimum verimi al. Kaymağını kendin ye.

Bu dünyada zenci olmayagör.


Sayfa başına git