Sarnıç diyorduk, bir sarnıç mı oldum acaba, diye düşündüm. Benim de buraya dökecek suyum kalmadı da ondan öyle düşündüm. Derken aslında yanıldığımı anladım. İçimde su yok değil, var, var da neden dökemiyorum anlamış değilim. Kafanız mı karıştı? Karışmasına hiç gerek yok. Şunu söylemeye çalışıyorum: Bu aralar bloğa pek yazı yazmıyorum. Ya da en azından yazamıyorum, ikisi aynı kapıya çıkıyor. Şimdi efendim, sarnıç meselesinden çabuk döndüm, çünkü, demin de söylediğim gibi, kafamın içinde bir dünya su var. Hem de pek çok zaman olduğundan daha fazla. E peki, niye dökmüyorsun suyunu o vakit? İşte mesele de o ya. Mesela, geçen yıl bu vakitler olsa, hatta iki yıl önce bu vakitler olsa, günde değil bir, iki yazı bile yazabilirdim buraya. Çünkü bu aralar o kadar çok şey gözlemliyorum, görüp işitiyorum ki yazsam roman olur ayıptır söylemesi. Aslına bakarsanız hepimizin her gün görüp duyduğu, gözlemlediği gündelik şeyler. Ama işte ben de zaten en çok o tür şeyleri severim, burayı takip edenler bilir, pek çok kez gündelik şeyler hakkında yazarım. Böyle işte. Şimdi hiç içimden gelmiyor yazmak. Neden acaba? Neden: acaba.
*
Sarnıçlar kubbeye benzerler. Taştan yapılmışlardır. Eski teknolojiye hayran oluyor insan. Basit bir teknoloji, gücünü basitlikten alan bir teknoloji.
*
Bugün ilkbaharın kokusunu aldım. Şunun şurasında ne kaldı ki? Yirmi dört gün sonra ilkbahar. Hadi yine iyiyiz, bu kışı da atlattık sayılır. Gerçi mart kapıdan baktırır meselesi de var ama pek de önemli değil doğrusu, baharın adı duyuldu mu tamamdır, iki kazma, iki de kürek yakmaktan ne çıkar. O vakit mart'ı beklemek en iyisi. Dileyen martı da bekleyebilir. Denizin kıyısında martı beklenmez ama. Çünkü zaten oradadırlar. Asıl maharet, hiç deniz yüzü görmemiş bir yerde martı beklemektir. Üstelik de elinde ekmekle.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Yorumunuzda bir web sayfasına bağlantı vermek istiyorsanız buraya bakabilirsiniz.
Yorumlarla ilgili notlar için buradaki sayfanın sonuna bakabilirsiniz.